MAZİYE YOLCULUKLAR – 277
SİVEREK’TE BOŞ BİR YIL
İstanbul’daydım. Aranıyordum. Cağaloğlu’nda İnkılâp ve Aka Kitap evinde haftalık 125 TL ücretle çalışıyordum.
Bir gün öğle paydosuna az zaman kala işçilerde biri geldi.
– Kapıda seni bekleyen var, dedi.
Kapıya çıktım. Sarışın biri bekliyor. Sivil polis sandım.
– Beni sen mi çağırdın?
Yüzüme baktı. Sordu:
– Mahmut Cantekin sen misin?
– Evet, dedim.
– Doğu Perinçek beni gönderdi. Seninle görüşmek istiyorum.
– Paydosa az kaldı. Sirkeci tren garında buluşalım.
Doğu Perinçek’i tanıyordum. Maocu görüşlerine katılmıyordum. Tutarsız biriydi. Devrimci mücadelede kafama uymayan burjuva çocuklarıydı.
Biz Kâhtalıydık. Biz dobraydık. Dürüsttük. Merttik. Dostumuza dosttuk. Vefalıydık.
Babamdan, Hacı Üzeyir’den insanlık dersi almıştım.
Besni’de tutuklama kararım çıkınca bir gece yarısı Gölbaşı’na kadar yaya yürüdüm. Oradan Ankara’ya gittim. Besni’de evime gelen Mehmet Cantekin’in arkadaşıyım diyen Sosyal Bilgiler Fakültesinde asistan Cüneyt Akalın, başın dara düşünce bana gelebilirsin, demişti. Başım dardaydı. Cüneyt Akalın’a gittim. Başka gidecek ne yerim ne de sığınacak kimsem vardı.
Beni Doğu Perinçek’e götürdü. İki gece Doğu’nun evinde kaldım. Doğu Perinçek, namı diğer Topal, beni İzmir’e gönderdi. Bir sene gidecek yerim olmadığından, aranmamdan dolayı Maocularla kaldım. İyi tanıyordum. Yol yürüyebileceğim insanlar değildi.
Öğle paydosunda Sirkeci garında buluştuk. İlk kurduğu cümleyi bu gün gibi hatırlıyorum:
– Ben Ferit İlsever. (Yıllar sonra Doğu’nun partisinin genel başkanı) Beni Doğu Perinçek gönderdi. Mahmut Cantekin Filistin’e gitmek istiyorsa gönderelim.
Aranıyorum. Dava arkadaşım dediğim Besnili Tuncer Sümer, Teslim Töre Filistin’deler. Oraya gitmek benim için kurtuluş.
Düşünmeden:
– Evet, dedim.
Siverek’te bir bakkalın adresini verdi. Burada “Ali’yi görmek istiyorum, dersin. Ali seni Filistin’e gönderir.
Ali, Muzaffer Oruçoğlu’nun kod ismiydi.
İşyerine döndüm. Patronla hesaplaştık. Alacağımı aldım. İşten ayrıldım.
İstanbul Üsküdar-Selamsızda bulunan tek gözlü evime döndüm. Almam gereken eşyalarımı küçük bir valize sığdırdım. Diğer eşyalarımı bıraktım. Kimseye haber vermeden İstanbul’dan ayrıldım.
Bir gün sonra öğle vakti Siverek otogarına indim. Yorgundun. Yakındaki bir kahveye girdim. Çay içerken “Şeker Oğlan” türküsünü dinledim. Hiç unutmam.
Bakkala gittim. Muzaffer Oruçoğlu ile buluşturdu.
Örgüt adına kiraladıkları kenar mahalledeki bir eve götürdü. Birkaç gün beraber kaldıktan sonra Siverek’te kalmam için ikna etti. Siverek’te devrim (!) yapacaktık. Filistin’e gitmeğe gerek yoktu.
Bir yıl devrim için anlaştığımız hiçbir şey yapılmadı.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarına laf söyleyen birine çok sert cevap verdim:
– Denizlerin tırnağı olamazsınız. Gevezelikten başka yıllardır ne iş yaptınız?
Tartışma büyüdü. Silahımı çekip vurmak istedim.
Araya girdiler. Vurmamı engellediler.
Sözde kurul, tartıştığım kişiyi başka bölgeye göndermeye karar verdi. (Vurulmasın diye) Benim de geçici süre ile silahımın alınmasına karar verdiler (İBO isimli kitap bu olay anlatılır. Başka birkaç yerde adım geçer. Dediklerim, yaptıklarım, haklı çıktıklarım anlatılmaz. Kitabı yazan bey efendi benimle görüşme gereği bile duymadı.
Bu olay üzerine Muzaffer Oruçoğlu’na artık burada boş işlerle uğraşmak istemiyorum. Şafak gazetesini dağıtmak için bu sıkıntılara değmez. Neler konuştuk, neler düşündük, neler hayal ettik ve bir yılda yaptığımıza bak. Ölümden kaç kere kıl payı kurtulduk. Karacadağ ayazında, kar fırtınasında donmaktan kurtulduk. Bir yıldır devrim için ne yaptık. Bir sayfalık, bir karış Şafak gazetesini dağıttırmak Ankara’daki beyler için devrim olabilir benim için boş bir yıl oldu:
– Beni Filistin’e gönder.
Aldığım cevap:
– Sen Kâhta’ya git. Sınırlar açılınca söz seni çağıracağım. Tehlike devam ederse de yazacağım.
Adres verdim. Mektupta “sana iş buldum, gel” derse sınır sakin gel git demekti. “İş bulamadım” tehlike devam ediyor, gelme demekti.
Kâhta’ya döndüm. Bir ay bekledim, cevap gelmedi. Besni’de tutuklama kararım vardı.
Öğrenciliğimde tanıdığım savcı hala Besni’de görev yapıyordu. Suçsuzdum. Besni’ye gittim. Savcının odasına girdim:
– Merhaba, dedim.
Beni görünce şaşırdılar. Odasında ortak tanıdığımız bir avukat vardı. İkisi de şaşkınlıklarını atınca yüzlerine renk geldi. Dilleri açıldı:
– Cantekin, hoş geldin.
Lafı uzatmadan konuya girdim:
– Savcı Bey! Ben suçsuzum! Sen çok iyi biliyorsun. Avukat Ahmet Bey de çok iyi bilir. Değil mi Avukat Bey!
Ahmet Bey:
– Evet. Mahmut suçsuz. O günün şartları tutuklama kararı çıkarttı.
– Ben Kâhta’da rahat rahat gezmek istiyorum. Tutuklama kararını hemen kaldır. Gideyim.
Savcı Bey tutuklama kararını kaldırabilmesi için bir hafta yatmam gerektiğini söyledi. Başka çarem yok, dedi.
– Kâhta’ya git yatağını al, gel, dedi. Anlaştık.
Bir hafta içinde bırakmazsan ceza evi duvarından atlayıp kaçacağımı söyledim. Daha önce Besni ceza evinde kalmıştım. Duvardan atlayıp kaçan çoktu.
Kâhta’ya döndüm. Yatağımı, lazım olacak eşyalarımı, birkaç kitabı aldım, Besni’ye geldim. Ceza evine gittim. Eşyalarımı eskiden tanıdığım gardiyan Hacı’ya teslim ettim.
Savcının yanına gittim. Beni tutukladı. Tutukladığı Eski köylü bir gençle ceza evine yolladı. Ceza evinde tanıdığım Keysunlu İbrahim vardı. Ceza evi ağasıymış. Gardiyan yatağımı bıraktığımı, geleceğimi söyleyince karşılama töreni hazırlamış. Güzel bir karşılama oldu. Biz sohbet ederken silah yakalatmaktan tutuklanan genç, duvardan atlayıp gitmişti. Koğuşlara baktılar, tuvaletlere baktılar. Bulamadılar.
Bir hafta bitti. Tutukluluğum bitti. Kâhta’ya döndüm.
Siverek’ten geleli üç ay olmuştu. Mektup yok.
Evdekilerden şüphelendim. Sıkıştırdım. Mektup gelmiş. Küçük kız kardeşim annemle birlikte açıp okumuşlar. Bir şey anlamamışlar. Yakmışlar.
Siverek ilçesine gittim. Dağını, taşını, bağını, bağ evlerini, caddelerini, sokaklarını adım adım bildiğim yerdi.
Filistin’e gitmek için bir yıldan fazla beraber çalıştığım, aynı evi paylaştığım, bir tehlike anında kendimi siper edip kaçmasını sağladığım ve güvenip sevdiğim arkadaşla, Muzaffer Oruçoğlu ile görüşecektim.