MAZİYE YOLCULUKLAR – 281 / ÖMRÜMÜ YEDİ KÖYLÜ KIZI

MAZİYE YOLCULUKLAR – 281

 

ÖMRÜMÜ YEDİ KÖYLÜ KIZI

 

            Gözaltılar, tutukluklar, askerlik derken 1975 yılında Kâhta’dan ayrıldım.

I977 yılında Kâhta’ya geri döndüm.

            İKİNCİ CANTEKİN KİTABEVİNİ açtım.

            Mücadele daha yoğundu. Canla başla çalışıyordum. Annemin beni evlendirme inadı sürüyordu. Bıkmıştım. Evlilik lafını açınca evden kaçıyordum.

 

Kâhta’da, Cantekin Kitapevine, Adıyaman’ın bir dağ köyünden üç kişi geldi. Yıl 1978. Can pazarı olduğu yıllar. Faşizm azgın.

Birini tanıyordum. Dediğine aklım fikrim ermedi:

– Şeğler köyünde Ayşe yıllardır seni bekliyor. Cantekin’den başkası ile evlenmem. Benimle evlenmezse intihar ederim, diyor.

– Ayşe kim? Ne görmüşüm. Ne konuşmuşum. Bu nereden çıktı.

– Aziz Karınca senin adına istemiş. Alevi olmayana kız vermeyiz, demişler. Ayşe’de Cantekin’den başkası ile evlenmem deyince ailesi razı olmuş. Seni bekliyor.

Düşünmeye başladım. Şeğler. Ayşe. Evlilik.

Hatırladım. Yıl 1974. Annemle evlilik konusunda şiddetli bir tartışmamız oldu. Akşamdı. İlk defa içki alıp işyerime gittim. İşyerinin darabasını indirdim. İçkiyi içtim. Uyudum.

Sabah uyandığımda başım müthiş ağrıyordu. Elimi yüzümü yıkadım. Moralim sıfırın altındaydı. Bu moralle işyerinde kalmak istemedim. Kapattım.

Çok sevdiğim, canım sıkıldığında yanına gittiğim bir arkadaş vardı: Aziz Karınca. Eşi de yiğit bir kardeşimizdi. Tanırdım. Saygı duyardım.

Adıyaman’ın Eskisaray mahallesinde, taksi durağının yanındaki köşede, küçücük bir bakkal dükkânı vardı.

Kâhta’dan Adıyaman’a gittim. Aziz Karınca’nın dükkânına girdiğimde kucaklaştık. Yüzüme dikkatlice bakmaya başladı. Sordu:

– Ne oldu sana? Yüzün niye böyle? Adıyamanlı faşistler mi sana saldırdı?

– Aziz sizin faşistler beni iyi tanır. Yolumu keserlerse, hepsini ne yapacağımı en iyi sen bilirsin.

– Peki, yoldaş, nedir bu yüzünün hali?

– Boş ver Aziz. Bir çayını içmeye geldim.

Aziz Karınca, moral bozukluğumun sebebini öğrenmek için çok ısrar etti.

Dayanamadım. Cevap verdim:

– Annem beni evlendirmek istiyor. Mahallenin baskısı da var. Ben nasıl evlenirim. Yarınım belli değil. Dağ, ceza evi, ölümden başka bir yol bana gözüküyor mu? Elin kızının günahını niye alayım? Niye bir genç kızın umudunu kırayım. Evlilik bu koşullarda benim için intihardır. Profesyonel devrimcilik yapamam.

Aziz Karınca’nın cevabını ölene dek unutmayacağım:

– Bizim köyde akrabamız bir kız var. Marksist Leninist klasikleri okumuş. Sen dağa çıkarsan, dağa çıkacak bir kızdır.

– Ben evlenmek istemiyorum. Hiçbir kızın elimi ayağımı bağlamasını istemiyorum. Boş ver Aziz.

– Akşam köye gideceğim, sen de benimle geleceksin. Gözünle bir gör.

Aziz, akşama kadar beni bırakmadı. Koyu kırmızı eski bir Murat arabası vardı. İlk defa köylerine gittim. Şeğlerli tanıdığım ve sevdiğim Mehmet Ali Bilgiç öğretmen dâhil, köyün bütün gençleri gittiğimiz eve geldiler. Oda tıklım tıklım dolmuştu. O günlerin en çok tartışılan “sömürgecilik” konusu gece bire kadar büyük bir hararetle tartışıldı. Evden çıktığımızda saat bir buçuk olmuştu.

Aziz Karınca’nın Murat taksisi Adıyaman’a doğru yol almaya başlayınca ilk sözü:

– Vermediler!

– Aziz neyi vermediler?

– Kızı vermediler. Biz Alevi olmayana kız vermeyiz, dediler.

Güldüm:

– Aziz kız için geldiğimizi unutmuşum. Ben hala tartışmanın etkisindeyim. İyi ki vermemişler. Sevindim. Ben evlenmeyeceğim, diyorum. Zorla evlendirmeye kalkıyorsun. Yüzünü görmediği kızla insan evlenir mi?

– Kız çay dağıtandı. Bakmadın mı?

– Yok bakmadım. Tepsideki bardağı yanımdaki arkadaş aldı, önüme indirdi. Tartışma var, kız kimin aklında kalır.

Ayşe ile tek karşılamam budur. Ne gördüm. Ne baktım. Ne konuştum.

Bu kız benimle evlenmezse intihar edecekmiş.

 

Bir haftada o tanıdığım Kâhta’ya üç kere geldi.

Ayşe’nin teyzesinin kocası vardı. İsmi Hasan’dı. Tanırdım. Sıva ustasıydı. İyi bir insandı. Çok severdim. O da beni severdi.

Adıyaman’a toptancıdan kartpostal almaya gitmiştim. Hasan ile Ayşe meselesini konuştum:

– Hasan bu ne iştir. Aziz ile köye geldiğimizde sen de oradaydın. Ben Ayşe’yi görmedim.

            Hasan:

– Köye gidelim. Bu işin aslını öğrenelim.

Köye gittik. Kızınızı ne görmüşüm, ne konuşmuşum. Ne size bir sözüm var. Aziz istemiş. Siz yok demişsiniz. Benim için olay kapandı, demeye gitmiştim.

Babası yokmuş. Ağabeyi, annesi vardı. Hasan konuştu. Nasıl oldu inanın hala anlamış değilim.

– Kızı verdik, dediler.

Elimdeki kartpostallardan on beş tane seçtim. Hepsi Yılmaz Güney resimleriydi. Başlık parası yerine kartpostal verdim.

Formalite icabı kız istemeye Kâhta Belediye Başkanı H. Yusuf Erdem, CHP ilçe başkanı eniştemiz Ramazan Yıldırım ve hatırı sayılı kişileri götürdüm. Aileyi onurlandırmak için hatırı sayılır kişilerle kız isteme merasimi yaptık.

On beş gün içinde her şey bitti.

 

Büyük bir devrimci grupla kış günü dağ köyünden çamura bata çıka gelini getirdik.

 

Sonuç hayal kırıklığı oldu.

Köyde tütün işinden kurtulmak için beni kurban seçmişti. Okuma yazması bile yoktu.

Küçücük çocuklara okuma yazma öğrettim. Bütün ısrarıma rağmen öğrenmek istemedi. Basit bir köylü kızıydı.

Şehirli olmak, küçük burjuva hayallerini gerçekleştirmek için iyi niyetimi basamak yapacağını aklımın ucundan bile geçirmedim.

Küçük bir anımı anlatmak istiyorum: Köyde amcasının evindeyiz. Ağabeylerinden Şeyho, bir şeyler anlatıyordu. Ben dinliyordum. Amcası hemen söze girdi:
– Şeyho, canım yeğenim! Biraz küçük at. Tek göz evim var. Kerpiç ev. Yukarıdaki ağaçlar deprem olmuş gibi sallanıyor. Evimi başıma yıkacaksın.

Ben güldüm. Şeyho amcasına tek kelime söylemeden evden çıktı.

 

Küçük yerlerde herkes “BÜYÜK GÖZALTI” olayını yaşar.

Ben, devrimci biri olarak yaşantıma çok dikkat ediyordum. İçki içmiyordum. Kahvelerde zaman öldürmüyordum. Bir devrimciye yakışır bir hayat sürdürmek için çok çaba harcıyordum.

Benim bacanağım Şeyho, bu kimdir diye Kâhta’ya gelmiş. Çok kişiden beni sormuş. Herkesten aldığı cevap aynı.

– Mahmut Cantekin çok iyi bir gençtir. Babası sevilen bir insandır. Sigarası, rakısı, kumarı, zamparalığı yani hiçbir kötü huyu yoktur. Solcu olmasından başka kusuru yoktur.

Bacanağım Şeyho, Sünni birinin alevi baldızı ile evlenmesini iki üç yıl kabul etmedi. Bizimle konuşmadı. Şeyho’nun eşi baldızım Sultan, ailenin en akıllısıydı.

Eş diye aldığım sanki emanet gelmişti. Değişmek için hiç çaba harcamıyordu. Kültürlü çevrem onu rahatsız etmişti.

Evliliğimizin ikinci ayında bir akrabası, benim de sevdiğim bir arkadaş görüşmek istedi. Görüştük. Dediğini aynen aktarıyorum:

– Ayşe bana geldi. Cantekin benden boşanmak istiyor, dedi.

 Gerçekten şaşırdım. Böyle bir konu hiç konuşmadık. Öğretmenim, Ben eşimi yavaş yavaş değiştiririm, diye hayal koruyordum.

Yedi yıl uğraştım. İki kızımız oldu. Öğretmendim. Maddi sorunumuz yoktu. İsteseydi bizim devrimci çevreye uyum sağlayabilirdi. Yüzlerce Alevi arkadaşım var. Devrimciler ayırım yapar mı? Ayırım yapmak aklımın ucundan geçmedi. Zaten ben bir ötekiydim.

 

İnatla direndi. Bir Alevi kızın, bir Sünni ile evlenmesi doğru değil diyen çevresinin etkisinde kaldı.

Ben eşi değil sanki düşmanıydım. Siyah dediğime beyaz, beyaz dediğime siyah demeyi yedi yıl sürdürdü. Boşandık.

Küçük burjuva özentisinin çamurunda debeleniyordu.

Amcası ne demişti:

– Şeyho, canım yeğenim! Biraz küçük at. Tek göz evim var. Kerpiç ev. Yukarıdaki ağaçlar deprem olmuş gibi sallanıyor. Evimi başıma yıkacaksın.

Bu da yalanlarıyla bir şampiyondu.

Beni sevildiğim çevreye küçük düşürmek için gizli gizli yalanlar uyduruyordu.

Onlar da gelip bana söylüyordu.

İlginç bir olay aktarayım.

Afyon Tınaztepe kasabasında öğretmendim. Çok iyi bir çevremiz vardı.

Arif öğretmenin eşine deli Medine derlerdi. O da öğretmendi.

Eşim, Deli Medine’ye Mahmut Hoca beni keserek öldürecek, demiş. Aramızda kavga tartışma yoktu. Bunlar birlikte karakola giderler. Deli Medine, “Mahmut Hoca Ayşe’yi kesecek, der.

Karakol komutanı Yakup Başçavuş. İki kızı benim öğrencimdi. Beni çok iyi tanıyordu. Birlikte satranç oynardık.

Yakup Başçavuş deli Medine’yi ve kocasını da iyi tanıyordu.

Deli Medine’ye şu cevabı veriyor:

– Medine Hanım, kesilen kimse yok. Nasıl içeri atayım. Mahmut Hoca Ayşe Hanımı kesince bana haber, hemen yakalarım.

Benim hiç bir şeyden haberim yoktu. Yakup Başçavuşla satranç oynamak için taşları diziyorduk.

Yakup Başçavuş:

– Sana bir şey anlatacağım. Bana söz vereceksin, eşine hiçbir şey demeyeceksin.

Çok merak ettim:

– Söz!

– Bir ay önce Deli Medine, eşinle birlikte karakola geldi. Deli Medine, Mahmut Hoca eşini kesecek. Hemen tutuklamalısın, dedi. Kesmeden bir şey yapamam. Kessin. Haber ver. Hemen tutuklarım.

Yakup Başçavuşa verdiğim sözü tuttum. Palavra şampiyonuna, “küçük at, ev başımıza yıkılacak, demedim.

 

Üç ve beş yaşında iki kızı bırakıp İstanbul’a gitmek için çok uğraştı.

Bir gün sordum:

– Bu yaptıkların doğru mu? Niye böyle yapıyorsun?

– Doğru değil. Niye yaptığımı bilmiyorum.

Artık çekilmez olmuştu. Ben kendimden, sevdiğim annesinden, ablasından, kardeşlerinden, köylülerinden utanıyordum.

“İdare et Mahmut idare et.” Diyordum kendi kendime…

Bana boşamaktan başka çare bırakmıyordu. Ben, bizi tanıyan devrimci çevremizden utanıyordum.

