MAZİYE YOLCULUKLAR – 202 / LİCE’NİN FERYADI İSTANBUL’DA

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 202

LİCE’NİN FERYADI İSTANBUL’DA

15 Aralık 2013 Pazar günü saat 17.00’ de Diyarbakır’da Hawara Licê (Lice’nin Feryadı) belgeselinin galasına davetliydim. Otobüsle gittim. Birçok güzel insanla tanıştım.
Diyarbakır’da hava sıcaklığı eksinin altındaydı. Yağan kar, cadde ve sokaklarda buza dönmüştü. Uçaklar Diyarbakır hava alanına inemiyordu. Davetli olan gazeteci ve yazarlardan çoğu hava koşullarından dolayı gelemedi.
Diyarbakır’a gelemeyen yazar ve gazeteciler için İstanbul’da da belgeselin gösterilmesi gerektiği tartışılıyordu.
T24 sitesinde “Hawara Lice” (Lice’nin Feryadı) belgeselinin 14 Ocak’ta özel gösterimi yapılacak haberini okudum:
“1990’lı yıllarda askerler tarafından yakılan köyleri konu edinen “Hawara Lice” (Lice’nin Feryadı) belgeselinin 14 Ocak’ta özel gösterimi yapılacak. Yönetmenliğini Veysi Polat’ın yaptığı filmin gösteriminden sonra olayların tanıklarından Mahmut Cantekin ve dönemin Diyarbakır Baro Başkanı Fethi Gümüş soruları yanıtlayacak. Gösterim Beyoğlu’ndaki Cezayir Salon’da 14 Ocak Salı günü, saat 18.30’da gerçekleşecek.”
13 Ocak Pazartesi günü belgeselin yapımcısı güzel dost sevgili Reşit Cantürk telefonla aradı:
— Hocam, yarın İstanbul’da belgeselin özel gösterimi yapılacak. Seni bekliyoruz.
Salı günü Adana’dan 12.40 uçağıyla İstanbul’a gittim. Reşit Cantürk, hava alanında beni aldırdı. Taksim’de kalacağım otele gittik.
Otelde hemşerim Sırrı Özbek, avukat Fethi Gümüş ve yapımcı Reşit Cantürk beni bekliyorlardı.
Çantamı odama bıraktım. Elbisemi değiştirdim. Dostların yanına geldim.
Birlikte belgeselin gösterileceği Beyoğlu’ndaki Cezayir Salonuna yürüdük.
Daha önceden haberleştiğim Sadık Bakırcıoğlu salona doğru yürüyordu. Birlikte salona gittik. Restaurant bölümünde oturduk.
Sadık ile birlikte bahçeye çıktık. Bir masaya oturup sigara yaktık. Sohbet ederken Mamak cezaevinde birlikte kaldığımız sevgili Oral Çalışlar geldi. Hasret giderdik. Eski günleri andık.
Belgeseli izleyecekler gelmeye başladı: Hasan Cemal, Nuray mert, Aydın Engin, Ümit Fırat, Ufuk Uras, Celal Doğan, Yalçın Doğan bunlar yüzünü ekranlardan tanıdıklarımdı.
Sırrı Özbek Celal Doğan ile birlikte oturdukları masaya çağırdı.
Merhabalaştıktan sonra Gaziantep eski belediye başkanı Celal Doğan’a dedim ki:
— Celal Bey, bana bir demir ranza borçlusunuz.
Şaşırdı. Sordu:
— Neden?
Hatırlatmaya çalıştım:
— 1970 yıllarda Besni Öğretmen Okulunda öğrenciydim. Siz DEV_GENÇ adına evime geldiniz. 28 genç arkadaşımla toplantı yaptınız. Siz ve birkaç genç tek kişilik karyolama oturdunuz. Karyolam kırıldı.
Düşündü:
— Annem Besnilidir. Gelmişim. Hatırlayamadım.
Eski Kâhtalı Sevgili arkadaşım Mustafa Kayahan, Eski Kâhtalı Süleyman Cömert ile birlikte geldi. Boş masalardan birine geçtik. Süleyman Cömert, ağabeyim Mehmet’in okuduğu İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi mezunu. Ağabeyimin fakültedeki dosyasından bir vesikalık fotoğraf almayı başarmış; hatıra olarak muhafaza ediyor. Bana gösterdi.
Bende olan resimlerdendi.
Biz sohbet ederken sevgili yeğenim müzisyen Emin Cantekin ve müzisyen arkadaşı sevgili Fatoş Aslan geldiler.
Oturduğumuz masa, Kâhtalılar masası oldu. Hasret giderdik. Sohbet tatlıydı. Sevgi vardı. Saygı vardı. Dostluk vardı.
Belgeselin gösterilme saati geldi. Salona gittik. Salonda oturulacak yer kalmadı. İlgi büyüktü.
Işıklar söndürülüp belgesel perdeye yansımaya başladı.
Belgeselde kendimi izlerken o günleri yeniden yaşadım. Öğrencilerimiz, Lice’de yazıp bestelediğimiz aşağıdaki şiirimi söylerken gözyaşlarımı tutamadım:
İki gündüz bir de gece.
Cayır cayır yandı Lice,
Vahşet yalnız iki hece.
Zulüm dağdı unutulmaz,
Belgesel bitince ben ve avukat Fethi Gümüş sahneye davet edildik.
Fethi Gümüş bir konuşma yaptı. Ben, belgeselde yer almayan vahşetle ilgili tanıklığımı anlattım. Belgeselde yer alan kimliğimde Mersin yazılı sözü yanlış anlaşılmış. Bunu düzeltme gereği duydum:
— Ben Kâhtalıyım. Doğum yerim ve memleketim Kâhta’dır. 12 Eylül darbesi sırasında Kâhta’ya gidemediğimden, nüfusumu Mersin’e götürmek zorunda kaldım.
İslami kesimden türbanlı bir yazar kardeşimizin sorularını yanıtladım. Tanımadığım bir gazetecinin sorularına cevap verdim.
Belgesel salondakileri çok etkilemişti. Lice’de yaşananlar, İstanbul’daki gazeteci ve yazarlara belgeselle gösterilmiş oldu.
Belgeselin yapımcısı işadamı Reşit Cantürk ve belgeselin yönetmeni Veysi Polat tarihe mal olacak bir eser bıraktılar. Reşit Cantürk, Veysi Polat ve emeği geçen herkesi kutluyorum.
Belgeselin bitiminden sonra Kâhtalılar olarak birlikte restauranta indik. Salondakiler hepsi aşağıdaydı.
Emin Cantekin ve Fatoş Aslan Ahmet Kaya’nın eşi sevgili Gülten Kaya ile sohbet edip resim çektiriyorlardı. Beni çağırdılar. Gülten Kaya ile tanıştırdılar.
Sevgili Gülten Kaya’ya hayranlığımı illettim:
— Hemşerim Çelikhanlı Ahmet Kaya’nın vefatından sonraki yiğitçe duruşunuzu takdirle karşılıyorum. Ahmet Kaya ve ağabeyiniz Yusuf hayaloğlu hakkında iki şiir yazdım. Sitemde ve diğer şiir sitelerinde var.
Sohbet ettik.
Belge yayınları sorumlusu Mehmet Ali geldi. “Vahşeti Gördüm Lice’de” kitabımın fotokopilerini getirmişti. “Editör bu gün teslim etti,” dedi. Fotokopileri birlikte inceledik. Üç yüz sayfadan fazlaydı. En geç bir Şubat’ta matbaaya teslim edeceğini söyledi.
Çok güzel bir gece yaşıyordum.
Sırrı Özbek, yapımcı Reşit Cantürk’ün konuklara yemek vermek için yer ayırttığını söyledi. Affımı diledim. Kâhtalılarla kalacağımı söyledim.
Emin Cantekin, Fatoş Aslan, Mustafa Kayahan, Süleyman ve Sadık Bakırcıoğlu ile sohbetten sonra dışarı çıktık.
Önce Emin Cantekin ve Fatoş Aslan’ı uğurladık.
Mustafa Kayahan ile bir gün sonra buluşacağımız yeri ve saati kararlaştırdık.     Mustafa Kayahan ve Süleyman’ı uğurladık.
Sadık Bakırcıoğlu ile İstiklal caddesine çıktık. 1970, 1980 ve 1990 yıllarında gördüğüm, gezdiğim cadde bana çok değişmiş geldi.
Kalacağım otelin sokağına gidince, Sadık Bakırcıoğlu’na sokağın tabelasını okumasını söyledim.
