MAZİDEN ESİNTİLER – 114
1982 ANAYASASI VE ZULÜM
1968 yılından itibaren toplumda bir uyanış başlamıştı.
Okuyan, araştıran ve sorgulayan bir gençlik meydana çıktı. Gençliğin ilgisini çekecek kitaplar, dergiler yayınlandı. Ezberletilen resmi yalanlar, sorgulanmaya başlandı. Gerçeklerin peşine düşüldü.
Egemen güçler bu uyanıştan ürktü.
Okuyan, araştıran ve düşünen gençliği sindirmek istediler. Kardeş kavgasını, komando eğitimi veren kamplar kurarak başlattılar. Beyinleri yıkanan halk çocuklarını, okuyan ve düşünen halk çocuklarına saldırttılar.
İki taraftan da gençler öldü.
Perde arkasındakiler, horoz dövüştüren, kan revan içinde kalan horozların ölümlerini salya akıtarak, ellerini zevkle ovuşturarak seyreden rantçı kesimlerdi.
Kan gölünden rant elde ettiler.
12 Mart darbesi ile köşeyi döndüler. Bunlar gençliğe gözdağı vermek için üç fidanı astılar. Binlerce genci işkenceden geçirttiler.
O gençlerden biri de bendim. Henüz 18 yaşında öğretmen okulu öğrencisiydim.
1974 yılında Ecevit affı çıktı. Özgürlüğümüze kavuştuk. Bilinçlenerek dışarı çıkmıştık. Yeniden örgütlenmeler başladı.
Egemen güçler yeniden devreye girdi.
Maraş, Çorum ve birçok yerde yeni kanlı senaryolarını uygulamaya başladılar.
Darbe ortamı oluşsun diye çok kan akıttılar. Ortalığı kan gölüne çevirterek darbe ortamını hazırladılar.
Darbenin ayak seslerini, o günü yaşayanların bir kısmı duyuyordu. Puslu, dumanlı havada perde gerisindeki vampirleri birçoğu göremiyordu.
Ben darbenin saatini biliyordum. Gününü bilmiyordum. Ajan provokatörlerin cirit attığı Kâhta’da kalmam anlamsızlaşmıştı. İş yerimi kapattım. Afyon’a giderek öğretmenliğe başladım. Afyon’da her sabah saat dörtten sonra radyoda darbenin yapıldığını haber veren marşların çalınmasını bekliyordum.
12 Eylül sabahı Afyon ili Sincanlı ilçesi Çatkuyu köyü öğretmen lojmanında, beklenen darbenin ilk bildirilerini dinledim. Netekim darbe yapmıştı.
11 Eylül gününe kadar süren olaylar, 12 Eylül günü birden bire durdu.
Amaçlarına ulaştıkları için, ajan provokatörlerini sokaklardan çektiler.
Darbeyi yapmışlardı… Amaçlarına ulaşmışlardı…
İkinci kanlı senaryoyu uygulamaya başladılar.
Direnmeyi örgütleyecek, direnmeye katılabilecek herkesi önceden listelerle tespit etmişlerdi.
Muhbirlerin yardımı ile tespit edilen isimler gözaltına alınmaya başlandı.
Suçlu suçsuz demeden insanları en barbarca uygulamalarla işkenceden geçirdiler.
Ölenlerin, sakat kalanların sayısı bilinmiyordu.
Gençleri sağ – sol ayrımı yapmadan astılar.
Aşağıdaki rakamlar vahşetin boyutunu gösterir. Darbe sonrası bu rakamlar tespit edildi.
Bu gün darbe isteyenler, bu rakamları yüz kere okusunlar…
Demokratım, ilericiyim, dindarım diyenler ellerini vicdanlarına koyup bin kere düşünsünler… Darbelerin halkı nasıl ezdiğinin farkına varsınlar…
SAYILARLA ON İKİ EYLÜL
Gözaltına alınan 650 bin kişi, İdam cezası verilen 5117 kişi, pasaport alamayan 388 kişi, vatandaşlıktan çıkarılan 14 bin kişi, işkencede ölen 171 kişi, idam istemiyle dava açılan 7 bin kişi, idam cezası onaylanan 259 kişi, cezaevinde ölen 299 kişi,
Gözaltında ölen 144 kişi, fişlenen 1 milyon 633 kişi, yargılanan 230 bin kişi, görevine son verilen öğretmen 3854 kişi, görevine son verilen öğretim görevlisi 120 kişi, idam edilen 50 kişidir.
Korku imparatorluğunu kurmak için bu kadar zalimce davrandılar.
Yurt dışına kaçanlar kurtuldu. Yakalananlara kan kusturuldu. Dışarıda kalanlar sindirildi.
Ben üç kez içeri alındım. Birincisinde 45 gün, ikincisinde 24 gün, üçüncü defa da 20 gün işkence gördüm. Zindan da yattım. 1402 sayılı yasa ile öğretmenlik görevimden alındım.
Darbecilerin halka düşmanlıkları, kin ve nefretleri dinmiyordu.
Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir toplum yaratmak için 1982 Anayasasını hazırlattılar.
Faşist 1982 Anayasasının kabulü için yapılan çalışmaların, uygulanan baskıların canlı tanığıyım.
Tanık olduğum olayları sizinle paylaşmak istiyorum.
Sırça köşklerinde yaşayıp, halka karnını kaşıyanlar, limon kafalılar diyenlerin ikiyüzlülüğünü sizlere göstermek istiyorum.
Faşist 1982 Anayasasına yüzde 90 oy veren halkı överler. Halkın hangi koşullarda yüzde 90 oy verdiklerini bildikleri halde bunu dile getirmezler.
Kendilerinin istemediği partiye oy veren halka aptal ve çoban derler. Vatandaş olarak bile görmezler…
Kendilerini elit, beyaz Türk görenlerin bu tavrı, yalana ve inkâra dayanan kof ideolojilerinin doğurduğu ruh yapısıdır… Kültürlü geçinen kültürsüzlerdir…
Faşist 1982 Anayasasının hazırlanıp oylama yapılacağı günlere gelelim.
Yazılı medya, darbeci generallerin dalkavuğu ve emir eriydi… Görsel medyada TRT tekeli vardı. TRT de darbecilerin borazanıydı… Darbecilerin her yaptığı zulmü övdüler ve alkışladılar… Vatan, millet, Sakarya edebiyatı yaparak uygulanan vahşetin üstünü örtmeye çalıştılar.
Yüksek yargı mensupları düğmelerini ilikleyerek, darbecileri iki büklüm olarak selamladılar…
Hukuksuz hukukçular durumuna kendilerini düşürdüler… Utanmadılar… Sıkılmadılar…
Onurlu hukukçulara yakışan direnişi göstermediler. Pakistan’da hukukçular darbecilere direnmişlerdi…
Kenan Evren’in düzenlediği anayasaya evet mitinglerine, devlet memurlarının katılması zorunluydu. Kurum amirleri imza attırarak mitinglere katılımları denetliyordu.
Belediyeler ve diğer kamu kuruluşları vatandaşları bedava miting alanlarına taşımakla görevlendirmişti.
Afyon’da ilerici öğretmenler olarak o koşullarda “Anayasaya Hayır” çalışması yapıyorduk…
1982 yılında Tınaztepe kasabasında öğretmendim. 27 Ekim 1982 günü evim basıldı. Baskında bir şey bulamadılar…
Beni Afyon Sıkıyönetim Komutanlığına götürdüler. Binanın bahçesine ayak basmıştık ki kamelyanın altında oturan komutanlardan biri, beni getiren kıdemli başçavuşa bağırdı:
– Kim o?
– Öğretmen Mahmut Cantekin.
– O teröristtir! Kaçar! Kelepçesiz buraya kadar nasıl getirdin? Hemen kelepçeyi tak!
– Emredersiniz komutanım!
Başçavuş demokrat bir insandı. Üç yıldır aynı ilçede görev yapıyorduk. Kâhta’dan ihbar mektupları aldıklarını, dikkatli olmamı söylemişti. Daha önce evimde yapılan bir aramada, yeraltında tek tek çıkarıp okuduğum kitaplardan birini görmüş, yanan sobaya atmıştı. Tuttuğu tutanakta “yapılan aramada suç unsuruna rastlanmamıştır,” demişti. O tek kitap bile benim tutuklanmama yeterdi…
Beni seven bu güzel insan, kelepçeyi takmaya kıyamamıştı. Ben onu nasıl zor durumda bırakacak bir iş yapardım.
Hemen iki kolumu başçavuşa uzattım. Kelepçe takmasını bekledim.
Kelepçeyi taktı.
Binaya doğru yürüdük. Kapıdan içeri girene kadar, kendini azarlayan komutana küfürler yağdırdı…
İçeri girdik. Beni oradaki komutana teslim etti. Evrakları imzalattı. Üzgün bir şekilde çıktı, gitti… Ondan daha fazla ben üzülmüştüm. Benim için azarlanmıştı…
Beni teslim alan komutan çok yoğundu. Bir sandalye gösterdi. Oturdum.
Komutan, tek sıra olmuş astsubayları görevlendiriyordu:
— Sen şu köylere gideceksin. Muhtar ve köylüleri köy meydanında topla. Anayasa oylamasında tek bir hayır oyu çıkarsa, hepsini aynı meydanda falakaya yatıracağını söyle… Tek bir hayır oyu çıkarsa, sen sorumlusun. Ona göre köylülere davran.
Görevlendirdiği her astsubaya aynı şeyleri söylüyordu.
Gördüğüm bu manzara karşısında, Anayasaya evet oylarının yüzde yüze yaklaşacağını tahmin ettim.
Darbeciler Dünya kamuoyuna karşı demokrasicilik oyununu oynuyorlardı… Dünyayı kandırıyorlardı…
Saatlerce, hayır oyu çıkmasın diye çalışmalarını, telaşlarını izliyordum…
Oturduğum sandalyeden iki jandarma beni kaldırdı. Boş bir koğuşa götürdüler. 27 Ekim’den 5 Kasım’a kadar bu koğuşta kaldım. İfadem alınmadı. Niye getirildiğimi de bütün ısrarlarıma rağmen öğrenemedim.
5 Kasım günü beni bir komutanın odasına götürdüler. İki sivil memur vardı. Getirildiğim gün alınan eşyalarım verildi. İki sivil, beni almak için Adıyaman’dan gelen polis memurlarıydı. Devir teslim işleri ben gelmeden yapılmıştı.
Dışarı çıktık. Bir kolum yanımdaki iri cüsseli polisin kolundaki kelepçeye bağlıydı… Diğer poliste öbür koluma girmişti. Garaja gittik. Afyon’dan Adıyaman’a giden otobüse bindik. Kelepçeli polisimle yan yana oturarak Adıyaman’a vardık…
Bizi bir polis ekibi bekliyordu.
Başlarındaki komiser aynen şöyle dedi:
—Bir hayır oyu daha eksildi… Hayır diyecekleri dışarıda bırakmayacağız… Hepsini toplayacağız.
Beni polis aracına alıp Eskisaray karakoluna götürdüler. Bir gece nezarette kaldım.
Sabah, beni işkence haneye çevrilmiş YİBO’ya götürdüler.
Binlerce Adıyamanlının işkence gördüğü, insanlarımızın öldüğü ve sakat kaldığı bu okulun adı halk arasında Pirin Palas’tı…
Beni alt katta bir hücreye attılar. Hücrede 60 yaşın üzerinde bir köylü tek başına kalıyordu.
Belli bir süre sonra sohbete başladık. Gölbaşı ilçesinin bir köyünden, bu yaşlı amcayı getirmişlerdi. Köylerinin kahvelerine 1982 Anayasasının oylaması ile ilgili afişler asmışlar. Adalet partili olan yaşlı amca, bu afişlere bakıp hayır, dedi diye ihbar edilmişti. İhbar edenler siyasi rakipleri CHP’ lilerdi.
Bu ihbar sonucu adamı Pirin Palas’a getirmişler. 72 saat ayak parmakları üzerinde, iki eli duvarda ayakta bekletmişler. Yaşlı adamın ayakları, ayakta beklemekten davul gibi şişmiş. 72 saatten sonra işkence başlamış.
Ben gittiğimde yaşlı adamın hücrede onuncu günüydü. On günde benimle beraber hücrede kaldı.
Ben işkenceye götürülürken o titriyordu. Beni her işkence dönüşü, bir çuval gibi hücreye attıklarında, kendini unutmuş, benim durumuma ağlıyordu.
Bir Anayasayı oylatırken, köylere adam gönderip tehdit edeceksin.
Hayır oyu verecekleri belli olan aydınları toplayıp cezaevine atacaksın.
Medyayı, televizyonu evet için sonuna kadar kullanacaksın.
Mitinglere, kamu kuruluşlarının araçları ile bedava adam taşıyacaksın.
Memurları mitinge katılmaya zorlayacaksın. Katılmayanlar hakkında işlem yapacaksın.
Kendi emrine aldığın sivil kuruluşları evet oyu için seferber edeceksin.
Ondan sonra yüzde doksan oy aldım diye övüneceksin.
Halk, büyük çoğunlukla bu anayasaya evet dedi, diyeceksin.
Yüzün kızarmayacak…
Vicdanın sızlamayacak…
Netekim, netekim deyip hava atacaksın…
Sen hiç aynaya baktın mı?
Gelişmiş bir ülkede seni general yapmazlar…
Vergilerimizle sana ve korumalarına ödenen paralar trilyonları buldu… Benim cebimden senin için ödenen paranın bir kuruşunu bile helal etmiyorum…
Zehir zıkkım olsun…
Seni ben niye besleyelim ki?