 

Bir gün eşimi teyzesinin evine bırakmış, kiralık ev aramaya gitmiştim. Eve geldim. Çok Yorgundum.

Teyzesinin kocası Hasan:

– Cantekin biz senin gibi bir devrimciden bunu beklemezdik! Sen aileni nasıl aç bırakırsın?

Ben şaka yapıyor sandım:

– Hasan Ağabey şaka yapma. Ayaklarımın altı şişti.

– Şaka yapmıyorum. Eşin söyledi.

– Çağır eşimi yüzüme söylesin.

 

Kâhta’dan Mersin’e taşınmadan önce o zamanlar bakkallık yapan sevdiğim arkadaşım Sabri Gergerli’ye gittim. Bütün bakliyatlardan birer teneke tarttırdım.  Hayatımda hiç bu kadar param olmamıştı. Param arkadaşıma nasip olsun diye bir eve ne lazımsa almıştım.

Eşim geldi. Sordum:

– Bizim evde ne eksik. Yağ yok. Şeker yok, demişsin. Bir tek eksik söyle.

Cevap vermedi. Hasan yüzüne baktı:

– Bana dediğin eksikleri say.

Hasan da yalan söylediğini anladı.

Ben patladım:

– Ben senin yalanlarından bıktım! Usandım! Benim şerefimle oynamaktan ne zevk alıyorsun! Yedi senedir ömrümü yedin! Bitirdin! Bu günden sonra annemsin! Bacımsın! Yolun açık olsun!

Sinirle kalktım. Motorum vardı. Üç yaşındaki kızımı önüme aldım. Beş yaşındakini arka tarafa bindirdim. Evime gittim. Önce mutfağa baktım. Aldıklarımı birine verir, evde bir şey yok der. Yok dediği yağdan beş tane beş kiloluk vardı. Her şey vardı. Soğan, patates, erik, kiraz, şeftali, üzüm çeşitleri çürümüştü. Çocuklarım yesin diye getirdiklerim çürümüştü.

Kapının önüne oturdum. Şansıma, talihime, kaderime, iyi niyetime içimden saydırıyordum.

Hasan göründü. Eşimi bisikletin arkasına almış, getirmiş. Hasan’ın kolundan tuttum, mutfağa götürdüm.

Hasan şaşırdı:

– Ayşe yalan söylemekten utanmıyorsun sen. Ağaların evinde bunlar yok.  Sebze ve meyvenin hepsini çürütmüşsün! Hocam sen yine de af et. Çocuklarınız var.

– Her şey bitti. Nereye istiyorsa oraya göndereyim. Evden ne istiyorsan alsın. Serbest.

Eşim yıllardır hayalini kurduğu ilin adını çok rahat söyledi:

-İstanbul!

Hasan’ın oğlu Kamber ile küçük kardeşime para verdim. Aldığı eşyalarla birlikte İstanbul’a gitti. Bütün hayali İstanbul’a gitmekti.

 

İki çocuğu büyüttüm. Biri Ankara’da Hacettepe Üniversitesini bitirdi.

Küçük kız liseden sonra okumadı.

Kızlar kendilerine bakacak yaşa gelince bunları sahiplenmeye başladı.

Eski eşim İstanbul’dan Mersin’e Hasan’ın evine gelirdi.

Hasan bana gelir, Ayşe gelmiş, çocukları görmek istiyor,” derdi.

Kızlar “ bizi bırakıp rahatının peşine düşen annemiz yok,” derlerdi.

Ben, kızları zar zor ikna eder, arabamla Hasan’ın evinin kapısına bırakırdım.

Boşandıktan üç dört yıl sonra çocukları görmek için Mersin’e, Hasan’ın evine gelmişti.

Hasan’ın oturduğu evin bulunduğu sokağın önündeki caddeden motorla geçiyordum. Eski eşimi gördüm. O beni gördü mü bilmiyorum.

Eşimin kafasını bilmem ama “basit köylü kızı” üst başını değiştirmişti.

Babasının büyütmek için gece gündüz çırpındığı iki kızın annesi değil, on beş yaşındaki kızlar gibi giyinmişti:

– Dar, düşük kemerli bir kot, göbeğinin göründüğü badi vardı.

On iki takdir, teşekkür ve üç tane aylıkla ödüllendirmiş bir öğretmendim.

Ben bana eş olarak aldığım Ayşe Hanımı yedi yılda HANIM yapamadığım için Mahmut öğretmene SIFIR VERDİM…

 

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir