MAZİYE YOLCULUKLAR – 156
MİRDES AŞİRETİ VE OSMAN SEBRİ
“Bir zamanlar yiğitlik gördüğüm şeylerin zulümden başka bir şey olmadığını anladım. Ağalıktan hem soğumuş hem de onun amansız bir düşmanı olmuştum. “
“Aşiretçilikte yanıldığımı anlayınca bu yolun zorba ve ahmak yolcularına düşman kesildim.”
Osman Sebri
Sevgili Abdullah Koçal’ın Kürtçeden Türkçeye çevirisini yaptığı “Hatıralarım Osman Sebri“ isimli kitabı okudum…
Osman Sebri’nin hatıralarını okumadan önce kendisi hakkında çok şeyler duymuş, birçok yazısını ve şiirini okumuştum…
Bu güzel çeviri için Abdullah Koçal’a teşekkür ediyorum…
Kulaktan kulağa söylentiler ile Osman Sebri’yi tanıdık…
Kendi kaleminden Osman Sebri’yi tanıyalım…
Bu imkânı bize tanıdığı için Abdullah Koçal’a sevgilerimi sunuyorum…
Kâhta’nın merkezine ve çevresine yerleşen aşiretlerin ve ailelerin isimlerini çoğumuz biliyoruz…
Yalnız hangi aşiretin veya hangi ailenin Kâhta’ya nereden geldiğini çoğumuz bilmeyiz…
Hangi aşiretlerin ve hangi ailelerin Kâhta toprağını terk etmek zorunda kaldığını anlatan yazılı kaynaklar elimizde yok.
Konya ili Cihanbeyli ilçesi ve çevresinde yaşayan Kâhtalılar, ne zaman topraklarını terk ettiler? Daha doğrusu terk etmek zorunda kaldılar?
Bu aşiretleri, bu aileleri devlet mi sürgün etti?
Kendilerinden güçlü aşiretler mi topraklarına el koyup, Kâhta’yı terk etmek zorunda bıraktılar?
1916 yılında iç Anadolu’ya üç yüz bin Kürt sürüldüğünü okudum, biliyorum…
Cihanbeyli ilçesi ve çevresinde yaşayan Kâhtalılar, 1916 yılında sürülen Kürtlerden olabilirler mi?
Bu konuda Osmanlı arşivlerinde çok şey bulabiliriz…
1900 yıllarının başında Adıyaman’daki adli olayların kayıtlarını okumuştum…
Aylık asayiş raporları tutulmuştu… Kim kavga etmiş, kim kimin hayvanını çalmış, kaç gün nezarette kalmış, kaç mecidiye cezası verilmiş hepsi raporda yazılıydı…
O günlerin Kâhta asayiş raporunu bulmak, okumak ve yayınlamak gerekir…
1915 yılında Kâhta’da yaşanan olayları çoğumuz büyüklerinden dinlemiştir…
1800 yıllarında ve 1900 yıllarının başlarında Kâhta ve çevresinde büyük aşiret kavgaları var.
Bu kavga çıkar kavgasıdır… Toprağa el koyma, malları yağmalama, kendine bağımlı kılma ya da bölgeden kovma şeklinde sürmüştü.
Hangi aşiretler hangi dönemlerde güç birliği etmişti?
Hangi dönemlerde bu aşiretler birbirleri ile çatışmışlardı?
Bu soruların cevabını kimse yazılı belgelerle ortaya koymadı.
Mirdes aşiretinin nereden geldiğini, Osman Sebri’nin hatıralarından öğreniyoruz.
Mirdes Aşireti, merkezi Eğil olan Mirdes Emirliğinin bir parçasıymış.
Emirlik zayıf düşünce her bey yanına aldığı insanlarla Eğil’den ayrılmış.
Bu beylerden biri kışları Evdileziz, yazları Kürdistan dağlarında konaklayan Mirdes göçerlerinin başına geçmiş.
Aralarında anlaşmazlık çıkınca üç gruba bölünmüşler.
Birinci grubun başında Evdil-Hey Beg varmış. Bunlar Haymana’ya yerleşmişler. Bu gruba “Evdil-Hey Beg Mirdesleri” denirmiş.
İkinci grubun başında Mistefa Beg varmış. Diyarbakır dağlarına yerleşmişler. Bunlara “Terrıkan ( Heybecik) Mirdesleri” denirmiş.
Üçüncü grubun başında Osman Sebri’nin büyük dedesi Mihemed Beg varmış. Bu grup en büyük grupmuş. Bunlara da “Gawesti Mirdesleri” denirmiş.
Mihemed Beg göçebelik hayatından bıkmış. Yerleşik hayata uygun bir arazi arıyormuş.
Karakeçililerin düzlüğüne yerleşmişler. İki aşiret arasında şiddetli çatışmalar olmuş. Çok insan ölmüş. Devlet iki aşireti barıştırmış. Sürtüşmeler durmamış. Gawesti Mirdesleri Gerger ilçesi yakınlarına 23 köy kurmuşlar.
Osman Sebri’nin dedelerinden aktardığına göre yerleştikleri yer meşelikmiş. Meşelikte yırtıcı hayvanlar yaşarmış. Çok sayıda domuz ve kaplan bulunurmuş. Kaplanlar Afrika kaplanlarından daha büyük ve daha saldırganlarmış.
Günümüzde dokuzuncu kuşak Mirdesliler Kâhta topraklarında hayatlarını sürdürüyorlar.
Osman Sebri’nin aktardığına göre her dönemde devlet baskısına uğramışlar.
Üç dedesi devlet tarafından çeşitli yollarla öldürülmüş…
Babası Sebri ve dedesi Ebuzer için de ferman çıkarılmış, ama onlar ölümden kurtulmayı başarmışlar…
Osman Sebri 7 Ocak 1905 yılında doğmuş.
Kırk günlük bebekken devlet baskısından, büyükleri dağlara sığınmış…
Osman Sebri, 6 yaşındayken aşiretlerinin bütün yetişkin erkekleri hapse atılmış…
Osman Sebri 20 yaşına geldiğinde iki amcası ile birlikte tutuklanmış.
İstiklal mahkemesi amcaları Şükrü ve Nuri Ağalar hakkında idam kararı vermiş…
Şükrü amcası idamdan önce koğuşta birlikte kaldığı Osman Sebri ile görüşür… Vasiyet olarak isteklerini aktarır… İdam sehpasına gider…
Osman Sebri ise bu davada altı yıl ceza alır.
Adana cezaevinde yetmiş üç gün, Konya cezaevinde üç ay, Denizli cezaevinde ise bir buçuk yıl kalır…
Osman Sebri’nin hatıralarında, 1915 yılında Adıyaman bölgesinde tifo hastalığının çok yaygın olduğunu öğreniyoruz…
Tifo hastalığından büyüklerden ve çocuklardan çok insan ölmüş…
Tifodan ölenler arasında Osman’ın babası Sebri ve Osman’ın öğretmeni de var. Köy iki yıl öğretmensiz kalır…
Osman Sebri on yaşında yetim bir çocuktur…
1915 yılında Narince nahiyesinde Hacı Mihemed adında Sudanlı bir doktorun görev yaptığını öğreniyoruz…
Osman Sebri 1917 yılında Narince’de köy okulunu bitirir.
1918 yılında Kâhta’da Rüştiye’de (Ortaokul’da) eğitime başlar… Üç yılda rüştiyeyi bitirir.
Osman Sebri 1922 yılında, 17 yaşında evlendirilir. Bir yıl sonra erkek çocuğu olur. Adını Welat koyarlar.
Welat, 1974 yılında Kâhta’da Şükrü amcasının torunu Sırrı Erdem tarafından öldürüldü…
Osman Sebri, Kâhta’da rüştiyeyi bitirdikten sonra köye döner.
Amcası Şükrü tarafından aşiret reisi olarak yetiştirilmeğe çalışılır…
Kendisine ailenin tarihi anlatılır. Aşiret hayatı, ata binme, silah kullanma eğitimi verilir.
Bu işin pratiğini öğrenmesi için aşiret kavgalarına gönderilir. Emrindeki silahlı adamları yönetme becerisini kazandırmaya çalışırlar…
Osman Sebri’ye kavgaların içinde pişecek ve aşiret reisi olacak adam gözüyle bakarlar…
Köye sürgün edilmiş bir öğretmen gelir: İsmail Efendi.
İsmail Efendi feodaliteye düşmandır. Kürt feodallerinin yaptıklarının zulüm olduğunu söyler. Zorbalığın, haksızlığın, kan dökmenin, insan öldürmenin yanlış olduğunu aşiret reisi adayı Osman Sebri’ye anlatır.
Genç Osman Sebri zorbalığı yiğitlik olarak öğrenmiştir. İtiraz eder, kabullenmez.
Öğretmen İsmail Efendi sabırlıdır. Azimlidir. Tuttuğunu koparan, ikna gücü olan bir öğretmendir.
Narince gibi bir yerde boş zamanı da çoktur. Bütün boş zamanını Osman Sebri’ye harcar.
Bu olayı Osman Sebri’den dinleyelim:
“ — Düşüncelerini bana aşılamak için, klasik aşiret anlayışının eksik ve yanlışlıklarını tek tek gösteriyordu. Fakat söylemlerini kolayca kabul etmiyordum. Çürük çarık olan feodaliteye tüm varlığımla yönelmiştim çünkü. Her şeyden önce bu yanlış yolun yolcusu olmayı zihnimden çıkarmam lazımdı. İşte o, bunu gerçekleştirdi. Sahiden de feodal düzenin eksiklerini fark ettim. Bir zamanlar yiğitlik gördüğüm şeylerin zulümden başka bir şey olmadığını anladım. Ağalıktan hem soğumuş hem de onun amansız bir düşmanı olmuştum.“
İsmail Efendi idealist öğretmenmiş…
Bence feodallerin şansı ve halkın şanssızlığı İsmail Efendi gibi öğretmenlerin, böyle aydın ve namuslu insanların az olmasıdır.
İsmail Efendi senin ellerinden öpüyorum öğretmenim…
Zorbalık adayından insanlık dostu yetiştirmek için çırpınıp durmuşsun…
İsmail Efendi Osman Sebri’ye şunları yazdırıyor:
“ – Aşiretçilikte yanıldığımı anlayınca bu yolun zorba ve ahmak yolcularına düşman kesildim.”
Zorba ve ahmaklar bir halkı. binlerce yıl yaşadığı topraklarda koyun keser gibi kestiler… Diri diri Kâhta çayına ve Fırat sularına attılar…
Kendi halkının dört ayaklılar olarak anılmasına, kimliksiz köleler sayılmasına sebep oldular.
Kendini beğenmiş kibirli kafatasçıları bağırttılar:
— Bir tek hakkınız vardır. Bize köle olmak, bize hizmet etmektir.
Lider geçinenler, kibirlilere hizmet ederken kendi insanlarına akıl almaz zorbalıklar yaptılar…
Gawesti Mirdesleri reisi Şükrü Ağa, Şex Seid isyanını duyunca kardeşi Nuri Ağa, yeğenleri Necmedin ve Osman Sebri ile toplantı yapmış. İsyana katılma konusu tartışılmış…
Şex Seid’e mektup yazma kararı çıkmış: “Siverek’i aldığın zaman biz de sana katılacağız.”
Mektup Molla Abdurrezak aracılığıyla Şex Seid’e gönderilmiş…
Osman Sebri, Şex Seid isyanın nasıl başladığını, neden yenilgiye uğradığını, yapılan hataları isim vererek anlatıyor…
Bu konuyu “ŞEX SEİD VE MİRDESLER” başlığı ile başka bir yazıda anlatmak istiyorum…
Osman Sebri, Paşa oğlu Bedir Ağayı niçin ve nasıl öldürdüğünü bütün detaylarıyla anlatmış… Bedir Ağa Osman Sebri’nin eşinin dayısıdır… Akrabalar…
Kâhta’da bu olay duyumlara dayanılarak anlatılıyor…
Çok kişiden bu olayı dinledim. Yanlış bilgi vermemek için bu konu hakkında yazmadım.
Ben de gerçeği Osman Sebri’nin kitabından öğrendim.
“OSMAN SEBRİ VE PAŞA OĞLU BEDİR” başlığı ile başka bir yazıda bu konuyu anlatmak istiyorum…
Osman Sebri Suriye’ye gider. Kürt aşiret reislerinin ve çocuklarının çoğunlukta olduğu Xoybun örgütüne üye olur.