Sadık başını kaldırıp tabelayı okudu:
— Balyoz Sokağı
Güldüm:
— Burada bile balyoz beni buldu. Ömrümde kısmetime hep balyoz düştü. Yine de yıkılmadım, ayaktayım.
İstiklal caddesinden aşağı doğru indik. Sadık Bakırcıoğlu ile yarın görüşmek üzere ayrıldık.
Balyoz Sokağındaki otele doğru yürüdüm.
İstiklal caddesi hala canlıydı. Dört genç kapalı bir işyerinin önüne oturmuş Kürtçe konser veriyordu. Çok güzel çalıp söylüyorlardı. Dinleyicilerden bir kısmı halay çekmeye başladı. Çok güzel bir manzaraydı. Biraz izledikten sonra yürümeye başladım.
Biraz ilerledikten sonra Türkçe çalıp söyleyen iki genç gördüm. Biraz da onları dinledim.
Otele doğru yürümeye devam ettim. Bir genç ayakta tek başına ney çalıyordu. Biraz da bu genci dinledim.
Sağlı sollu işyerlerine baka baka Balyoz sokağına geldim. Otele girip odama çıktım.
Haberleri izledim. Haberler bitince televizyonu kapattım. Yatağa uzanıp düşünmeye başladım.
Gençliğimde bin bir bahane ile hakkımda tutuklama kararı çıkartılırdı. Ben de Kâhta’dan kaçar İstanbul’a gelirdim. İstanbul’da çok sayıda Kâhtalı genç vardı. Birlikte İstanbul caddelerini yaya olarak gezerdik. Taksim’e ve İstiklal caddesine beni ilk olarak onlar getirmişti.
Şimdi nerelerdeler ne yapıyorlar bilmiyorum. O zamanlar hemşeriler, gurbet ellerinde kardeş gibiydiler. Lokmamızı bölüşürdük. Dayanışmanın en güzel örneklerini Kâhtalı gençler veriyordu. Bağımız ideolojik bağ değildi. Kâhtalılık bağımız çok kuvvetliydi.
O günlerin acı ve tatlı anılarını düşünürken uyumuşum.
Sabah saat ona doğru Sadık Bakırcıoğlu otele geldi. Otelin lobisine indik. Avukat Fethi Gümüş aynı otelde kalıyordu. O da geldi. Biraz sohbet ettikten sonra otelden ayrıldık. Üçümüz birlikte İstiklal caddesinde kahvaltı yaptık. Kahvaltıdan sonra Fethi Gümüş’le vedalaştık.
Sadık Bakırcıoğlu ile Belge Yayınlarına gittik. Sevgili Mustafa Kayahan bizi orada bekliyordu.
Belge Yayınlarının bulunduğu iş hanının kapıcısı Kâhtalıydı. Kendisi ile yarım saatten fazla sohbet ettik. Süsyan köyündendi. Adı Sabri’ydi. Bizden yaşlıydı. Çayını içtik. Aydın bir insandı. Ezbere şiirler okuyan Süsyanlı Sabri’ye hayran kaldım. Çok güzel şiir okuyordu. Kâhtalılar olarak dayanışma amacıyla dernek kurmuşlardı. Hemşerilerimin dayanışma içinde olmaları beni çok sevindirdi.
Belge yayınlarından kitap aldım. Saat 17.00 uçağı ile dönecektim. Sadık ve Mustafa ile birlikte çıktık.
Mustafa Kayahan bizi edebi çalışmalarını yaptığı çok güzel ve sakin kahve-restauranta götürdü. Yemek yedirdi. Çay içirdi.
Burada Sadık Bakırcıoğlu ile vedalaştım.
Büyüyen İstanbul’da şehre inmiş köylü gibiydim. Sevgili Mustafa Kayahan, bana hava alanına kadar eşlik etti. Hava alanı içinde arama noktasına kadar benimle geldi. “Uçağa bineceğin zaman telefonunu kapatmadan beni ara” diye tembih etti. Dediğini yaptım.
Sevgili hemşerilerim, İstanbul’da bana gösterdiğiniz candan dostluğu ömrümün sonuna kadar unutmayacağım.
Hepinize candan teşekkür ederim. İyi ki sizin gibi arkadaşlarım var.

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir