Bu gün 18 Temmuz 1994. Vakit öğle sonrası.
6 Eylül İlköğretim Okulunda müdür odasındayız… Müdür, iki öğretmen ve hizmetli Cengiz, dört kişi oturuyoruz… Çay içiyoruz…
Başka yerde bir evim, bir çadırım olmadığı için yaz tatilimi mecburiyetten Lice’de geçiriyorum…
Yokluğa boyun eğmiş, başıma geleceklere razı olmuştum…
Okulun telefonu çaldı. Müdür telefonu kulağına alıp ilk sesi duyunca yüzünün rengi değişti… Telefonu kapattı…
Bizim kekeme olan Kulplu müdürümüz, daha çok kekeleyerek zar zor konuştu:
— Lice’yi yakıyorlar… Alevler yükselmiş… Bizim mahalleden başlamışlar… Milli Eğitim Müdürlüğünden aradılar… Kaçın, dediler…
Benim eve gitmem lazım. Eşim, altı yaşındaki kızım ve iki yaşındaki oğlum Mersin’e, bir tanıdığın düğününe gittiler…
İki kızım evde yalnızlar… Çocuklar korkarlar…
Yanlarında olmalıyım…
6 Eylül İlköğretim Okulunun alt tarafı, benim oturduğum Şaar mahallesidir… Üst tarafı Yeşilburç mahallesidir…
Bitişik Yeşilburç mahallesinden yakmaya başladılarsa, oturduğum Şaar mahallesine kesin girerler…
22 EKİM 1993 günü başlayan vahşette öyle yaptılar…
Okulun bahçesine çıkınca Yeşilburç mahallesinden ağlayan kadınların, kızların çocukların sesi arşa yükseliyordu…
Alev ve duman gökyüzünü kaplamıştı…
Yanık kokusu insanın genzini yakıyordu…
Okuldan bizim sokağa koştum… Yukarı doğru baktım. Onlarca asker evleri yakıyordu.
Hızlı adımlarla sokaktan aşağı indim.
Beşinci kapı, avlumuzun kapısıydı…
Eve girdim. Kızlarım salonda televizyon izliyorlardı… Dışarıda olanlardan hiç haberleri yoktu.
Durumu anlattım. Telaşlanmamalarını söyledim.
Lisede okuyan büyük kızım:
— Baba sakalın uzamış. Tıraş ol. Takımını giy. Kravat tak. Öğretmen olduğunu bilsinler. Belki evimizi yakmazlar…
— Haklısın. Ben tıraş olurken sen sokağa çıkmadan, kapıdan askerlere bak. Yaklaşırlarsa haber ver…
Ben askerken, komando sakal tıraşını sekiz saniyede olacak, derlerdi. Çavuş, sekize kadar sayınca tıraş bitecek…
Ben kaç saniyede tıraş oldum, takım elbisemi giydim, kravatımı taktım bilmiyorum… Hayatımda bu hızla tıraş olup giyinmemiştim…
Avlunun kapısına çıktım. Beklemeye başladım… Askerler iyice yaklaşmışlardı. Üst komşularıma çok sert davranıyorlardı.
Kadınların, kızların çığlıkları ortalığı kapladı… Çocuklar bile azarlanıyor, dipçikleniyordu.
Teni iyice kavrulmuş bir komando bana bağırdı:
— Caddede yatanların yanına git! Onların yanında yat! Evinizi yakacağız!
— İçerde iki çocuğum var! Çocukları da mı yakacaksın!
Komando er G–3 tüfeğini göğsüme dayayarak bağırdı:
— Ne diyorsam onu yapacaksın. Çocuklarını da al! Git! Yat!
G–3 tüfeğinin namlusunu yukarı doğru kaldırdım… Yüksek sesle:
— Ben öğretmenim. Mersinliyim. Benden ne istiyorsun?
Gözüm kızlarıma gitti… Korkudan titriyorlardı. Moralim iyice bozuldu.
Komando aynı sertlikte bağırdı:
— Mersin’de hangi semtte oturuyorsun?
Karşımdaki komandonun Mersinli olabileceğini hiç düşünmedim. Kenar mahallemizin adını söyledim:
—Demirtaş!
— Orası teröristlerin mahallesidir! Ben seni vuracağım!
Biz boğuşurken gelen bir subay bağırdı:
— Ne oluyor?
— Ben öğretmenim. Bu asker deli midir, nedir? Tüfeği göğsüme dayamış, seni öldüreceğim, diyor.
— Buralı mısın? Ver kimliğini?
— Mersinliyim. Buralı değilim.
Subay kimliğimi aldı. Ön yüzünü ve arka yüzünü inceledi. Yüzüme baktı. Takım elbisemi, yaz günü taktığım kravatımı inceledi.
Kimliğimi iade etti.
Komando ere bağırdı:
— Öğretmene karışma!
Bizim tartışmamız birkaç evin yakılmasını geciktirdi…
Diyarbakır yönünden gelen bir helikopter, dumanların arasından geçerek komando taburuna indi.
Aradan beş dakika geçmeden, askerler geri çekilmeye başladılar…
Komando taburuna doğru giden askerler tehdit savuruyorlardı:
— Vali gittikten sonra geri döneceğiz. Kalan evlerin hepsini tek tek yakacağız.
Vali geldiğinde Şaar mahallesinin yarısına kadar evler yakılmıştı…
Helikopterle gelenin vali olduğunu öğrendik… Telsiz emriyle askerler geri çağrılmıştı.
Alevler ve dumanlar, askerler çekildikten sonra da uzun bir süre devam etti.
Güneş batmaya başlarken vali bey geldiği helikopterle Diyarbakır’a geri döndü.
Helikopter Lice semalarını terk ederken, askerlerin ikinci yakma operasyonu Lice Lisesinin batısına doğru yöneldi. Bizim sokağa gelmediler…
Sabaha kadar devam etti. Yanan barakalardan patlama sesi geliyordu…
Sabah, Güneş yükseldikten sonra çarşıya gittim. Alışveriş yaptığım market sahibi Maşallah Bey, bir tim tarafından çok feci şekilde dövülmüştü… Evi yakılmıştı… Müşterisi olan bir başçavuş yetişmiş, Maşallah Beyi timin elinden almıştı…
Market sahibi Maşallah Bey, dayağa maşallah iyi dayanmıştı… Ölmemişti…
Maşallah Bey, on beş gün belini doğrultamadı…
22 Ekim 1993 Cuma günü başlayan yakma olayında dört yüzden fazla konut, iki yüz on işyeri yakılmıştı…
18 Temmuz 1994 Pazartesi günü ve gecesi yüz sekiz ev, iki kahvehane, bir de bakkal dükkânı yakıldı.
Benim ev iki olayda da yakılmaktan zor kurtuldu. Bir üçüncü olayda işimi şansa bırakamazdım…
Mersin’de bulunan eşimi aradım. Yarın evi yüklüyorum. Bir yer ayarlayın.
Salı günü kamyon tuttum. Çarşamba günü bizim evin eşyaları Mersin yolundaydı…
Barakamdaki yatak odamda bir sünger yatak, bir yastık, bir yorgan kaldı.
Mutfağımda bir küçük tüp, iki tencere, iki tabak, iki kaşık, iki çatal, bir bıçak kalmıştı…
Eşim ve çocuklarım artık Mersin’de kalacaklardı.
Ben, Lice’de tayinim çıkana kadar bekleyecektim…
Çarşamba ve Perşembe günleri Lice’de kalan Liceliler de taşınmaya başladı. Lice’nin boşalacağını gören askeri yetkililer, Cuma günü Lice’den taşınmayı yasakladılar…
Gidenler kurtulmuştu. Kalanlar evlerinin ne zaman yakılacağını bilmeden çaresizce bekliyorlardı…