MAZİYE YOLCULUKLAR – 139
Yıl 1964.
Mevsim Sonbahar…
Güneş bütün cömertliği ile Kâhta ovasına, dağlarına ısısını ve ışığını yansıtmış… Nemrut Dağındaki tanrılar, aşağıda karınca misali kış hazırlığı yapan halkın çalışmasına tanıklık etmekten memnunlar…
On iki yaşındaki Kâhtalı Çocuk, sabah geldiği Keftire köyünde güzel bir gün geçirmiş, ziyaretini tamamlamıştı…
Dönüş hazırlığı yapmaktaydı.
Güneş batmadan yola çıkmayı, hava kararmadan Kâhta’ya, eve kavuşmayı düşünüyordu…
Son bir kez yukarıdan köyün içini ve etrafını seyretmek istedi… Kerpiç duvara dayalı ağaç merdivene yöneldi. Basamakları hızla çıkarak toprak damın üstüne çıktı. Bir ayağını taş loğa koydu. Köyün evlerine, tozlu sokaklarına baktı… Köyün etrafındaki tarlaları, bağları, bahçeleri hayranlıkla seyretti.
Nemrut Dağına döndü. Tanrılara el salladı…
Kartal yuvası gibi bu yüksek köyden, Fırat Nehrine doğru nazlı bir gelin gibi akan Kâhta çayını zevkle seyretti…
Sabah, yaya olarak bu çaydan geçip gelmişti.
Gün sonu dönüşünü aynı yoldan yaya yapacaktı…
Güneş, Kâhta’nın batısına doğru yolunu kısaltmıştı…
Karanlığa kalmamak için damdan aşağı indi.
Kâhtalı Çocuk, ablası ve eniştesi ile vedalaştı.
Köyün alt tarafındaki taşlı patika yoldan aşağı indi…
Yol, eniştesinin bahçesinin kenarından geçiyordu. Narların bolluğu ağaçların dallarını eğmişti…
Hayranlıkla narları seyretti. Ortadan yarılmış, kırmızı tanelerinin “yolcu beni de götür” diyen bir narı kopardı.
Yürümeye devam etti.
Çayın kenarındaki su değirmenine kadar, narın tanelerinin tadına baktı.
Su değirmeninin önünde köylüler oturmuş, sohbet ediyorlardı. Yanlarına gitti. Selam verdi. Hal-hatır sorduktan sonra oradan ayrıldı…
Yaz aylarında suyun çekildiği kumların üzerinde yürüdü. İlk akıntının önünde durdu. Bu geçitte su fazla derin değildi…
Ayakkabılarını ve pantolonunu çıkardı. Zorlanmadan karşıya geçti.
İkinci geçide kadar tekrar yürüdü. Burada su daha fazlaydı. Aşağıya doğru eğik bir çizgi takip ederek karşıya vardı…
Üçüncü ve son geçitte su göbeğine kadar geliyordu. Rahatlıkla geçti…
Balık yakalamak sevdasıyla suyun kenarında oyalandı… Kâhta çayına gölge düşmüştü.
Güneş, köyün tarafındaki yamaçların üst tarafına doğru vuruyordu…
Kâhtalı Çocuk, geciktiğinin farkına vardı. Etrafa göz gezdirdi. Kimse yoktu. Kilotonu çıkardı. Suyunu iyice sıktı. Pantolonunu ve ayakkabılarını giydi…
Karanlık çökmeden dar, dik, dolambaçlı ve tehlikeli yokuşu geçmesi lazımdı. Dar ve taşlı yolda ayağı kayarsa, vadinin dibini boylardı…
Yokuş yukarı koşarak çıkmaya başladı. Hava karardıkça korkuyu yenmek için evinde, Kuran kursunda öğrendiği bütün duaları sesli bir şekilde arka arkaya okumaya başladı…
Bu kadar çok duayı Kuran kursunda, bir günde bile okumamıştı… Bazı duaları iki üç defa okuduğu oluyordu…
Kâhtalı Çocuk, son yokuşa doğru hızını artırdı. Son yokuşun ortasında durdu. Derin derin nefes aldı.
Geriye döndü. Geldiği yola baktı. Keftire ile bahçelerin arasında o dik yokuşta gür bir ateşin alevlerini gördü… Karanlığın içinde harman yeri kadar bir yerden alevler yükseliyordu…
Bu ateşe bir anlam veremedi…
Küçükken, cinlerin ateş yaktığı söylentisi aklına geldi…
Kendi kendine söylendi: Cinler ateş yakmış…
Kalan yokuşu da hızla çıktı. Düzlüğe ayak basınca, Kâhta’nın ışıkları karşıdan gözüktü. Rahatladı.
Yolun ortasında upuzun uzandı…
İyice dinlendikten sonra kalktı, oturdu… Keftire’ye doğru baktı… Yokuşun ortasındayken gördüğü ateş yok olmuştu… Şaşırdı. Düşünmeye başladı. Kendi kendine söylendi: Senin köyün önünde gördüğün ateş, cinlerin değil korkunun ateşiymiş…
Az ilerisinde Horik köyü vardı. Uzun süre köye doğru baktı. Bu köyde sınıf arkadaşları ve okul arkadaşları vardı. “Arkadaşlarım burada olduğumu bilselerdi koşarak gelirlerdi,” diye düşündü…
Kâhtalı Çocuk, oturduğu yerden kalktı. Kâhta’ya doğru sakin bir şekilde yürümeye başladı.
Yokuşta bildiği duaları okumuştu.
Bu düz yolda, karanlık da olsa rahattı. Devlet hastanesine kadar etrafı boş olan yolu türkü söyleyerek geldi…
Kâhta’nın içinde tanıdıklarla merhabalaşarak evine kavuştu…
Yatsı namazını kılan babası divana oturmuş, Kuran okuyordu…
Kardeşleri ev ödevlerini yapıyorlardı…
Annesinden temiz elbiseler alarak banyoya girdi…
Kâhtalı Çocuk, Horik köyüne yakın yolda uzanıp dinlenirken, Horik köyünün içinde katliam ve yağma toplantısı yapıldığını bilemezdi…
Bir gün sonra toplantıya katılanlardan biri, Kâhtalı Çocuğun babasının dükkânına geldi ve şöyle dedi:
“—Sen dostumsun. Adam gibi adamsın. Otuz yıldan beri arkadaşız. Ben seni iyi tanırım. Sen de beni iyi tanırsın. Hepimizden dürüst, namuslu ve yardımseversin. Hepimizden iyi Müslümansın. Elinden Kuran düşmez… Alnının teriyle kazandıklarınla, Kâhta Ulu camisinin önündeki çeşmeyi yaptın. Çarşının ortasında kendi arsana, paranla cami yaptın. Anahtarı götürüp müftüye verdin. Kâhta’da senin yaptığını zenginlerimiz bile yapmadı. Biz çoluk çocuk senin ekmeğini çok yedik… Kâhta’nın bütün köylerinden gelen insanlara kapını açtın. En güzel yemekleri yedirdin… En temiz yatakları misafirlerin için serdin…
Anlatacaklarımı iyi dinle. Kimseye bir şey söyleme… Benim başım belaya girer. Dün akşam bir komutan bizi Horik köyünde topladı. İsmi önemli değil. Bizim teşkilatın başıdır… Her köyden önemli adamlar vardı… Hepsi bizim teşkilatın adamlarıydı…
Komutan dedi ki:
— Kıbrıs’ta Rumlarla, Türkler arasında karışıklık var. Biz her yerde sivillere “Kıbrıs Bizimdir” mitingleri yaptırıyoruz… Gazetecilere emir verdik… Manşetleriyle, haberleriyle ortalığı kızıştıracaklar… Kıbrıs’ta da adamlarımız ortalığı kızıştırmak için çalışıyorlar… Bu karışıklıktan yararlanacağız. Türkiye’de 1915’de ölümden kurtulan bütün gayrimüslimleri temizleyeceğiz. Rum, Ermeni, Süryani fark etmez… Müslüman olanları da temizleyeceğiz. Kıbrıs’ta Rumlarla Türkler çekişiyor. Süryanilerin, Ermenilerin günahı nedir diye sormayın. Teşkilatımızın başının emridir. Listelerini yapacağız. Yukardan emir gelince “vurun gâvurlara” deyip milleti bu listedekilere saldırtacağız… Bu işin öncülüğünü siz yapacaksınız. Ben ve diğer arkadaşlarım sivil elbiselerle sizin yanınızda olacağız. Avrupalılar hesap sorarlarsa, “halk galeyana geldi, yaptı” diyeceğiz… Onların mallarını da teşkilatımızdaki adamlara dağıtacağız.
İçimizden biri dedi ki:
— Komutanım, bizde birkaç aile var. Onlar da dedeleri öldürülürken çobanlık yapsınlar diye alınan çocuklar… Bir de bizimkilerin aldığı kızların çocukları var. Hepsi içimizde büyüdü. Müslümanlaştı. Kürtleşti. Ne atalarının dillerini bilirler, ne de dinlerini bilirler. Beş vakit namaz kılarlar, oruç tutarlar.
Komutan ona kızdı:
— Teşkilatın emridir. Müslüman olsalar da temizleyeceğiz. Mallarını, topraklarını size dağıtacağız.
Kâhta’da, 1915 kıyımından kurtulan bütün Süryanilerin listesi yapıldı. Senin adını da yazdılar.
Ben itiraz ettim:
— Annesinin kucağında bir buçuk yaşında kurtulmuş. Annesi bir Kürt’le evlendirilmiş. Çocuk medreseye gönderilmiş. Yıllarca medresede okumuş. Benden, senden iyi Müslüman’dır…
Komutan bana kızdı.
Bağırdı:
— Onu da camide öldürürüz. Camisini de başına yıkarız.
Dostum, kendine dikkat et. Kıbrıs olayları büyümeye başlarsa Kâhta’yı terk et, başka memlekete git… Çok ekmeğini yedim. Sana ve çocuklarına zarar gelmesin. Sana şunu da söyleyeyim. Toplantıya katılanların çoğu listedekilerin tırnağı bile olamaz… Listedekilerin hepsi namazında, niyazında insanlar. Toplantıdakilerin çoğunluğu namaz da kılmaz, oruç da tutmaz… Müslümanlığı bahane edip malınız, mülkünüz için sizi öldürecekler… Bunların dini imanı paradır… Ben gidiyorum. Söylediklerim aramızda kalsın. Ben Allah’tan korkarım, dostum…”
Kâhtalı Çocuk, duyduklarına şaşırdı… Babasının dostunun arkasından bakarken, babasının ağzından çıkan sözleri hiç unutmadı:
— Allah’ım! Güzel Allah’ım! Sen büyüksün! Vicdansız, merhametsiz, bu açgözlü zalimlere bir daha o fırsatı verme… Ben yetim büyüdüm, çocuklarımı yetim bırakma…
1964 yılında yaşanan bu gerçek hikâye 2011 yılında yani bu gün bana şunları hatırlattı:
Tek suçları Türk olmak olan Almanya’daki dönercilerin öldürülmesi ve katillerin arkasında istihbarat elemanlarının çıkması, bize halkları birbirine boğazlatanların ırkçı istihbarat örgütleri olduğunu göstermektedir…
Türk dönerciler, Nazilere göre Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı “Ötekiler” oldukları için öldürüldüler…
1955 yılı 6–7 Eylül olaylarının Özel Harp Dairesinin tezgâhı olduğu belgelerle meydana çıktı. Bu sefer “ötekiler” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Rumlardı. Özel Harp Dairesinin başındaki general, yıllar sonra 1955 yılı 6–7 Eylül olaylarının Özel Harp Dairesinin işi olduğunu açıklamıştı:
— Başarıyla yönettiğimiz bir operasyondu…
Maraş, Çorum, Sivas olayları istihbaratçıların tezgâhı olduğu belgelerle meydana çıktı. Bu sefer “ötekiler” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Alevilerdi. 12 Eylül darbesine ortam hazırlamak için tezgâhlanan ve teşvik edilen katliamlardı…
İnegöl, Dörtyol olayları da tezgâhtır. Bu sefer “ötekiler” Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtlerdi.
1915’te yaşananları Teşkilat-ı Mahsusa örgütledi. Figüranlar Kürt, Türk, Çerkez fırsatçı, açgözlü, kana susamış katillerdi… Harbiye Mektebinde ilk talim görenlerden Falih Rıfkı Atay’a kulak verelim:
“Birisi bana Merkez Umumi’nin sivil çeteler yaptığını, bu çeteye bildiklerimizin kumanda ettiğini, gidip Dr. Nazım’ı görmemi söyledi. Sivil askerliği tercih ediyordum.
Hafta arası talimden sonra Merkez-i Umumiye gittim. Bekleme odasına geldi; isteğimi kendisine anlattım. Yüzüme baktı, güldü:
— Biz çetelere hapishaneden adam alıyoruz, dedi. Senin gibi genç arkadaşların yeri orası değildir.
Bu katiller ordusundan bir şey anlamadım. Kafamdaki harp şiiri söndü. Tersyüzü gene Harbiye Mektebine döndüm.”
Zeytindağı. Sayfa: 37–38
Bizi birbirimize ötekileştirip, ötekileri birbirine kırdıranların oyunlarını bozduğumuz gün, bu cennet ülke zenginleşecek, gelişecek ve dünyanın en mutlu insanlarının yaşadığı coğrafya olacaktır…
Yaşadığımız bunca tezgâhtan kimlerin yararlandığını ve kârlı çıktığını artık görmemiz gerekir…
Hangi etnik gruptan olursa olsun halkın bu tezgâhlardan, birbirini boğazlamasından çıkarı yoktur.
Tezgâhı kuranlar ve yandaşları çıkar sağlamaktadır…
Bazıları saltanat sürsün diye birbirimizi yemenin mantığı yoktur…
Kimse kimseyi öteki görmemelidir…
Kimse kanlı katillerin tezgâhına düşmemelidir…
Halkları birbirine kırdırarak saltanat sürdürmek isteyenlerin maşası, piyonu olmamalıyız…
Halklar kardeştir. Dertleri, kederleri, sorunları, sevinçleri ortaktır…
Kendi yanlışlarını bize doğru diye ezberletenlerin, çıkarlarından başka kutsal değerleri yoktur…
Dillerinden düşürmedikleri kutsal değerler, çıkar kavgasını örten cilalı maskelerdir…