Kürt yurtseverleri, kahramanlar diye bize tanıtılan bu kişilerin kendi ağalıkları için mücadele ettiklerini, kirli ilişkilerini, ihanetlerini Osman Sebri’den öğreniyoruz…
1930 yılında Osman Sebri Suruç bölgesinde karakol basmakla görevlendirilir. Sınırı geçer. Verilen görevi yerine getirirken, görevlendirilen diğer arkadaşları kendi bölgelerine bile gitmezler…
Osman Sebri hayal kırıklığına uğrar…
Xoybun’un isteği ile bu karakol baskınları yapılmıştır… Kâhta’da “namus meselesinden Osman Sebri karakol bastı” diye olay anlatılır… Ben çok kişiden aynı hikâyeyi duydum. İnandım. Bir yazımda duyduklarımı yazdım.
Yanlış bilgileri okurlarımla paylaştığım için üzgünüm… Çok özür dilerim… Konuyla ilgili yazılı belge bulamamıştım. Sözlü anlatımı onlarca kişiden aynı şekilde duyunca doğru kabul ettim.
“Hatıralarım Osman Sebri” kitabı ile karakol baskını gerçeği öğrendim.
“OSMAN SEBRİ VE HOYBUN” başlığı ile başka bir yazıda bu konuyu anlatmak istiyorum…
Osman Sebri’nin o dönemde, yöremizde ve bölgemizde ismi bilinen Kürt ağaları ile ilgili tanıklıkları çok önemlidir…
Bu günkü perişanlığımızın mimarı olan insanları tanıdıkça, onların ardıllarına umut bağlayanlara şaşırmamak elden değil…
O günlerde yaşananları öğrenmek isteyenler, “Hatıralarım Osman Sebri” kitabı ile gerçeği öğrenebilirler…
Okuyun… Gerçekleri öğrenin…
Dünü öğrenemesek, yarınlarda aynı hataya düşeriz…
Her toplum, layık olduğu yönetimle yönetilir, derler…
İyi yöneticiler seçemediğimiz için Kâhta büyük bir köye dönüşmüştür… Kâhtalı mevsimlik işçidir, gurbet ellerinde ekmek peşine düşmüştür… Cahil kalmamız yöneticilerimizin işine yaradığı için cehalet diz boyunu geçmiş, boğazımıza kadar dayanmıştır…
Siyasi tercihlerimiz parti programlarına göre değil, önümüze konan tırşık tabağının büyüklüğüne göre değişmektedir… Her seçimde ilçe başkanları bile saf değiştirebilmektedir…
Çorap değiştirir gibi parti değiştiriyoruz…
Çıkar rüzgârı hangi yönden eserse, o tarafa koşuyoruz…
Şirin Kâhta’mıza, Kâhtalı güzel insanlarımıza hizmet edecek kalitede insanları aday olmaya teşvik etmek, onları seçmek aklımızın ucuna gelmiyor…
Kendi çıkarımızı her şeyin önünde tutuyoruz… Onlarca yıldır bu anlayışın bizi getirdiği yer de hüsrandır, işsizliktir, çirkin yapılaşmadır…
Okul yapılacak arsa bırakılmamıştır…
Yeşil alanlar, talan alanlara dönüşmüştür…
Sokaklar, caddeler çocukluğumuzun dört beş binlik nüfusunun yaşadığı dönemin devamıdır…
Artan nüfusa sokaklar ve caddeler dar gelmektedir…
Kâhta’daki siyasi tartışmalar kısırdır… Koltuk kavgasıdır…
Gönül, projelerin tartışıldığı ortamı özlemektedir…
Gönül, daha güzel bir Kâhta yaratma sevdası için yarışı özlemektedir…
Bütün çabalar Kâhta’ya ve Kâhtalılara hizmet için olduğu gün sorunlar çözülebilir…
Rakiplerin, Kâhta için yapılan olumlu çalışmalara destek verdiği gün, olumlu işler hız kazanır…
Yandaşı olduğumuz partinin yanlışlarını görünce, “yanlış yapıyorsun arkadaş” diyecek olgunluğa eriştiğimiz gün güzel işler çoğalır…
Rakiplerimizin olumlu çalışmalarına bile kulp takıyorsak, yandaşlarımızın yanlışlarını görmezden geliyorsak Kâhta’da bir ilerleme sağlamak zorlaşır…
Güzele güzel, çirkine çirkin diyecek seviyeye geldiğimiz gün ilerleme sağlanabilir…