MAZİDEN ESİNTİLER -104
GÜZEL İNSANLAR
Yazılarımda ve şiirlerimde doğduğum toprakların güzel insanlarını, büyük bir saygıyla sizlere anlatmaya çalıştım.
Kâhta merkezinde ve köylerinde yaşayan güzel insanları, babamın aracılığıyla tanıdım. Onların dostluklarına, dürüstlüklerine, vefalı davranışlarına tanıklık yaptım. Gurbet ellerinde öğretmenlik yaptığım köylerde, beldelerde, il ve ilçelerde Kâhta’da bıraktığım o güzel insanların hasretini çektim.
Keraş, Berazi, Pirot, Belören, Biriman, Dargır, Çıralık, Markik, Dardoğan, Kefirme, Dut, Terpal, Kilisik, Ancuz, Göçeri, Birciyan, Bervedul, Güdülge, Kökelan, Hasdiğin, Horis, Karacaveren, Köseler, Mülk, Karkün, Karaçor, Süsyan, Alut, Kakşer, Bildiyan, Kergürag, Sefik, Bersomik, Hamzeyin, Gigan, Akçakent, Sıratut, Aşurge, Gözelek, Keftire, Kefirkuruş, Mehika, Çamçin, Sako, Beşaltı, Çıralık, Bızrin, Parğacek ve diğer köylerde, mezralarda yaşayan babamın o saf, dürüst, namuslu dostlarını hiç unutmadım.
Bu gök kubbenin altını bize zindan eden zalimlere inat, güzellikleri ile nefes almamızı sağlamışlardı. İnsanlığın ölmediğini bize davranışları ile göstermişlerdi… O güzel insanlara saygılarımı, sevgilerimi, şükranlarımı her zaman sundum. Onları bir gün bile unutmadım. Ölene dek unutmayacağım. Kâhta’ya sevdamı anlamayanlar o güzel insanları göremeyenlerdir. Güzel dostlukları yaşayamayanlardır…
Beni Kâhta sevdalısı yapan, işte nesli tükenmekte olan o güzel insanların erdemli davranışlarıydı… Onların güzelliği beni doğduğum topraklara âşık etti…
Din adamlarının davranışları söz konusu olunca her yerde vicdan rahatlığı ile Hacı Üzeyir Efendi’yi örnek veririm.
Ondan dinlediklerimle davranışlarıma yol vermeye çalışırım…
Babamın dostlarının güzelliklerini gururla anlatırım. O güzel insanları saygıyla, rahmetle anarım.
Ellerine fırsat düşünce içindeki irini ortaya döken vicdansızlar, ölseler bile lanetle anılmaya devam ederler. Öbür dünyada hesap vermekten kurtulamazlar.
Bence insanım diyen kişi vicdani rahat kişidir. Vicdansız kişiler, insan kılığındaki mahlûkatlardır… İnsanlığın yüzkarası zavallılardır…
Dün suçsuz Ermenilere zulüm yapan vicdansızların torunları, bu gün aynısını Kürtlere yapmak için uygun zaman ve zemini arıyorlar. Batının bazı ilçelerinde denemelere giriştiler. Zaman ve zemin, amaçlarına ulaşmalarına tam uygun değil… Şimdilik amaçlarına eremediler. Bu düşlerinden vazgeçmediklerini bilmemiz ve her zaman birlik ve beraberlik içinde hazırlıklı olmamız gerekiyor.
Dini, dili ne olursa olsun, güzel insanlar bu kan içici vampirlere karşı uyanık olmak zorundadırlar… Batıda yaşayan gurbetçiler, bu azgın dişlilerin, dişlerini her gün nasıl sıktıklarına tanıklık yapıyorlar… Kendilerine silah vererek “haydi vurun” diyecek yeni Talat Paşaları bekliyorlar…
Ergenekoncuyum diyen bir insan bozuntusu, bana şöyle demişti:
— Bütün Kürtleri öldüreceğiz.
Karşılık vermiştim:
— Ben Kürt’üm. Karşındayım. Öldürmezsen namussuzsun.
Aynen şu cümleyi kullanmıştı:
— Biraz daha bu topraklarda yaşayın. O gün yakında gelecek. Ermenileri kestiğimiz gibi Kürtleri de keseceğiz.
Bir şey olmaz diyen saf insanlar, ben kimseye karışmıyorum diyenler, her zaman gözü kan bürümüş sürülerin kurbanlık koyunları olmuştur. Yalnız diliniz bile katlinizin sebebi olabilir…
Tarihi iyi bilmemiz, Talat Paşaların zihniyetine karşı, iyi insanlarla güç birliği içinde uyanık durmamız gerektiğine inanıyorum.
Ben tarihi inceledikçe, o zihniyette olanların suçlu – suçsuz ayırımı yapmadıklarını görüyorum.
Bu toprakların güzel insanlara ihtiyacı var… Güzel insanların güçlü birliği, gözü kan bürümüş saldırganları durdurabilir…
Yeni Aktüel dergisinde Tuncay Opçin’in güzel insanları anlattığı yazısını sizinle paylaşmak istiyorum.
Hayatı pahasına insanlığını yitirmeyen, yüzlerce yıl geçse de saygıyla anılacak bu güzel insanları selamlıyorum…
Allah’tan rahmet diliyorum…
Kaynak: Yeni Aktüel
Yer: Türkiye
Tarih: 29.6.2008
Az Sayıda Da Olsa Bazı Osmanlı Bürokratları İttihatçıların Hışmına Uğramayı Göze Almış, 27 Mayıs 1915 te Çıkartılan Tehcir Kanununa Direnmişti…
Ermenilere Kol Kanat Gerdiler
Tuncay Opçin /
Ermenilerin zorla sürgün edilmesi, yani tehcir kararı, 1915 yılının ilk aylarında alındı. İttihatçıların bu kararı istisnasız tüm Anadolu da uygulandı. Ancak buna uymayan bürokratlar da vardı. Konya Valisi Celal Bey, Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali (Ozansoy) Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey gibi bir avuç isim, bu karara direnç gösterdi. Bu isimlerin bir kısmı sürüldü, bir kısmı da Teşkilât-ı Mahsusa tarafından öldürüldü…
Trajedi kelimesi neyi tarif ediyorsa, Ermenilerin 1915’te, Anadolu da yaşadıkları tam da oydu. On binlerce insan evlerinden, yurtlarından, yuvalarından koparılmış bir bilinmeze doğru sürükleniyordu. Anadolu’nun dört bir yanından kafileler Suriye çöllerine, Der Zor’a akıyordu. Binlercesi yollarda öldü. Bir o kadarı da anne babalarından, kardeş ve evlatlarından koparıldı.
İttihat ve Terakki Hükümeti, 27 Mayıs 1915’te kabul edilen Tehcir Kanununu son sürat uygulamaya sokmuştu. Üç maddelik kanun “ülke sınırları içerisinde asayişi bozanların” sürgün edilmesine imkân veriyordu. Ancak sayıları iki elin on parmağını geçmese de İttihatçıların bu uygulamasına karşı çıkanlar da oldu. Konya Valisi Celal Bey, Ankara Valisi Hasan Mahzar Bey, Kastamonu Valisi Reşit Paşa, Basra Valisi Ferit Bey, Yozgat Mutasarrıfı Cemal Bey, Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali Bey, Müntefek (Basra) Mutasarrıfı Bedii Nuri Bey, Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey ve Beşiri (Batman) Kaymakam Vekili Sabit Bey isimlerini bilebildiklerimiz. Bu isimlerin bir kısmı görevden alma, meslekten uzaklaştırılma ile kurtulurken, bir kısmı da kararlarının bedelini canlarıyla ödedi.
Aile şerefini düşün…
Bu isimler içerisinde hiç şüphesiz en bildik olanı daha sonra Ozansoy soyadını alacak olan Kütahya Mutasarrıfı Faik Ali’ydi. Ünlü şair ve yazar Süleyman Nazif in kardeşi, Tehcir Kanunu çıktığında da Kütahya valisiydi. Karar kendisine tebliğ edildiğinde hiç tereddüt etmeden uygulamayı reddetti. Alınan karar vicdanına sığmamıştı. Sadece bununla da kalmadı; başka şehirlerden kaçıp Kütahya ya gelen Ermenilere iyi davranılması için de maiyetine emir verdi. Tüm bu uygulamalarından dolayı da kısa sürede şimşekleri üzerine çekti, İstanbul a çağrıldı. Yerine vekil olarak Tahrirat Müdürü Kemal Bey i bıraktı ve 18 gün sürecek olan İstanbul yolculuğuna çıktı. Kemal Bey de tıpkı Faik Ali Bey gibi tehcire karşı bir isimdi. Ancak Kütahya polis müdürü, Kemal Bey in haberi olmaksızın Kütahya Ermenilerinin ileri gelenlerini karakola çağırdı. Amacı onlardan topluca din değiştirmelerini istemekti. Ya Müslüman olacak, Kütahya da yaşamaya devam edecek, ya da “tehcir” kafilesine katılacaklardı. Bunun üzerine Kütahya Ermenileri din değiştirmek için topluca dilekçe verdiler.
İş tam isim değiştirmeye ve sünnet olmaya gelmişti ki, Faik Ali Bey, İstanbul’dan Kütahya ya geri döndü. İlk iş olarak bu akıl almaz uygulamaya kalkışan polis müdürünü görevden aldı. Hemen ardından da İdare Meclisi’ni topladı. Söyledikleri netti: “O dilekçelerin hemen şimdi yırtılıp imha edilmesi gerekiyor. Ermenilere karşı mezalime Kütahya Türkleri bugüne kadar katılmadı, bugünden sonra da katılmayacak.” Bu sözleri sarf ederken müftü dâhil tüm meclis üyelerinin de onayını almıştı. Dışarıda bekleyen Ermenilere de şöyle seslendi: “Sizi din değiştirmeye zorlayan neden malumdur. Sizleri sürgüne gönderme vicdansızlığını kimse göstermeyecek. Alın dilekçelerinizi ve meclis huzurunda yırtın.” Ermenilerden sadece birisi fikrini değiştirmedi. Bunun üzerine Faik Ali Bey, ibret olması için onu ve ailesini sürgüne gönderdi. Tehcir edilen bu kişi hayatta kalmayı başaracak ve savaş sona erdiğinde, Hıristiyanlığa dönerek Kütahya ya geri gelecekti
Tahrirat Müdürü Kemal Bey e göre, Faik Ali Bey i böyle davranmaya iten neden ağabeyi Süleyman Nazif in duruşuydu. “Tehcir” henüz bir proje iken, durumdan haberdar olan Süleyman Nazif Bey (ünlü şair ve yazar, 1869–1927) kardeşi Faik Ali Beye mektup yazmıştı. Mektubunda, bu barbarlığa katılmamasını, aile şerefine leke sürmemesini istemişti. Faik Ali Bey bunun üzerine şehrin ileri gelenlerini ve İttihatçılarını toplantıya çağırdı. Onlara Ermenilerle ilgili düşüncelerini sordu. Hepsi gayet iyi tanıklıkta bulundular. Fakat ülkenin diğer yerlerinde tehcir başlayınca, İttihatçılar, Kütahya Ermenilerinin de sürülmesini istedi. Faik Ali Bey, “Daha birkaç ay önce devlete sadık teba ve dürüst hemşeriler olduğuna imza verdiğiniz Ermeniler şimdi mi vatan haini oldular?” diyerek taleplerini reddetti. Bunun üzerine Kütahya’nın ileri gelen İttihatçıları Faik Ali Beyi, Talat Paşa ya şikâyet etti. İstanbul a çağrılan Faik Ali Bey bütün baskılara direndi. Talat Paşanın Kütahya’ya ayrıcalık tanınamayacağını söylemesi üzerine de görevinden istifa etti. Ama Talat Paşa, istifasını kabul etmedi ve Kütahya ya geri dönmesine izin verdi.
Valilikten oldu
Faik Ali Ozansoy; Balıkesir, Afyon, İzmit ve Adapazarı gibi çevre şehirlerden Kütahya’ya gelen Ermenilere de her türlü yardımı yaptı. Kütahya ya yığılmayı önlemek için, gelenleri meslek ve sanatlarına göre çevre ilçelere ve köylere gönderdi. Himaye ettiği Ermeniler kendisine teşekkür etmek istemiş ve Türk Kızılay’ına verilmek üzere aralarında 500 altın toplamışlardı. Faik Ali Bey bu altınları da, diğer illerden Kütahya’ya sığınan Ermeni yoksullara dağıttı ve göçmenler için aşevi kurdu. Ermeni çocuklarının eğitimden yoksun kalmaması için bir okul açtırdı ve başına bir Ermeni’yi müdür olarak atadı.
Tam o dönemde göze çarpan bir başka isim de Konya Valisi Celal Bey di. Konya, Batı Anadolu’dan sürgüne gönderilen Ermenilerin ilk durağıydı. Burada toplanan Ermeniler, Der Zor a doğru yola çıkartılıyordu. O dönemde hem Celal Bey, hem de Konya halkı aç-susuz yollarda olan sürgünlere yiyecek, içecek yardımında bulundu.
Celal Bey daha önce Halep valiliği yapmıştı. O yüzden Suriye çöllerini iyi biliyor, sürgünlerin başına neler geleceğini az-çok kestirebiliyordu. Bu yüzden sürgün kararı kendisine ulaştığında hiç tereddüt etmedi ve bu kararı uygulamadı. Konya Ermenileri en azından bir süre için güvendeydi. Sevk edilmek üzere Konya ya gelenleri de çevre ilçe ve köylere dağıttı. Böylece şehir merkezinde dikkat çekecek bir kalabalık birikmemiş oluyordu. Ancak Celal Bey in tavrı kısa sürede dikkat çekti ve Ekim 1915’te görevinden alındı.
Uzun yıllar bir daha devlet görevi alamadı. Bu sırada yoklukla, yoksullukla boğuştu. Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminin ardından Fransızların isteği üzerine Adana valiliğine tayin edildi. Burada kısa süre içerisinde yeni yeni şekillenmekte olan Kuvay-i Milliye hareketine katıldı. Mustafa Kemal Paşanın yanında yer aldı. Son derece vatanseverdi ama bir o kadar da İttihatçılara ve yaptıklarına karşıydı.
Şansına ölüm düştü…
Konya aynı zamanda Mevlevi tarikatının da merkeziydi. Bu yüzden Konya da Mevleviler son derece güçlüydü. Ermenilerin tehcir kararına şehirde en fazla muhalefet Mevlevilerden geldi. Hem inançlarına, hem de insanlıklarına ters gelmişti yapılanlar. Bu yüzden Vali Celal Bey in en önemli yardımcıları Mevlevi şeyhleri oldu. Celal Bey in görevden alınmasının ardından önde gelen tarikat mensupları da Konya’dan sürüldü.
Konya’nın hemen yanı başında, Ankara da yaşananlar da farklı değildi. Ankara Valisi Hasan Mazhar Bey, kendisine bildirilen emre şiddetle karşı çıkmıştı. “Ben valiyim, eşkıya değilim. Bu işi yapamam. Bir başkası gelir benim koltuğuma oturur, o yapar” demişti. O yüzden 1915 Ağustos unda görevinden alındı ve memuriyetten atıldı. Mondros Mütarekesi’nin ardından Ermenilerin yaşadığı büyük trajediyi araştırmak için kurulan komisyona müfettiş olarak atandı. Hasan Mazhar Bey bugün konuyla ilgili bildiklerimizin önemli bir kısmını borçlu olduğumuz insanlar arasında en önemli isimlerden biri
Kastamonu Valisi Reşit Paşanın sonu da Hasan Mazhar Bey den farklı olmadı. Tehcire şiddetle karşıydı. O yüzden hemen hemen Hasan Mazhar Beyle aynı tarihlerde görevden alındı. Ancak Ermenilerin tehcirine direnen Osmanlı bürokratlarının hepsi bu isimler kadar şanslı değildi. Basra Valisi Ferit Bey, İttihatçıların tehcir ve temizlik politikalarına karşı çıkışını hayatıyla ödedi. 20 Haziran 1915’te görevi başında öldürüldü.
Bir diğer talihsiz isim de Lice Kaymakamı Hüseyin Nesimi Bey di. Nesimi Bey in talihsizliği görev yerinin Diyarbakır oluşuyla fazlaca ilgiliydi. Mart 1915’te Diyarbakır valiliğine Dr. Mehmed Reşid Bey (Şahingiray) getirilmişti. Çerkez asıllıydı ve Bedirhan Paşanın büyük kızıyla evlenmişti. Hem yörede akrabalık bağları geliştirmiş, hem de görüşleri yüzünden İttihatçılar arasında popüler olmuştu.
Sadece Ermenilere karşı değildi. Bölgedeki tüm Hıristiyan halklardan nefret ediyordu. Tehcir emrinin kendisine ulaşmasını fırsat bilerek BÖLGEDEKİ TÜM HIRİSTİYANLARI bu emrin kapsamına almak istiyordu. Yerel yöneticilerin muhalefeti ve İstanbul’un müdahalesiyle bu kapsamlı tehcirin önüne geçilmeye çalışıldı. Ancak Mehmed Reşid Bey oldukça nüfuzlu biriydi ve çalışmak istemediği isimleri birer ikişer yanından uzaklaştırmıştı.
Karşı çıkanların bir bölümü de öldürülmüştü:
Lice kaymakamı Hüseyin Nesimi, Beşiri kaymakamı Sabit Bey, Derik ve Midyat Kaymakamı Nuri Bey…
Mehmet Reşit Bey, Lice kaymakamı Hüseyin Nesimi yi Diyarbakır a görüşmek için çağırmıştı. Ancak yolda pusu kuran Çerkez Harun Çetesi, kaymakamı katletti.
Anadolu’da Haylara yardım edenler elbette ki sadece bu isimlerle sınırlı değil. Ayhan Aktar’ın “Türk Milliyetçiliği, Gayrimüslimler ve Ekonomik Dönüşüm” kitabının ithaf yazısında belirttiği gibi “Tehcir kararına örfi, dini, siyasi ve bazen de sırf insani nedenlerden karşı çıkan” eşraftan pek çok isim vardı.
Görevlerini, hayatlarını kaybetseler de onlar bir dönemin yüz akları oldular.
Tuncay Opçin’in Yeni Aktüel dergisinde yayınlanan yazısını okudunuz.
İttihat ve Terakki Hükümeti düştükten sonra o günün gazeteleri uygulanan vahşeti belgeleri ile yazmaya başladılar. O günün gazetelerini inceleyenler, İttihat ve Terakki mensuplarından, bu vahşetin önderlerinin isimlerini görebilirler.
1919 – 1922 yılları arasında İttihat ve Terakki mensupları Divan-i Harb-i Örfi’de yargılandılar. Bu mahkemenin zabıtları İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından kitaplaştırılarak yayınlandı. Bu konuyu merak edenler, bu zabıtları inceleyerek bilgi sahibi olabilirler.