OSMAN BAKIRCIOĞLU–3
Osman Efendi, siz anlatmadınız ama o günleri yaşayanlardan anlatanlar oldu… Bir yazar kitabına (Verjiné Svazlian, Yerevan, 2004, “Gitutyun” Yayınevi) Adıyamanlı Meryem’in anlattıklarını almış…
Noktasına, virgülüne dokunmadan aşağı alıyorum.
Okurken insanlığımdan utandım…
Vicdanım sızladı…
Irkçılığın insanı, insanın kasabı yaptığını bir daha gördüm.
Irkçılıktan, bağnazlıktan bir daha nefret ettim…
Bakın o günlerde insanlar yaşanan felakette ne acılar çekmişler…
1903 ADIYAMAN DOĞUMLU MERYEM’İN ANLATTIKLARI
Annem, erkek kardeşinin ve babasının cesetlerini orda yere serili olarak bırakıp zar zor kaçmış. Annem ağlaya sızlaya eve geldi.
Aynı gün, taştan yapılmış evimizin yanında bir silah patladı ve babam öldü. On yaşında olan erkek kardeşim onun yanındaydı; olanları görünce bütün vücudunu yaralar sardı ve bir gün içerisinde o da öldü.
Annem, iki yaşındaki erkek kardeşim ve ben kaldık.
Bizi sürüp Suruç’a götürdüler. Ne barınak vardı, ne ekmek, ne de su. Aç ve susuzduk. İnsanlar o kadar açtılar ki, pisliğin içindeki arpa taneciklerini ayırıp yemek için atın pislemesini bekliyorlardı.
Kedi ve köpekleri dahi yiyorlardı.
Şunu da hatırlıyorum: bir eşek gördüler ve öldürdüler; üstüne saldırıp onu paramparça ettiler ve çiğ çiğ yemeye başladılar.
Annem mecburen bizi bir ağacın dibine bıraktı; kendisi, bize getirmek üzere ekmek dilenmeye gitti.
O zaman bir adam geldi; erkek kardeşimi yüzükoyun yere yatırdı; üstüne de büyük bir taş koydu; kendisi de taşın üstüne çıktı. Onu o kadar ezdi ki, zavallı çocuğun karnındakiler, bağırsakları dışarı döküldü ve öldü…
Oradan bir Kürt kadın geçiyordu; beni gördü ve acıdı. Belli ki, kendi kendine : “Bu kızı da o şekilde öldürecek” dedi. Beni kucaklayıp götürdü.
Gözümü açınca bir de baktım ki, siyah bir çadırın içindeyim.
Beni orda tuttular. Pek çok çocuk gibi beni de ateşe attıkları için ayağım yanmıştı; irin akıyordu. İlaç sürüp iyileştirdiler.
Bana iyi baktılar.
Sonra, Amerikalılar gelip öksüzleri topladılar; bizi Halep yetimhanesine götürdüler…
Meryem yaşadıklarını anlatmış…
Neler yaşanmış bu yüzyılın başında, yeni öğreniyorum…
Adıyaman’a, Kâhta’ya Ruslar, İngilizler, Fransızlar yanaşmamıştı bile…
Bir isyan yok…
Bir ayrılıkçı hareket veya örgüt yok…
Bütün insanlar bir arada kardeşçe yaşarken, bu vahşet niye?
Osman Efendi, size bu acıları neden yaşattılar…
Gençliğimde Vietnam’ın, Angola’nın, Mozambik’in acılarını acım saydım…
Gençliğimde Amerikan emperyalizmine ve ırkçı Yahudilere karşı Filistinlilerin safında savaşmak için yola çıktım.
Siverek’te yakalanmasaydım, Filistin’e gidiyordum…
Benden önce sınırı geçen arkadaşlarımdan on ikisi İsrail saldırısında öldüler…
Bu gün Irak için, Gazze için ağlıyorum…
Sivil ve suçsuz insanları bombalayan insanlardan, öldürenlerden nefret ediyorum.
Onların acılarını yürekten paylaşıyorum…
Osman Efendi, güzel insan, yaşadıklarınız tarihin sayfalarına kapkara bir leke olarak düştü…
Sınıf ve sıra arkadaşımın babası, sizin çektiklerinizi düşününce acılarım kat kat artıyor…
Sen yaşarken, ben acılarınızdan habersizdim…
Gerçekleri öğrenince siz bu kan deryası fani dünyadan göçmüştünüz…
Sevgili arkadaşım Yusuf trafik kazasında ölünce, sen eşine şöyle demiştin:
“Hanım ağlama, Yusuf’un ölümüne kader diyelim. Kendi eliyle öldü… Başkasının eliyle ölseydi o zaman acıyı kaldırmak zulüm idi”
Şimdi seni daha iyi anlıyorum…
Bağnazlığın, ırkçılığın insanlığın düşmanı olduğunu hayat bize öğretiyor…
Beyni sulanmış, yüreği nasırlanmış her milletin ırkçıları, bağnazları insanlığın düşmanıdırlar…
Hiçbir ülkede vahşet yaşanmasın…
İnsanlar onurlu bir yaşam sürsünler…
Acılar yürek dağlamasın…
İnsanlık tarihine vahşetin kara lekesi sürülmesin…
Osman Efendi; birkaç ay önce Kâhta’ya taziye için gelmiştim.
Yedi gün kaldım. İki günümü mezarda geçirdim.
Her zaman yaptığım gibi annemin, babamın, ağabeyimin, dayılarımın, çocukluk arkadaşlarımın, komşularımın, tanıdığım tüm güzel insanların mezarını tek tek ziyaret ettim.
Sizlerle sohbet ettim…
Acılarla kavrulmuş yüreğimden sizlere sevgi, saygı, vefa sundum…
Üstünüzü örten toprağı gözyaşlarımla suladım…
Tanıdığım herkesin mezarının resmini çekerek, getirip bilgisayarıma yükledim…
Çocukluğumun Kâhta’sına, maziye yolculuk yaparken mezar taşlarına bakıyorum.
Sevgili Osman Efendi; sınıf ve sıra arkadaşım Yusuf ile yan yana yatıyorsunuz…
Bu satırları yazarken mezarınızın resmine bakıyorum…
Acılı bir coğrafyada, tarihi yeniden yaşıyorum…
İnsan, hiçbir suçu günahı olmayan insanları nasıl vahşice öldürür?
Hangi dinin kitabında “eli kanlı katil olunuz” diye yazıyor?
Bu kan, bu vahşet neden sürer…
Ben anlamıyorum…
Benim aklım almıyor…
İnsan kılığındaki vampirler kanla besleniyorlar…
Beyni sulanmamış, yüreği kirlenmemiş güzel çoğunluk neden sesinizi yükseltmezsiniz?
Vahşete neden dur demezsiniz?
Vahşete karşı susmak, suç ortaklığı olmuyor mu?
Dini, dili, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun insana saygı duymak, insan olmanın birinci şartıdır…
Kandan çıkar umanlar, insan değil vampirdirler…