— Kalk Kemalim, canım oğlum, bak Güneş nereye geldi.
— Anne, biraz daha yatsam olmaz mı?
— Kalk oğlum, kalk. Hayvanlar aç. Geç bile kaldın.
Kemal önce sağa döndü, sonra sola döndü. Tekrar ilk yattığı duruma geldi. İki elini yumruk yaparak gözlerini ovuşturdu. Gerneşti. Kalktı.
Tahtadan yapılmış, üstü sacla kapatılmış, kapı yerine eski kilim asılmış tuvalete doğru yavaş yavaş yürüdü. Kilimi kaldırarak tuvalete girdi.
Çıktı. Elini, yüzünü yıkadı.
Annesinin hazırladığı sofraya oturdu. Tandır ekmeği, yoğurt ve yeşil soğan vardı. Acele acele yedi.
Annesi hayvanları dışarı çıkarmıştı. Kullana kullana güneşte parlayan değneğini eline aldı. Hayvanları önüne katarak köyün dışına doğru sürmeye başladı…
Köyün çevresindeki bütün otlakları ezbere biliyordu. Köyün üst tarafında Lice’yi gören yamaca doğru yöneldi. Hayvanlar doğanın sunduğu nimetlerden, faydalanarak gidiyorlardı.
Kemal, hiç acele etmiyordu. Daha önceleri çok konuk olduğu bir ağaca doğru yürüdü. Ağacın altındaki taşı eli ile sildi. Oturdu. Bir süre düşündü. Sonra elindeki değneği saz gibi tutarak, bir türkü söylemeye başladı. Sonra bir türkü daha, bir türkü daha söyledi.
Kaç türkü söyledi, ne kadar zaman geçti, farkında bile değildi…
Askerler, arka taraftan sessizce yaklaşmışlardı. Onların geldiğini duymamıştı…
— Kalk lan ayağa!
Sesiyle ayağa fırladı… Beline dayanan G-3’ün namlusunu görünce irkildi.
Orta boylu, şişman, asık suratlı komutan diğer bir askere bağırdı:
—Şu teröristtin üstünü çabuk ara.
Kemal şaşırdı. Daha on iki yaşındaydı. İlkokul ikinci sınıftan üçüncü sınıfa geçmişti. Köye öğretmen vermediklerinden okuyamamıştı. O günden beri hayvanların peşinde koşup durmuştu.
Askerler köylerine sık sık gelir adam döverlerdi. Bazılarını alıp götürür, bir daha haber alamazlardı. Geri dönenler ise işkenceden bahsederlerdi.
Komutan kendisine “terörist” deyince, Kemal içinden işim çok zor, dedi… Üstünü aradılar. Suç teşkil edecek hiçbir şey bulamadılar. Kimliğini istediler. Beyaz bir naylon torbaya konmuş, iple bağlanmış nüfus cüzdanını iç cebinden çıkararak verdi. Bir ellerindeki listeye, bir Kemal’in nüfus cüzdanına bakıyorlardı.
Kemal’in listedeki Cemal ile soyadları aynıydı…
Komutan asık suratını daha da asarak bağırdı:
— Cemal senin neyin olur?
— Ağabeyim
— Nerede Cemal?
— Bilmiyorum.
— Ben sana gösteririm, dedi komutan.
Askerlere bağırdı:
— Bunun ellerini, ayaklarını bağlayın.
Askerler Kemal’in ellerini, ayaklarını bağladılar. Sırtını yere getirdiler. Ayaklarını havaya kaldırarak, orada buldukları bir sopayla vurmaya başladılar.
Kemal ayağına inen ilk sopayla bağırmaya başladı. O bağırdıkça daha hızlı vurmaya başladılar. Ayakları önce kızardı, sonra morardı, şişti ve kan gelmeye başladı.
Beline, kalçasına vurmaya başladılar. Kemal direnecek gücünü yavaş yitiriyordu…
Komutan sinirlenmeye başladı:
— Ben yüzlerce insan konuşturmuşum. Bacak kadar piçe bak…
Koca botlarıyla Kemal’in küçücük göğsüne çıktı. Kemal nefes almakta zorlanırken, paspas çiğner gibi göğsünde oynamaya başladı.
Sağ ayağı ile Kemal’in incecik boğazını sıktı… Kemal gözleriyle konuşacağını işaret etti.
Komutan Kemal’in göğsünden indi. Çocuk derin bir nefes aldı. Ağlayarak Ağabeyine üç saat sonra yemek götüreceğini söyledi.
Kemal’in elini, ayağını çözdüler.
Cemal, yirmi dört yaşındaydı. İlkokul mezunu, uzun boylu, esmer tenli bir köylüydü. Yakışıklı bir gençti. Evliydi. Dört çocuğu vardı.
Köyde çiftçilik ve hayvancılıkla geçimlerini sağlıyorlardı. Durumları yaşadıkları köye göre o kadar fena değildi. Geçinip gidiyorlardı.
Köyde büyüklerine karşı çok saygılıydı… Küçüklerine karşı sevgisini esirgemezdi.
Ağırbaşlı, efendi bir insan olduğunu herkes söylerdi. Köyde en sevilenlerden biriydi. Ne kadar sevilse de insan, bir sevmeyeni oluyordu…
Kıskançlık, çekememezlik, fesatlık düşürülmüş kişiliklerin sonucu olarak buralarda çok yoğun bir şekilde yaşanıyor.
Kim ihbar etmişse, Cemal’in milis olduğunu ihbar etmişler. Cemal karakola gidip benim hiçbir örgütle ilişkim yok, demeye cesaret edemedi…
Başına gelecekleri iyi biliyordu. Çevresinde her gün insanlar götürülüyordu. Başlarına neler geldiğini herkes görüyordu, duyuyordu…
Cemal, gündüzleri köyün çevresinde saklanıyordu. Geceleri gizlice evine geliyordu. Gün doğmadan, ortalık aydınlanmadan evden ayrılıyordu.
Komutan ve askerler iyice dinlenmişlerdi. Kemal’in Cemal ile görüşmesine az bir zaman kalmıştı.
Köyün çevresini iyi bilen komutan pusu yerini tespit etmişti.
Komutan, Kemal’e ne yapacağını sıkı sıkı tembih etti. Tehdit etti.
Pusu yerine gittiler. Kemal’i yem olarak Ağabeyi Cemal’e karşı kullanıyordu. Kemal görüşecekleri ağacın altına gitti. Oturdu.
Komutan onun her hareketini uzaktan izliyordu. Cemal, pusudan habersiz Kemal’in yanına geldi.
Kemal’in yüzünü görünce içi sızladı.
Bağırdı:
— Kemal seni kim dövdü?
— Askerler, şuradalar, dedi ağlayarak.
Cemal ayağa kalktı. Cemal’in kalkmasıyla askerler de yerlerinden fırlayarak, namlularını Cemal’e doğrulttular.
Komutan sert bir şekilde bağırdı:
— Ellerini kaldır. Bir adım atarsan seni tararım.
Cemal ellerini kaldırırken, çevresini göz ucuyla süzdü. Kaçmasına imkân yoktu.
Askerler ve komutan etrafını sardılar.
Komutan büyük bir hırsla, büyük bir kinle Cemal’e vurmaya başladı. Her yerine vuruyordu. Yoruldu.
Askerlere emir verdi:
— Bunun ellerini, ayaklarını bağlayın.
Bir asker belinden söktüğü telle önce ellerini, sonra ayaklarını bağladı.
Komutan bir tekme salladıktan sonra sordu:
— Teröristler nerede o. çocuğu?
— Bilmiyorum.
Dayağa başladılar. Saatlerce sürdü. Her sorularına bir tek kelime yanıt veriyordu:
— Bilmiyorum.
Kemal biraz ileride yüzükoyun yatmış, hüngür hüngür ağlıyordu. Cemal’e ve onu dövenlere bakmaya cesaret edemiyordu. Kaçmayı düşünemiyordu. Çaresiz bekliyordu. Çocuktu. Silahı yoktu.
Cemal’in ağzından tek kelimeden başka bir şey çıkmıyordu:
— Bilmiyorum…
Komutan Cemal’in çok şey bildiğini sanıyordu. Bildiği halde konuşmamakta direndiğini düşünüyordu… Konuşturamadığından dolayı da çıldırıyordu. Yenilgiyi kabullenemiyordu. Bir köylü parçası nasıl konuşmazdı…
Bu sinirle askerlere yeni bir emir verdi:
— Çabuk odun toplayın.
Kuru odun çoktu. Çalı çırpı çoktu. Askerler getirdikçe daha çok getirin diye bağırıyordu?
Odunlar yığıldıkça Cemal’e daha çok küfür ediyordu:
— Sana gösteririm! Sana gösteririm!
Odunlardan bir küçük tepe oluştu. Kurumuş çalılara bir kibrit çaktı. Alevler yükselmeye başladı.
Cemal’e bir tekme attıktan sonra:
— Konuşmazsan seni yakarım, dedi.
Cemal o perişan halde aynı kelimeyi yineledi:
— Bilmiyorum.
Komutan askerlere döndü:
— Atın bunu ateşin üstüne.
Askerler elleri arkadan bağlı, ayakları bağlı Cemal’i havaya kaldırdılar.
Komutanın bu işi ellerindeki kişiyi korkutmak için yaptığını sanıyorlardı.
Komutan ciddi ciddi bağırdı:
—Atın ateşe.
Askerler komutanın gözlerine bakıyorlardı. İçlerinden biri Cemal’e alçak sesle, yalvardı:
— Konuş, dedi. Bu seni yakacak.
Cemal aynı kelimeyi mırıldandı:
— Bilmiyorum.
Komutan askerlere yanaştı. Küfür ederek:
— Atın ateşe, diyorum.
Havadaki Cemal odunların, alev alev yanan odunların ortasına düştü. Askerlerden biri de Cemal’i atarken ateşin üstüne düştü.
Elleri, ayakları bağlı olmayan asker, kendini geriye doğru attı.
Ortalığı yanık et kokusu sardı…
Alevler su olmadı… Odunlar balık olmadı…
Nemrut’un Hz. İbrahim’i attığı alevler su, odunlar balık olmuştu.
O bir efsane idi.
Cemal diri diri gerçekten yanıyordu.
Bir gün sonra öğle vakti, Cemal’in kemikleri, el ve ayak kemiklerinde bağlı tellerle birlikte Kelvan cami avlusundaki musalla taşında imamın önündeydi…
Okulumuzun hizmetlisi Mehdi Dayı cemaatle beraber tel ve kemiklerin cenaze namazını kılıyordu…
Lice merkezde Şaar mahallesinde Cemal’in kardeşi oturuyordu…
Altı Eylül İlköğretim Okulu’nun altındaki sokakta, kardeşinin evinde Cemal’in taziyesi yapıldı.
Taziye evi barakamın arkasındaydı. Bir hafta o evde hiç kesilmeyen Kürtçe ağıtları, gece gündüz dinledim.
Onlar ağıt yaktıkça yüreğim parçalandı…
Devletin içindeki çete çok pervasızdı…