MAZİYE YOLCULUKLAR – 280 / 1979 KÂHTA BASKINI

MAZİYE YOLCULUKLAR – 280

 

1979 KÂHTA BASKINI

 

            1 Mart 1979 günü asfalt yolu, elektriği, bakkalı, manavı, kıraathanesi olmayan bu dağ köyüne öğretmen olarak atandım. Yörük köyüydü. Tek öğretmendim.

            Öğrencilerin karnesini verdim, sene sonu tatiline girdim.

1979 yılı Haziran ayının ortalarıydı. Bir gün önce öğretmenlik yaptığım Afyon ili, Sinanpaşa ilçesi, Çatkuyu köyünden Kâhta’ya geldim.

            Üç buçuk aydır görmediğim sılama, Kâhta’ya geri döndüm.

 

            Kâhta’dan ayrılmamın, öğretmenliğe başlamamın sebebi vardı.

İki örgüt Kâhta’da ve çeşitli illerde silahlı mücadeleye başlamıştı.

Bu koşullarda, bu kadrolarla silahlı mücadeleyi doğru bulmuyordum.

Herkesin birbirini iyi tanıdığı, akraba, komşu, dost olduğu bir ilçeydik.

Siyasi bilincin çok düşük olduğu ilçemizde ve köylerinde silahlı mücadelenin yanlış olduğunu düşünüyordum.

Ben demokratik mücadeleyi savunuyordum.

Benimle birlikte hareket eden arkadaşlar, silahlı mücadeleye başlayan gruplardan etkilenmiş, bizim de silahlı mücadeleye başlamamız gerektiğini savunmaya başlamışlardı. Arkadaşlarımızın kafası karışmıştı.

Bizim grubun Diyarbakır’daki Kâhta sorumlusu arkadaşı çağırdım.

Toplantı yapıldı. Silahlı mücadeleyi savunan gençler oldu. Kâhta’da devrimci mücadelenin önünde engel olanların temizlenmesi gerektiğini heyecanlı heyecanlı savunanlar oldu. Diyarbakır’dan gelen arkadaş, silah verebileceklerini söyledi.

Gençlere baktım. Çok gençlerdi. Devrimci bilinç kulaktan dolmaydı. Üç beş kitap okumakla devrimci olunmuyordu. İçlerinde uzun namlulu silahı eline alan bile yoktu.

Gördüğüm işkencenin bin de birini bu çocuklar görse, bu bilinçle bülbül gibi öterlerdi. Her birisi av kekliği olurdu.

Onların heyecanını anlıyordum. 12 Mart günlerini, Diyarbakır ve Mamak Ceza evi hayatını yaşamış biri olarak, onların gençliklerini söndürmeye hakkım yoktu. Bana güvenen bu gençleri ateşin göbeğine süremezdim.

Anlattıklarımı anlamıyorlardı. Heyecan aklın önüne geçmişti.

İyi çocuklardı. Dürüstlerdi. Heyecanları doruktaydı.

Bir zamanlar ben de beş kişi ile güzel eylemler yaparsak, halk uyanır, uyandıkça bize desteği artar, diye düşünüyordum.

Siverek’te halktan biri olan Topal Abdulkadir, hepimizin üstüne ifade veriyordu. İşkence odasında sandalyede oturmuş, ben falakada balta sapıyla dövülürken, beni izliyordu. Dört kişinin iki kolumu, iki bacağımı bastırıp subayın potini ile göğsümü, boğazımı yol yaptığını görüyordu.

– Ben bu topalı tanımıyorum, diye bağırıyordum.

O ağzımdan burnumdan akan kanı izlerken bağırıyordu:

– Komutanım, ben onu iyi tanıyorum. Bizim eve çok geldi. Siverek’te lider Ali’nin yardımcısıdır. Burada ikinci adamdır.

Gençlerin heyecanını yanlış kullanamazdım. Onların başını belaya sokmaya hakkım yok, diyordum.

Tecrübem bana bu çocuklara yazık, diyordu.

Toplantıda demokratik mücadeleyi savundum. Heyecan doruktaydı.

İki örgütün silahlı mücadelesine katılan çok sevdiğim gençler vardı. Onlarla konuşuyor, yanlış yaptıklarını anlatmaya çalışıyordum. Bazılarını kurtardım. Kendi arkadaşlarım yanlışa koşuyorlardı.  

Ben Kâhta’dan gidersem, işin rengi değişirdi.

Arkadaşlarımın silahlı mücadeleyi başlatamayacaklarına inanıyordum.

Kâhta’dan ayrıldım. İlişkimi hiç kesmedim. Heyecan, yanlışı yapacak koşulları yaratmadı. Bizim gençler yanlışa düşmedi.

Gerçek aydınlar darbenin ayak seslerini duyuyorlardı.

1980 öncesi devrimcilere mal edilen birçok eylemin devrimciler tarafından yapıldığına inanmıyordum.

Sağcıların yaptığı eylemleri gazetelerde okurken, güvenlik güçleri olmadan o eylemleri yapamazlardı.

Sağ sol çatışması güvenlik güçlerince engellenmediği gibi teşvik edildiğini görüyordum.

Bir darbenin ayak sesleri geliyordu. Darbe gelmeden Kâhta’dan ayrıldım.

Yurt dışına gitmek zoruma gidiyordu. Kaçmak bana göre değildi.

 

Afyon’dan Kâhta’ya geldiğimde, ilk iş olarak beş kuruş almadan üç arkadaşa verdiğim CANTEKİN KİTABEVİ’NE gittim. Yerinde yeller esiyordu. Çok üzüldüm.

Kâhta sokaklarında gördüğüm arkadaşlarla görüştüm. Benden sonra gelişen olaylarla ilgili bilgi almaya çalıştım. Benden sonra çok şeyler olmuştu.

Bizim grubun yaptığı silahlı bir eylem yoktu. Bu sevindiriciydi.

Babamın evine gittim. Odama geçtim. Yolda okuduğum kitap yarım kalmıştı. Ona başladım. Yol yorgunuydum. Uyudum.

Babam sabah namazına gitmek için aptes alırken uyandım. Işığı yaktım. Yarım kalan kitabı okumaya başladım.

Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum.

Dışardan yaşlı bir erkek, anneme sesleniyordu. Tüm konuşmayı duydum:

– Adile! Akşam Mahmut’un eve geldiğini gördüm. Namazdan geliyorum. Çarşı, cadde ve sokaklar asker dolu. Yüzlerce asker var. Herhalde evlerde arama yapacaklar. Mahmut’a haber ver. Bilgisi olsun. Tedbirini alsın.

Kitabı attım. Yataktan fırladım. Annemin yanına gittim:

– Anne o kimdi?

            – Siverekli kapı komşumuz. Namazdan geliyor. Her taraf askermiş.

            – Babam namazdan dönmedi mi?

            – Yok dönmedi.

            Kitaplarımı, silahımı araba iç lastiğine sararak, sağlam bir yere zulaladım.

            Takım elbise giyip kravat taktım. Memur oldum.

            Anneme sarıldım. Elini öptüm:

            – Anne, babam namazdan daha dönmedi. Merak ettim. Babama gidip bakayım.

            Annem de tehlikeyi sezmişti. Dışarı çıkmamı istemiyordu:

            – Baban gelir. Bu kadar asker varken dışarı çıkmasan iyi olur.

            – Babama bakayım. Sen beni merak etme. Başımın çaresine bakarım.

            Sokağa çıktım. Sağı solu kontrol ettim. Caddeye yürüdüm. Babam eve geliyordu. Sarıldım. Babamın, balyoz sallamaktan pazıları çok gelişmişti. Pehlivan diye sarılırdık.

            – Pehlivan nasılsın? Bana dua ettin mi?

            – İyiyim. Senin başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmedi. Sana dua etmekten yoruldum ama vazgeçmedim.

            Bir daha sarıldım. Öptüm:
– Ben bu güne kadar senin ve annemin dualarıyla geldim. Aman usanma babacığım.

            – Usanmam oğlum. Sıcak pide aldım. Yeni Kâhta peyniri aldım. Birlikte kahvaltı yapalım.

            – Canım babam. Arkadaşları özledim. Onları göreyim. Beni merak etme.

            Biraz illerde tam kuşanmış iki asker bir duvarın dibinde sigara içiyorlardı.

            Yanlarına yanaştım. Tabakamda sarılı sigaralarım vardı. Selam verdim:

            – Tütün içer misiniz?

            İki asker de:

– İçeriz, nerenin tütünü?

– Çelikhan tütünü!

Tabakayı çıkardım. Uzattım:

– İkişer tane alın. Birini sonra içersiniz. Nereden geldiniz? Esrar eroin operasyonu mu bu?

– Antep’ten geldik. Terör operasyonu hemşerim.

Hemşerimden nereden geldiklerini, niye geldiklerini öğrendim.

Birçok arkadaşın evine giderek uyardım. Kubilay ilkokuluna vardığımda güneş epey yükselmişti. Her taraf asker doluydu. Dışarı çıkma yasağı yoktu. Önceden belirlenen adreslere baskın yapıldığını öğrenmiştim.

Karayoluna beş on metre kala bir kalabalık gördüm. Hemen o tarafa hızla yöneldim. Bir başçavuşun elinde bir tomar kâğıt vardı. Yanına gittim. Kalabalığa doğru seslendi:

– Elimde teröristlerin isimleri var. Kim yardımcı olacak?

Hemen bağırdım:

– Ben komutanıma yardımcı olacağım! Geliyorum!

Bir aferin almak için komutanın etrafını saran tırşıkçılar sesimi tanıdı. Hemen geri çekildiler.

– Devlet memuru, devlet memuruna yardımcı olmalıdır.

Başçavuş ilk ismi okumadan en başta yazılı adımı görmüştüm.

Başçavuş sormaya başladı:

– Mahmut Cantekin

– İki hafta önce Fransa’ya gitti. Dün bir arkadaşını aramış. “Fransa’da güzel kızlar var. Bırakın sağı solu buraya gelin,” diyormuş.

Tırşıkçılarda bir kıpırdanma oldu. Başçavuşa çaktırmadan beni tanıyanların gözüne ters ters baktım. Geri çekildiler.

İlk liste bizim grubun isimleriydi. Kimine Malatya’da kaysı topluyor, dedim. Kimini Adana’da ırgat yaptım. Kimini asker yaptım. Kimi İstanbul’da, Kimi İzmir’de, kimi hiç görmediği Ankara’ya gitmişti.  

Cevaplarıma gülen tanıdıklar, başçavuşun arkasına gidiyorlardı. İsmi okunanlardan ikisi yanımdaydı.

O kadar asker Antep’ten geldi. Eli boş gittiler. Kırma tüfeği bulunduran çok kişi gözaltına alındı.

Kâhta’da sözde gazeteci, ama baş ihbarcı (hem MİT’e, hem polise, hem jandarmaya çalışan zevzek akşamüstü yanıma geldi:

– Beni de gözaltına aldılar. Gözaltında seni sordular. “Mahmut Cantekin’i tanıyor musunuz?” Hepimiz seni tanımadığımızı söyledik.

 

Yıllar sonra, 1983 yılında Pirin’de kırk beş gün işkence gördüm. Hakkımda rapor tutulmuş, o notları soruyorlardı. Günlerce bu raporu kim tutmuş olabilir diye düşündüm. Kırkıncı gün sabaha karşı raporu yazanı buldum. Sözde gazeteci o raporu tutmuş. İçeri aldırayım. Yanıma versinler ki doya doya öpeyim diye rol yaptım.

Kırkıncı gün beni bırakırlarsa itirafçı olacağımı söyledim. Sevindiler. Kâhta’daki tüm faili meçhul cinayetleri, olayları bu sözde gazetecinin yaptığını, kendisi bana anlattı, dedim. Bilerek bizim adamın adını veriyor, dediler.

Beni tekrar işkenceye aldılar. Sözde gazeteci için daha çok dövdüler…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir