MAZİYE YOLCULUKLAR-170 / HORLANIRKEN HOR GÖRMEK

MAZİYE YOLCULUKLAR – 170

 

HORLANIRKEN HOR GÖRMEK

Haydar Dirici arkadaşın “Kâhta’da Ermeni Olmak” isimli yazısını okudum… Duyarlı yüreğinden dökülen satırlar için Haydar Dirici’ye çok teşekkür ederim. Kanayan bir yaraya insanca yaklaşmış, doğru tespitlerde bulunmuş…

Bu ülkede insanların birbirlerini ötekileştirmesi, birbirine yabancılaşması için bilinçli bilinçsiz çaba gösterenler her zaman oldu; bu gün de bu tip hastalıklı beyinler var…

Hoşgörü kültürünün gelişmesi, birlik ve beraberliğin güçlenmesini istemeyen duyguları körelmiş, çıkarlarının esiri zavallılar var…

İttihat ve Terakki zihniyetinin temsilcisi CHP’li ADALET BAKANI Mahmut Esat Bozkurt diyor ki:
“Türk bu Ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir, saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır: Hizmetçi olma, köle olma hakkı. Dost, düşman ve hatta dağlar bu hakikati böyle bilsinler”

“Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir.”

Hırsız, sapık, tecavüzcü, yabancı ajanı vatan haini Türk bile namuslu, dürüst, vatansever Kürtlerden, Araplardan, Çerkezlerden, Lazlardan, Gürcülerden, Boşnaklardan, Ermenilerden, Süryanilerden, Rumlardan ve Anadolu’nun bütün renklerinin iyi insanlarından iyidir diyen zihniyet tedaviye gelmez hastadır…

Bu zihniyetin mağdurları olan Kürtlerin, Arapların, Çerkezlerin, Lazların, Gürcülerin, Boşnakların, Ermenilerin, Süryanilerin, Rumların ve Anadolu’nun bütün renklerinin “bu memlekette bir tek hakları vardır: Hizmetçi olma, köle olma hakkı.”

Bu zihniyet, hasta beyinlerin kibridir; ırkçıdır, bölücüdür…

Bu zihniyet, birliğe, beraberliğe dinamittir…

Bu zihniyet, kana, gözyaşına davetiyedir…

Bu zihniyet, faşizmdir…

Bu zihniyet, İnsanları kavimler halinde yaratan Allah’a inançsızlıktır…

Siyasi cinayetlerle iktidarı eline geçiren İttihat ve Terakki Partisi ırkçılık zihniyetiyle Osmanlı Devleti’nin dağılmasına sebep olmuştur…

Askere aldığı halkın çocuklarından ancak yüzde yirmisi evlerine geri dönebilmiştir…

Anadolu halklarının bir kısmını yerlerinden sürerken, gayri Müslim halkları da kıyıma uğratmışlar…

Binlerce yıllık yerleşim yeri olan kültürlerin beşiği Anadolu’ya ihanet etmişlerdir…

Cennet Anadolu’yu viraneye çevirip yurt dışına kaçmışlar…

O günden beri bu zihniyet yurdumuzda varlığını sürdürmektedir…

Ülkemize yıkımdan başka bir şey kazandırmamış bu zihniyete, günümüzde de dört elle sarılanlar var…

Hoşgörüden nasiplenmemiş, fitne ve fesat tarlasının ürünü insanlar, kasıtlı olarak bazı grupları ötekileştirme çabasına giriyorlar…

Fitne ve fesat tarlasının ürünü insanlardan etkilenen bazı cahil insanlar da ezberletilmiş yanlışların doğruluğunu sorgulamadan papağan gibi tekrar ediyorlar…

Yanlışlar babadan çocuğa geçiyor…

Sorgulama kültürümüz yoktur…

“Acaba” sorusunu sormadan yalanları doğru kabul ediyoruz…

Bu kuyruklu yalanlar, Anadolu insanını birbirine ötekileştiriyor, yabancılaştırıyor…

Tanımadığımız, komşuluk ve arkadaşlık yapmadığımız insanlara karşı önyargılı davranmamıza sebep oluyor…

Ezberletilmiş yanlışların doğruluğunu sorgulamadan inanlara çarpıcı birkaç örnek vermek istiyorum.

Batıda yetişmiş; Kürtlerle komşuluk, arkadaşlık yapmamış bir Doktor, Diyarbakır’a atanmış… Yalan yanlış bilgilerle donanmıştır… Önyargılıdır…

İlk hastası bir Kürt’tür… Kürt’ü muayene ederken kuyruğuna rastlamadığı için şaşırır…

Hastasına sorar:

— Sen Kürt müsün?

Hasta cevap verir:

— Allah vekil ben Kürt’üm. Niye sordun Doktor Bey?

— Sen nasıl Kürt’sün! Ben buraya gelirken arkadaşlarım “Kürtler kuyrukludur” demişti… Seni muayene ederken kuyruk aradım. Senin kuyruğun yoktu. Kuyruksuz Kürt olurum mu?

Hasta olgun bir insanmış. Gülerek cevap vermiş:

— Doktor Bey! Babam derdi ki her söze kulak verme… Gözünle görmediğine inanma…

Hasta derin bir nefes aldıktan sonra sözlerine devam etmiş:

— Köyümüzde yaşlı bir adam vardı. Türk olarak yalnız jandarma görmüştü… Bizim köylerde jandarma demek dipçik, dayak, falaka, hakaret ve rüşvet demektir… Yaşlı adam derdi ki; Türk vicdansızdır, merhametsizdir, yediği sofraya bıçak saplayan nankördür, rüşvetçidir, ağaların, beylerin uşağıdır… Yaşlı adam, Türk olarak köyüne giden jandarmayı tarif ediyor… Çünkü jandarmadan başka Türk görmemiştir… Doktor, öğretmen, mühendis, işçi, köylü milyonlarca helal süt emmiş Türk var… Bu güzel insanları zalimlerle bir tutamayız… Her halkın içinde iyiler de çıkar, kötüler de çıkar… Hiçbir halka önyargılı yaklaşma Doktor Bey!

Yaşadığımız coğrafyaya bakın…

Alevilere karşı yalanlarla bizde bir önyargı oluşturmuşlar…

Aleviler mum söndürürler… Ellerinden yemek yenmez… Tavşanın geçtiği tarlayı ekmezler… Vs.

Türk ve Kürt Alevi köylerinde öğretmenlik yaptım. İnsanlıkları, hoşgörüleri, dürüstlükleri ile kendilerine çamur atan Sünnilerden bin kat iyilerdi…

Ne her Sünni melektir…

Ne de her Alevi şeytandır…

Lazlar için de bir sürü şey anlatılır… En hafif hakaret saat on ikiyi geçti mi kafaları çalışmaz… Hamsi kafalı, havuç burunlu vs.

Sen ezilirken susuyorsan ve kendinden güçsüzü eziyorsan; sen aşağılanırken susuyorsan ve kendinden güçsüzü aşağılıyorsan; sen kendin ötekileştirilmişken başkasını ötekileştiriyorsan kusura bakma kardeşim; sen beyin özürlüsün…

Bir psikologa git, hemen tedaviye başlasın…

Kâhta’dan size bir örnek vereyim…

Bir yaşındayken, 1915 yılında, Ermeni olduğu için tüm ailesi öldürülmüş bir insan tanıdım…

Kürt Müslüman bir aile, bu yetim çocuğu almış büyütmüştü…

Bir yaşındaki çocuk, ailesini yitirdiği için Ermeni dilini, dinini, kültürünü öğrenme olanağı bulamamıştı…

Babası Ermeni, annesi Süryani olan çocuğu, cinayet şebekeleri dilinden, dininden, kültüründen habersiz büyümeye mecbur bırakmışlardı…

Bir Ermeni babanın çocuğu olarak yeryüzüne gelmekten başka, Ermenilikle hiçbir ilişkisi olmamıştı…

Kendisini büyüten aile kendi dilini, kendi dinini ve kendi kültürünü öğretmişti. Başka bir dil, din, kültür bilmeyen aileden ne öğretmesini beklerdik…

Bir yaşındaki bebek; Amerikalı ailenin yanında Amerikalı, Alman ailenin yanında Alman, İngiliz ailenin yanında İngiliz, Arap ailenin yanında Arap, Kürt ailenin yanında Kürt, Budist ailenin yanında Budist olarak yetişir…

Bebeklere melek diyen bir anlayışın sahibiyiz…

Bir yaşındaki yetim bebeğe, meleğe utanmadan “dönme” diyenler, siz bir yaşında Uganda’nın bir köyüne götürülüp bırakılsaydınız; İstanbul Türkçesini ya da Kâhta Kürtçesini cinlerden mi öğrenecektiniz?

Dininiz, diliniz, kültürünüz Ugandalı ailenin dini dili, kültürü olmayacak mıydı?

Neden Ugandalı oldun diye suçlamak, mantıksızlık değil midir?

Kürt Müslüman olarak büyütülmüş, medrese eğitimi almış ve Kürt Müslüman bir kadınla evlenmiş bu insan, İslamiyet’i dört dörtlük yaşardı…

Elinden Kuran’ı Kerim düşmezdi…

Her gün beş vakit namazını kılardı…

Her yıl üç ay oruçlarını eksiksiz tutardı…

Ömrünün sonuna kadar aksatmadan fitresini verirdi…

Malının zekâtını öderdi…

Kurban Bayramlarında kurbanını keser, İslami kurallara göre dağıtırdı…

Bazılarının yaptığı gibi yağını, kemiğini komşularına koklatıp etin güzel yerini kendi ailesine ayırmazdı…

Yusuf İslam’ın meşhur bir sözü vardır: “Müslümanları tanımadan önce Kuran’ı tanıdım. Eğer önce Müslümanları tanımış olsaydım asla Müslüman olamazdım.” Demiş.

Bu anlattığım kişi Yusuf İslam’ın hayal ettiği Müslüman’dı…

Çocuklarına da öğrendiklerini öğretmişti…

Saf, temiz, riyasız bir hayat yaşadı…

Gösterişten uzaktı…

Ailesinin geçimini alın teri dökerek çıkarıyordu…

Bir tek haram lokma kendisinin, eşinin ve çocuklarının boğazından geçmemişti…

Kul hakkı yemekten çok korkardı…

İslam dini “kul hakkı yeme” demişti…

“Kul hakkını helal etmedikçe, kul hakkını zıkkımlananlar hesap vermekten kurtulamazlar,” derdi…

Hayatında hiç yalan söylemedi…

Yalandan hep uzak durdu…

Allah’ın yalancıları af etmeyeceğine inanmıştı…

Komşularına, dostlarına, müşterilerine ve merhaba ettiği her insana karşı dürüst davrandı…

Kâhta’da her türlü namussuzluğu meslek edinmiş adi kişiler, tescilli namussuzlar, hırsızlar, fitneler, fesatlar, zırcahiller bu güzel adama ne derlerdi biliyor musunuz?

Ben söyleyeyim:

– Gâvur!

Bu güzel adamın çocuklarına da terbiyesizler laflarını esirgemezlerdi:

— Gâvur oğlu gâvur!

Bu güzel adamın oğlu, Kuran kursuna gitmiş Kuranı tamamen öğrenmişti… Beş vakit namazını kılar, orucunu tutardı…

Evlerinde oruç tutmayan, namaz kılmayan kimse yoktu.

Bu güzel adamın oğlu, bir gün çocuğun biri ile tartışırken, tartıştığı çocuk buna bağırdı:

— Gâvur oğlu gâvur!

Çocuk aşağılanmaktan bıkmıştı… Bu aşağılanmaya tepkisi çok sert oldu. Bütün gâvurlar senin anneni… Deyip ağzını burnunu kırdı…

O sinirle eve geldi.

Babası pencerenin önünde Kuran okuyordu.

Babasına bağırdı:

— Baba Allah için doğru söyle. Bize niye gâvur diyorlar? Gâvurluk nedir? Bu evde İslamiyet dört dörtlük yaşanıyor… Sabah namazında yataklar toplanıyor. Kadınlar evde, erkekler camiye gidip namaz kılıyor. Çay zeytinle oruç tutuluyor… Bize niye gâvur diyorlar? Bize niye gâvur diyorlar?

Babası asabileşen oğlunun aksine çok sakindi:

— Gâvur diyen soytarılara kulak asma… Duyma, boş ver… Allah kimin ne olduğunu çok iyi bilir…

— Baba gâvurluk nedir? Baba bana gâvur diyen çocuğun babası namaz kılmaz… Su gibi içki içer… Halasını Kâhta’da düzmeyen yoktur… Namaz kılanlar gâvur, içki içip kendilerini düzdürenler Müslüman mı oluyor? Baba gâvurluk nedir?

Babası çok sakindi:

— Allah büyüktür… Her şeyi O bilir…

Aşağılanmanın ne olduğunu tahmin edemezsiniz…

Gâvur kelimesini namlusuzluklarını, hırsızlıklarını perdelemek için kullananların aşağılaması domdom kurşunundan daha derin yara açar…

Yaşanmış bir örnek daha vereyim.

Bu güzel adamın türbanlı torunlarından biri evlilik çağına gelir. Babası Türk, annesi Kürt’tür… Babası ve annesi dindardır. Kız da dindar büyümüş, çocukluğundan beri türban takar…

Kızı istemeye gelen aileye kız verilir…

Düğüne az süre kalmıştır…

Kara çarşafın içine bürünmüş, iliklerine kadar fesatlık işlemiş bir insan bozuntusu kadın, damadın annesine gider:

— Müslüman gelin bulamadınız mı ki gidip gâvur gelin getiriyorsun?

Damadın annesi şaşırır:

— Kim gâvur? Benim gelin İmam Hatip mezunudur. Türbanlıdır? Beş vakit namazını kılar… Komşumuzdur… Benden iyi mi tanıyorsun?

Çarşaflı fesatlığa devam eder:

— Senin gelininin annesinin babasının babası gâvurmuş…

Binlerce örnek verebilirim…

Yusuf İslam ne demişti: “Müslümanları tanımadan önce Kuran’ı tanıdım. Eğer önce Müslümanları tanımış olsaydım asla Müslüman olamazdım.”

Kâhta’da Hacı Üzeyir Efendiyi, onun gibi insanları ve son yıllarda İslamiyet’i dört dörtlük yaşayan güzel, dürüst, demokrat insanlar tanıdım…

Onları tanımasaydım, şeytan sürüsü yüzünden çocukluğumun dinine düşman olurdum…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir