9 Mayıs 2o10
Günlerden Pazar.
Mersin semalarında dolaşan bulutlar, Güneş ile aramıza girip çıkıyorlar. Bazen damla damla gözyaşı döküyorlar.
Okuduğum satırlarda, bir caninin vahşetinin gözlerimden akıttığı yaşlara karışıyor yağmur damlaları…
Elimde, Hitler’i anlatan bir kitap var. Kitapta birçok belge yayınlanmış. “Hitler’in Başkumandanlara ve Kumandan Generallere Hitaben 22 Ağustos 1939 Tarihli Konuşma” isimli belgeye kırmızı kalemle x işareti koyuyorum. Kullandığı bazı cümleleri not ediyorum.
Sizinle notlarımdan ikisi paylaşayım:
“Gücümüz hızımızda ve acımazsızlığımızda gizlidir. Cengiz Han milyonlarca kadın ve çocuğu bile bile ve yüreği bir an sızlamadan ölüme gönderdi. Tarih onda sadece bir imparatorluğun büyük kurucusunu görüyor. Zayıf batı uygarlığı hakkımda ne derse desin, bunun önemi yok. Emri verdim ve savaşta elde edilecek amacın belli sınırlara erişmek değil, düşmanı fiziksel olarak yok etmek olmasına tek kelime eleştiri yükselten herkesi vuracağım. Bu yüzden yalnızca doğuya, Leh kökenli ya da Leh dilini konuşan sayısız kadın ve çocuğu amansız bir şekilde ve merhametsizce ölüme göndermeleri emriyle ölüm mangalarımı yerleştirdim. İhtiyacımız olan yaşama alanını ancak bu şekilde elde edebiliriz. Tüm olanlara rağmen bugün Ermenilerin imhasından bahseden kim kaldı ki?”
İttihat ve Terakki yöneticileri Hitler’e ilham kaynağı olmuşlar. Hitler, konuşmasını sürdürüyor:
“Küçük devletler beni korkutamaz. Kemal’in ölümünden sonra Türkiye ahmaklar ve geri zekâlılar tarafından yönetiliyor.”
Kitabı okumaya devam ederken, kapı zili öttü. Kızım Özlem Gülistan, eşi Mehmet ve 32 günlük torunum ziyaretime geldiler.
Hitler’i bir kenara attım. Konuklarımla ilgilendim.
Geç saatlere kadar oturduk. Onlar gidince, kitabımı bitirmek için tekrar elime aldım. Gece yarısını iki saat geçmişti ki kitap bitti. Yaşananların ağır havası ile düşüncelere daldım. Uyumuşum.
Sabah saat altıda uyandım. Bilgisayarı açtım. Gelen maillere baktım.
Birinci maili açtım. Şöyle başlıyordu:
Kadim Dost,
“Yıl 1974–75, hayal meyal hatırlıyorum; “Cantekin Kitap evi” adında bir dükkânınız vardı, o zamanın Ziraat Bankası civarında, Osman Ağa’nın evinin tam karşısında… Ben lise sıralarındaydım, (2 veya 3. Sınıf) sık sık uğrardım dükkâna.”
O günlerde yaşananlardan birkaç örnek verdikten sonra şöyle diyor:
“Söyleyeyim artık, ben Mustafa Kayhan; (Kayahan)”
Gözlerimin önüne, o günlerde işyerime gelen genç arkadaşlarım geldi.
Lise öğrencisi, Eski Kâhtalı Mustafa Kayahan’ı unutmam mümkün değil. İnce uzun boyu, her zaman temiz ve özenli giyimi, ağırbaşlı tavırları, konuşmasını ve dinlemesini bilen efendi bir genç. Okumaya ve öğrenmeye meraklı bir delikanlı. Büyüklerine saygılı davranışlarını, arkadaşlarına karşı sevecen tavırlarını hiç unutmadım.
Mektubun sonunu şöyle bağlamış:
“Haberdar mısın bilmem, 2009’un sonlarında Aras Yayıncılık Bir “Özgürlük Tutsağı MANUŞYAN” isimli bir anı-biyografi yayınladı. 2010’nun 21 Şubatında da Fransız Konsolosluğu işbirliğiyle bir “anma ve tanıtım” toplantısı düzenledi. Değişik gazetelerde kitapla ilgili yazılar yazıldı.
Kitabı, ben de yakın zamanda okuma fırsatı buldum ve kitapla, özellikle Misak’la ilgili bir yazı hazırladım. Kitap ve yazıyla ilgili teferruata girmeyeceğim. Zira yazıyı size gönderiyorum. Uygun görürseniz, beni köşenize bir gün misafir edersiniz. Yazının, noktasından virgülüne kadar, tüm günahları bana, varsa, sevapları da size ait olsun. Ne dersin dost?
Diyeceğim yüreğim bütün dostlara açıktır. Bu kadar yıl sonra bir dosttan haber almak, beni ancak sevindirir. Mutlu eder. Ben kendimi vefalı bilirim, vefalı dostlara da isteseler canımı veririm.
Mustafa Kayhan okumuş, öğretmen olmuş ve emekliye ayrılmış. Kendisi sağlıklı ve durumu iyiymiş. Bu duyduklarım ayrıca beni sevindirdi. Dostlarımın sağlıklı olması ve kimseye muhtaç olmadan yaşamlarını sürdürmeleri beni mutlu eder.
Mustafa Kayhan’ın yazısını sizinle paylaşmak istiyorum. Bu yazıda dile getirdiği güzel önerisini de candan destekliyorum.
İşte Sevgili Mustafa Kayhan’ın önerisi:
“Dünyanın her neresinde olursa olsun, Adıyaman’ın (Özellikle Kâhta’nın) tüm sivil kuruluşları yani dernekler, vakıflar ve hatta siyasi partiler; insanlığa mal olmuş bir değerinizin yani Misak Manuşyan’nın anısına bir şeyler yapın; gösterişsiz, ama yürekten bir şeyler…
Mesela, yüksek bir yardan Fırat’a kucaklar dolusu güller atın, bir daha can taşımasın, kan kırmızısı akıp çılgına dönmesin diye… Mesela, Eski Kâhta Kalesi’nin Zindan Doruğu’ndan bir “kafile” güvercin uçurun; bembeyaz güvercinler… Kanatları kocaman olsun güvercinlerin, Uçurumdan Eski Kâhta Çayına düşmesinler diye… Ya da, St. Paul (Saint Paul) Kilisesi’nde küçük bir ayın düzenleyin. Çan sesleri eşliğinde cenaze marşı çalınsın Louis Aragon’a inat… Ne olursa olsun yeter ki candan, yürekten olsun, ama asla “turistik” niyetli basit çıkarlar uğruna koca bir değer heba edilmesin; şark kurnazlığının tamahkârlığıyla gölgelenmesin bu saygı, bu erdem ve bu çabalar…”
Diline sağlık güzel dostum. Yüreğin dert görmesin. Yazının sevabını sana bırakıyorum. Günahı varsa ben kabulleniyorum…
Mustafa Kayhan’ın yazısını sevdim. Umarım siz de seversiniz. Buyurun:
ADIYAMANLI MİSAK’IN ANISINA SAYGIYA DAVET
Yıl 1944’ün 21 Şubatı, Paris’in Valérien Tepesi’nin sırtlarında SS cellâtlarının silah sesleri yankılanır; cellâtlar, o günün akşam vaktinde 22 canı, 22 fidanı infaz etmişlerdir Valerien Tepesi’nde. Kimdi bunlar, suçu neydi, kurşuna dizilmeyi gerektirecek ne yapmışlardı? Bu yazı, biraz bu soruların cevabi yazısıdır, ama aslında Misak’ın anısına saygıya davet’in yazısıdır.
22 candan birisinin adı Misak Manuşyan’dır. Misak’ın Künyesinde 1906, Adıyaman doğumlu olduğu yazılıdır. “Adıyaman nere, Paris nere” dense de, “akıl almaz” dense de gerçek budur işte… Evet, Misak Adıyaman’da doğmuştur, 1906’nın bilinmez bir ayın bilinmez bir gününde ve bilinmez bir köyünde… Dört kardeşin en küçüğüdür Misak. Trajedi alıp götürmüştür babasını, birçok baba gibi; Misaklar da yetim kalır, birçok çocuk gibi… Anne, kaçak, sefil perişan; daha fazla acıya, açlığa dayanamaz ve kocasının peşi sıra ebedi yolculuğuna çıkar.
Yufka yürekli Adıyamanlı bir Kürt, Misak’ı ve bir büyüğünü tufandan gizleme cesaretini gösterip korumasına alır. Hatta Misak’a, büyüdüğünde, yaşıtı olan kızıyla evlendireceğini bile söyler. Belki ciddidir, belki de şaka yapmıştır hemşerimiz. Bu, asla bilinemez… Fakat Misak bu sözleri hiç unutamayacaktır. Aynı trajedinin mağduru olan eşi, yoldaşı Melinee Manuşyan’a Adıyaman’daki geçmişinden bir tek bu sözleri aktarır. Belki daha fazlasını hatırlamamıştır, belki de travmayı unutmak istemiştir ki, bu daha yüksek bir ihtimal…
Günün birinde kilise adına birileri ortaya çıkıp Ermeni yetim ve öksüzleri aramaya koyulurlar. Misak’ı ve bir büyüğünü bulup Suriye’nin Cünye şehrindeki yetimhaneye götürürler. 1925’e kadar da orada kalırlar. Ülke yabancı, ama arkadaşlarının hepsi aynı trajedinin mağdurlarıdır, yabancı değillerdir birbirilerine… Bir süre burada kalırlar. Araplar, onlara daha hoşgörülü davranır. Her şeye rağmen, Ermeni öksüzler için burası da yeterince güvenli değildir… Öksüzler, parça parça dünyanın dört bir yanına gönderilir; Manuşyan kardeşlerin bahtına da Fransa’nın Marsilya’sı düşer. Burada kendi dillerinde eğitim alma fırsatını bulurlar; Kendisi gibi birçok göçmenle tanışırlar.
Çoğu, farklı ülke uyrukludur, ama inkâr edilmez ortak bir yanları vardır: yabancı bir ülkede göçmen olmak ve emekçi olmak…
Emek yanlısı, özgürlük yanlısı ve en önemlisi insanlık yanlısı örgütlerle bağlantı kurarlar. Böylece, içlerindeki mücadele ruhunu bireysellikten örgütselliğe yöneltmenin ilk adımını da atmış olurlar. Yani “partizan” olurlar, örgütlü partizan. Başı çeken Misak Manuşyan’dır, “gönüllü” ve korkusuzdur… Misak, bu arda, hayatının sonuna ve ruhunun sonsuzluğuna kadar birlikte olacağı Melinee ile tanışmıştır.
Tarih 1940’lara dayandığında, tüm Avrupa’da faşizmin ayak sesleri duyulmaya başlar. Bu tehlike kısa sürede felakete dönüşür. Fransa da nasibini alır bu fırtınadan, ansızın işgal edilir. Hemen de teslim olur Robespierre’nin, Marat’ın ve Saint Just’un torunları. Karşı yandan da, insanlığın başına musallat olan Nazizm’in ve işbirlikçilerinin işini bitirmeye kararlı olan “Partizanlar” ortaya çıkar. İnsanlık onurunu ve mutluluğunu her şeyden üstün tutan Partizanlar… Hemen silahlanıp yeraltına inerler. Misak, önceleri bunların içinde bir neferdir, sonra da bir grubun başına lider olur. Dar eder Paris’in sokaklarını, kan kusturur Nazilere…
Ve günün birinde ihanete uğrar, yakalanırlar tek tek. İşbirlikçi yargıçlardan bir mahkeme oluşturulur. Ağızlarından ufak bir pişmanlık emaresi çıksın diye, üç gün boyunca yargılayıp sıkıştırırlar doksan iki günlük işkencenin üstüne, ama nafile… Mahkeme, üçüncü günde kararını yani ölüm kararını açıklar. Aynı günün akşamında, Valerien sırtlarında kurşuna dizilir 22 can, 22 fidan. Sadece kadın Partizan Olga Bancic kurşuna dizilmez, orada. Onu Almanya’nın Stuttgart şehrine götürür, orada giyotinle koparırlar başını… O gün, 1944’ün 10 Mayıs günüdür ve ne tesadüf ki Olga’nın 32. yaş günüdür de, ebedi yaş günü…
Ardında milyonlarca ölü bırakarak biter Nazi fırtınası. Fransa da kendini toparlayıp özgürlük uğruna can verenlerle kan verenlere minnet borcunu ödemeye başlar. Manuşyan ulusal kahraman ilan edilir. Paris’in kimi sokaklarına “Manuşyan Grubu” ismi verilerek onurlandırılır Misak Manuşyan. Velhasıl, onun anısına saygı için ne gerekiyorsa yapar Parisli, Fransalı… Şair Louis Aragon da “Kızıl Afiş”e ithaf ettiği şiirini yazar. “Manuşyan Grubu” isimli şiir, özgürlük tutkunlarının şiarı olup dilden dile, yürekten yüreğe dolaşır dünyanın her yanında. Leo Ferré de üstüne düşeni yapıp şiiri besteler. Bestenin ezgisi önce arşa, oradan da sonsuzluk yolculuğuna çıkar… Ve böylece Manuşyan’nın anısı Fransa’nın sınırlarını aşarak evrenin derinliklerinde yankılanmaya koyulur; mazlumun ezgisi ve sesi olur, asla susmayacak…
Adıyamanlı Misak, dünyanın en ücra köşelerinde bile layık olduğu saygıyı bulurken, Adıyaman, Adıyamanlılar suskunluk çemberine hapsedilmiş, halen sessiz. Belki, nice Misaklara reva görülenlere seyirci kalmışlığın utancından, belki de, kabullenmesi zor bir suçluluk duygusundadır, bilinmez… “Bilinen şu ki, gideni hiçbir şey geri getiremez. Ama olsun, samimi bir nedamet ve acıları hafifletmiş olma çabası da bir erdemdir” diyor, Adıyamanlıların bu erdemi gösterebileceği inancıyla hemşerilerime sesleniyorum;
Dünyanın her neresinde olursa olsun, Adıyaman’ın (Özellikle Kâhta’nın) tüm sivil kuruluşları yani dernekler, vakıflar ve hatta siyasi partiler; insanlığa mal olmuş bir değerinizin yani Misak Manuşyan’nın anısına bir şeyler yapın; gösterişsiz, ama yürekten bir şeyler…
Mesela, yüksek bir yardan Fırat’a kucaklar dolusu güller atın, bir daha can taşımasın, kan kırmızısı akıp çılgına dönmesin diye… Mesela, Eski Kâhta Kalesi’nin Zindan Doruğu’ndan bir “kafile” güvercin uçurun; bembeyaz güvercinler… Kanatları kocaman olsun güvercinlerin, Uçurumdan Eski Kâhta Çayına düşmesinler diye… Ya da, St. Paul (Saint Paul) Kilisesi’nde küçük bir ayın düzenleyin. Çan sesleri eşliğinde cenaze marşı çalınsın Louis Aragon’a inat… Ne olursa olsun yeter ki candan, yürekten olsun, ama asla “turistik” niyetli basit çıkarlar uğruna koca bir değer heba edilmesin; şark kurnazlığının tamahkârlığıyla gölgelenmesin bu saygı, bu erdem ve bu çabalar…
Not: Yazıdaki bilgiler, Misak Manuşyan’ın eşi Melinee Manuşyan tarafından yazılmış BİR ÖZGÜRLÜK TUTSAĞI MANUŞYAN isimli anı-biyografinin ilk baskısından alınmıştır. Kitap, Ekim 2009’da, ARAS YAYINCILIK tarafından Fransızca orijinalinden Türkçeye çevrilip yayınlanmıştır.
Mustafa KAYHAN (Kayahan)