MAZİYE YOLCULUKLAR–269
FİLİSTİN’E GİTMEK – 4
Öğleden sonra bizi savcılığa havale ettiler. Savcı Baki Tuğ’du. Beni kara kuru ve küçük görünce ajanlık teklif etti.
– Bak ifaden yok. Sen bana konuş. Seni bırakayım, memleketine git. Şeflerin gibi idam olmak istemezsin.
– Şeflerimiz kim?
– Denizler. Sabah 18 kişiye idam cezası verdik.
– Deniz’e idam kararı mı verdin?
– Evet!
Deniz benim için çok büyük değerdi. Gücüm yetse ona laf söyleyen dili koparır, uzanan eli kırardım. Çok seviyordum çok.
Kendimi kaybettim. Masanın öbür tarafında oturan Baki Tuğ’un üstüne atladım. Vuramadan jandarmalar beni masada yakaladı.
Sapsarı kesilen, korkudan titreyen Baki Tuğ:
– Dışarı çıkarın! Dersini verin!
Dışarı çıkardılar. Dersimi verdiler. Dışkapı’ya geri götürdüler. Tuvalete girdim. Bir saat ağladım. 18 yoldaşıma idam veren savcıya bir yumruk bile vuramamıştım. Ben nasıl devrimciydim. Ben ne işe yarardım. Kendime kızıp duruyordum. Tuvaletten çıkıp koğuşa girince, “sana ne oldu” diye sordular. Ne olmuş, dedim. Bir arkadaş küçük aynayı verdi. Baktım. İki gözüm kan çanağı olmuştu. Sessiz sessiz bir saat ağlamıştım.
Bizi Mamak Ceza evine götürdüler. 6. koğuşa verdiler.
Koğuş penceremizin biri Deniz ve arkadaşlarının kaldığı ön hücrelerin havalandırmasına bakardı. Diğer pencere koridora bakardı.
- Koğuşa yeni gelenleri gören Mete, Semih pencereden içeri bakıyorlardı. Gözlerimiz şaşırdı. Beni çağırdılar:
– Sen niye geldin, dediler.
Cevap verdim:
– Sizi çok özlemiştim.
Sohbet ettik. Benimle gelenlerle görüşmek istediklerini söylediler. Ben pencereden ayrıldım. Arkadaşlarımı gönderdim.
Keklik olup arkadaşlarım aleyhinde ifade verip vermediğimi merak etmişler. Benimle gelenler direnişimi övmüşler. Tam not vermişler.
Tekrar beni çağırdılar. Alnımdan öptüler. Mehmet Cantekin’in adına leke sürme. Hep böyle diren, dediler.
Deniz ağabeyi çağırdılar. Hayran hayran fidan boyuna baktım. Sohbet ettik.
İşkencede “duymadım, görmedim, bilmiyorum, tanımıyorum” diye özetlenecek ifademden dolayı Deniz Ağabey, “yakında tahliye olursun” dedi. Dediği çıktı.
Deniz Ağabey, tahliyem gelince beni İstanbul’a gönderecekti. Adresi o zaman verecekti. Tahliyem geldi. Öğle yemeğinde bildirdiler. Öğle yemeğinde havalandırma yasaktı. Kapı kilitlenirdi. Deniz Ağabeyden adresi nasıl alırım diye kıvranıyordum.
Koridora bakan pencereden Avukat görüşmesinden dönen Deniz Ağabeyi gördüm.
Bağırdım:
- Deniz Ağabey tahliyem geldi!
Döndü. Beni gördü:
- Beni bekle! Dedi.
Ben bekledim. Gardiyanlar beklemedi.
Yemek saati bitmeden beni jandarmaların zoruyla koğuştan çıkardılar.
Mamak Ceza evinden çıktım.
Deniz Ağabeyden adresi alamadım.
Adıyaman’a dönemezdim. Hem Besni’de hem de İzmir’de tutuklama kararım vardı. İfademde söylememiştim. Teknikte şimdi ki gibi gelişmediği için beni tahliye etmişlerdi.
Filistin’e gitmek için Siverek’e döndüm.
Muzaffer Oruçoğlu Siverek’te kalmamda ısrar etti. Bir sene daha kaldım.
Tek yapılan Şafak denen sözde gazeteyi dağıtmaktı.
Yiğit insanlar tek tek hareketten ayrılıyorlardı. Ben hiçbir zaman o hareketin adamı olmadım. Gideceğim yer olmadığı için aralarında kalıyordum. Onlar da bunu biliyorlardı. Kazanırsak, işimize yarar diye bana tahammül ediyorlardı
Eylem kararı Ankara’daki topal liderden çıkacaktı. Çıkmadı. Çıkmazdı. Topal Lider sola sızmış ajandı. Haindi. Ağzı laf yapan büyük bir yalancıydı. Alçak değil çukurdu.
Ben de onun yüzünden Filistin’deki yoldaşlarımın yanına gidemedim.
Böyle devrimcilik olmaz, dedim. Siverek ilçesinden ayrıldım. Ayrılmadan önce Muzaffer Oruçoğlu ile pazarlık yaptım. Bana söz verdi. Sınırda işler yoluna girince sana iş buldum gel, işler yoluna girmezse iş yok, gelme diye mektup yazacaktı
Bu arada Besni’de tanıdığım savcıya gittim. Tutuklama kararını kaldır, dedim. Bir hafta yatmasan kaldıramam, dedi. Anlaştık. Kâhta’ya döndüm. Yatacağım yatağı, bir hafta yetecek giyeceği, yiyeceği aldım. Besni’ye gittim. Eşyaları ceza evine götürdüm. Daha önceden tanıdığım gardiyan Hacı’ya teslim ettim. Savcıya gittim. Beni tutukladı. Jandarmalar kelepçe takıp cezaevine götürdüler. Yatağım ranzaya serilmişti. Yerim hazırdı. Benimle birlikte Eski Köylü bir genç tutuklanmıştı. Suçu düşmanına kurşun sıkmaktı. Gardiyan genci sordu. Yanımızda değil, dedim. Öbür koğuşa baktılar, tuvaletlere baktılar. Genç yoktu. Duvardan atlamış gitmişti.
Bir hafta ceza evinde kaldım. Tahliyem geldi. Çıktım.
Savcı, verdiği sözde durmasaydı, planım hazırdı: Eski Köylü genç gibi ceza evinin duvarından atlayıp kaçacaktım.
İki ay mektup bekledim. Mektup gelmedi. Şüphelendim. Bizim evdekileri biraz sıkıştırınca mektubun geldiğini öğrendim. Okumadan yırtmışlardı.
Filistin’e gitmeye kararlıydım.
Kâhta’dan Siverek’e gittim. Polis oradaki grubu toplamış. Daha önce bizim arkadaşları Filistin’e gönderen kişiye giderken, sivil polislere yakalandım.
Bir buçuk yıl Diyarbakır askeri cezaevinde kaldım. Deniz yoldaşların idam kararını ceza evinin bahçesinde İsmail Beşikçi, Kemal Burkay, Ferit Uzun ve diğer arkadaşlarla sabah sporu yaparken askeriyenin bize duyurmak için son ses açtığı radyodan duyduk. Sarsıldık. Ben kırk kurşun yemiş gibiydim.
Ağabeyimin ölümünden fazla üzülmüştüm. Koğuşa döndük. Herkesi uyandırdık. Toplantı yapıldı. Açlık grevi kararı alındı. Açlık grevi altı gün sürdü.
Bir gece yarısı askerler beni uyandırdı. Dışarı çıkardılar. Siverek’te ifademi beğenmedikleri için on beş gün yediğim falakaya, göğsümde ve boğazımda gezinen potinlere, kan tükürmeme, ağzımdan gelen kanın kesilmemesi üzerine baş bekçi Zühtü’nün kalınca sardığı sigarayı bana verip “bunu iç, kan kesilir.” Demesine tanık Severek grubu hazırdı.
Bu grubun içinde sonradan yazar olan lise öğrencisi Mehmet Uzun da vardı.
Bizi askeri araçlara bindirdiler. Bilmediğimiz, görmediğiz bir yere götürdüler. Ortalık aydınlanınca askeri nakliye uçağına bindirdiler.
Uçak inene kadar aşağıdaki yolları, bağları, bağları, ağaçları ellerim kelepçeli olduğu için beynime çizdim.
Uçak inince Etimesğut’a geldiğimizi anladım.
Bizi Mamak ceza evine götürdüler. Girişte Mardinli Arap onbaşıdan ve yanındaki askerlerden müthiş bir hoş geldiniz dayağı yedik. Sonra koğuşlara bizi götürdüler.
Filistin’e gitmek kısmet olmadı.
1974 Ecevit Affına kadar Mamak’ta cezaevinde kaldım.
Muzaffer Oruçoğlu ve dört arkadaşı, yani beş kişi bir tefecinin evine girmişti. Tefeci uyanık tehlikeyi görünce yanlış gelmişsiniz, ben Ali değil Veli’yim demiş. Sözde rehber olan Siverekliye Muzaffer sormuş:
– Biz yanlış mı geldik?
Siverekli tefeciden korkusundan:
– Evet, demiş.
Bunlar eli boş evden çıkıyorlar. Bu olay Aydınlıkçıların toplanmasına yetti. Siverek’te bittiler.
Tefeci 5 kişi diyor. Beş kişi biz yaptık diye ifade veriyorlar. Savcı eve 5 kişi girmiş, diyor. Beş kişinin adını saydıktan sonra benim adımı da altıncı kişi olarak ekliyor.
Af çıkana kadar dilekçe verdim. Savcı bey sen, tefeci ve sanıklar beş kişi diyorsunuz.
Savcı bey, sen sayı saymasını bilmiyor musun?
Beni ekleyince benimle altı kişi oluyor. Olayda altıncı kişi var mı?
Hiçbir dilekçeme cevap vermediler.
Mahkemede söyledim. Fayda etmedi.
Bir de sekiz yıl ceza verdi.
Af 12 yıllık olduğu için 8 yıl affa gitti.
Af çıktıktan sonra Kâhta’ya döndüm.