İSVİÇRE İZLENİMLERİ

MAZİYE YOLCULUKLAR – 148

İlk defa gördüğü, duyduğu ve yaşadığı olaylar, çoğu insanın üzerinde derin izler bırakır…

Ben de ilk defa gördüğüm, duyduğum ve yaşadığım olayların etkisinde kalanlardanım…

Etkilendiğim şeyler, beynimin bir köşesinde kendilerine köşk yaparlar; yerleşirler… Benimle birlikte yaşarlar…

Kırk iki yıl önce Fethiye’nin Günlükbaşı köyünde, evinde on beş gün kaldığım arkadaşı ve anne dediğim annesini hiç unutmadım…

Kırk yıl önce Siverek ilçesinde kaldığım dönemde, Karacadağ’ın eteğindeki küçük bir köyde, kısa süre kaldım…

O yoksul, yiğit ve konuksever köylülere kendimi borçlu sayarım ve unutmadım…

Yaklaşık elli yıl önce babamla birlikte gittiğimiz, kerpiç evlerine konuk olduğumuz Kâhta’nın köylerindeki saf, mert ve vefakâr dostlarımızı hep saygıyla andım… Anmaya devam edeceğim…

Sofralarında yediğimiz bulgur pilavını, soğanını, ayran çorbasını, yufka ekmeğini, sıcak bazlamasını unutmadım… Unutamam…

Yazılarımda ve şiirlerimde o güzel insanlara vefa borcumu ödemeye çalıştım… Çalışacağım…

Öğretmenlik yaptığım köylerdeki, kasabalardaki ve şehirlerdeki dostlarımı, öğrencilerimi unutmadım… Bazı dostlarla hala haberleşiriz…

Bir çayını, kahvesini içtiğim, bir lokma yemeği boğazıma giren, dost elini bana uzatan bütün güzel insanlara selam olsun…

Bütün dostlarımı sevgiyle, saygıyla anıyorum… Anacağım…

İsviçre’de yaşayan canım kızımı ve torunumu görmeye gittim…

Çok uzun yıllardır göremediğim kızımın hasretini yüreğime gömmüş, birlikte geçirdiğimiz güzel günlerin anısı ile avunmuştum…

Kulağıma gelen acılarına, sıkıntılarına, problemlerine çare olamamanın ezikliği ile yanıp kavrulmuştum… Yüreğime taş basmıştım… Kimse ile acımı paylaşamamıştım…

Bir babanın çaresizliğini, evladını canından çok seven babalar anlar…

Kızımı öyle severdim ki, tırnağı bir taşa değse yüreğim kanar, ciğerim yanardı…

Aradaki sınırlar ayrılığı uzatmış, gurbet kara yara olmuştu…

Daha önceki yıllarda alamadığım pasaport için Salı günü müracaat ettim… Cuma günü kendime ve eşime ait pasaportlarımız eve geldi…

Pazar günü eşimle bavulumuzu hazırlayıp gece saat ikide Adana Hava Alanına gittik.

Adana’da saat üç on beşte kalkması gereken uçağımız, altıyı on geçe kalktı…

İstanbul Atatürk Hava alanına kavuştuğumuzda, dış hatlarda koşuşturma vardı… Biz de koşmaya başladık. Pasaport kontrol noktası kuyruğu, üst arama noktası kuyruğu derken, bizi İsviçre’ye götürecek uçağımızın kalkacağı üç yüz dokuz numaralı kapıya vardık.

On dakika sonra kapı açıldı… Uçağımıza bindik… Koşmasak uçağa yetişemeyecektik…

Basel Hava Alanı’na indik… İki bavulumuzdan biri İstanbul’da kalmıştı… Almanca bilmiyorduk… Bizimle birlikte uçaktan inen Ankaralı bir arkadaşın yardımı ile dışarıda bekleyen kızımı çağırdık…

Kızım geldi. Görevli memurla konuştu… Bavulun rengini, içindekilerden üç şeyi yazdırdık… Kızım ev adresini verdi…

Birlikte dışarı çıktık… Dersimli ve adının Ali olduğunu öğrendiğimiz güler yüzlü bir arkadaş bizi bekliyordu.

Ali’nin otomobili ile Aarau’ya bağlı Unterkulm köyüne gittik.

Aarau: İsviçre’nin kuzeyindeki Aargau kantonunun merkezi. Jura Dağlarının güney eteklerinde, Zürih’in batısında ve Aare ırmağının sağ yakasındadır.

Evde kızımla ve torunumla yılların hasretini gidermeye çalıştık… Rüyada gibiydim… Sevinç sarhoşluğu yaşıyordum… Duygularımı bastırmaya, sevinç gözyaşlarını göstermemeye çalışıyordum… Benim için çok önemli olan bu büyük buluşmanın hazını, tadını yüreğime kazıyordum… Son yıllardaki en mutlu gecemi geçiriyordum…

Bir gün, Dersimli Ali Opuz, bizi evden alarak üç saatlik bir yolculuktan sonra bir dağın eteğindeki otelin lüks restaurantına götürdü…

Üç kanton geçtiğimizi öğrendik… Yolda durduğumuz yerlerde, kızıma ilginç bulduğum yerlerin önünde durarak resmimi çektirdim…

Dersimli Ali Opuz, bir gün de bizi bir gölün kıyısına götürdü… Bir şeyler içtik… Gezdik…

Dersimli Ali Opuz, babasının rahatsızlığından dolayı İstanbul’a gitmek zorunda kaldı.

Bizi yalnız bıraktığı için gelip üzüntülerini bildirdi…

Dersimli Ali Opuz’a çok teşekkür ediyorum. Sevgilerimi sunuyorum…

Kızımla, bir buçuk yıl aynı işyerinde çalışmış Erzincanlı Cihan arkadaş, telefon etti. Bizi yemeğe götürmek istedi. Kızım bize sorarak teklifini kabul etti.

Cihan arkadaş arabası ile bizi evden aldı. Almanya’da Elbistanlıların işlettiği TADIM isimli restauranta götürdü.

Ülkemin tatlarını Almanya’da tattım… Ustaların ve çalışanların hepsi ülkemin insanlarıydı…

Orada çalışan ve dedeleri Adıyaman’dan Konya Cihanbeyli’ye sürgün edilmiş bir hemşerimle sohbet ettim…

Pazar günü Cihan arkadaş yine telefon etti… Beni gezdirmek istediğini söyledi. Kabul ettim.

Beni evden aldı. Almanya’ya doğru yola çıktık. Yolda kendi evine uğrayacağını söyledi.

— Neden, diye sordum.

— Almanya çok soğuktur. Sen ceketle gelmişsin. Orada üşürsün. Üstüne olacak bir paltom var. Evde onu alalım. Giyersin…

Almanya sınıra on kilometre uzaklıkta olan güzel evinin önünde durdu. İçeri girdi. Paltoyu alıp geldi…

Yola devam ettik. Bir casinonun önünde durdu.

— Burada bir kahve içelim, dedi.

İçeri girdik. Kahveleri alıp bir masaya oturduk. Ben kahve içerken, otomat denen makinelerde oyun oynayan Türk, Alman ve İsviçrelileri seyrettim.

İlk defa bir casinoya giriyordum… Oyun oynayanların heyecanları dikkatimi çekti…

Casinodan çıktık. Biraz ilerde birkaç büyük alışveriş merkezinin bulunduğu yere gittik. Bir alışveriş merkezinde Türkiye’de tütün için aldığım sigara filitrelerini gördüm. Türkiye’de bir âdetine ödediğim parayla beş âdetini satıyorlardı. Birkaç adet aldım. Cihan arkadaş bana para ödetmedi…

Almanya’da biraz dolaştık. Beşiktaş-Galatasaray maçını izlemek için bir cafeye girdik. Ülkemin insanlarıyla birlikte maçı izledik.

Cihan arkadaş beni kızımın evine bırakırken, gece yarısı olmuştu.

Erzincanlı Cihan arkadaşıma çok teşekkür ediyorum… Türkiye’ye geldiğinde bana uğramasını rica ettim. Bana orada gösterdiği güzelliği burada kendisine yaşatmak istiyorum…

Cihan arkadaş, biz Türkiye’ye dönmeden bir gün önce arabası ile bizi hava alanına bırakmak istediğini söyledi… Kızım kendisine teşekkür etti. Kendi arabası ile gideceğimizi söyledi…

İsviçre’den ayrılırken Cihan arkadaş telefonla arayarak, bizi uğurlayamadığı için üzüntüsünü belirtti. Hayırlı yolculuklar, diledi…

Güzel insanlara canım kurban olsun…

Kızımın arkadaşı Hülya hanımın candan dostluğunu da unutamam…

İşi olmadığı zamanlar bizi yalnız bırakmadı. Arabası ile bizi gezdirdi.

Türkiye’ye dönerken Basel Hava alanına kadar gelerek, bizi uğurladı…

Teşekkürler Hülya Hanım. Seni de evimize bekliyoruz…

İsviçre’de dikkatimi çeken bazı şeyleri sizinle paylaşmak istiyorum…

İsviçre topraklarında yüz kırk milletin yaşadığını Türkçe yazılmış bir kitapçıktan öğrendim.

İsviçreliler dâhil hiçbir milletin ferdi, başka milletten olan bir kişiyi küçük göremez, hakaret edemez diye kanun çıkarmışlar… Ayrımcılık yapan kişi para cezası ile birlikte hapis cezasına çarptırılıyor…

Bizde siyasetçiler dâhil hepimiz başkalarını öteki görüp hakaret etmeyi marifet sayıyoruz… Başkalarını öteki görmekten utanmayız…

Biz, bizi birbirimize ötekileştiren ve çatıştıran zihniyeti sorgulamayı ne zaman düşüneceğiz… Bu zihniyetin piyonları olanlar yüzünden hepimiz zarar görüyoruz…

Saltanatlarını sürdürmek için kin ve nefret pompalayanları görmeden huzurumuz olmaz… Olamaz…

Birliğin dirliğin birinci şartı kimsenin kimseyi öteki görmemesinden, herkesin birbirinin diline, dinine, yaşam biçimine saygı duymasından geçer…

İsviçre’de kaldığımız bölgede, sokaklar ve caddeler tertemizdi… Yerlerde ne kâğıt parçası, ne sigara kutusu, ne de rüzgârın uçurduğu poşetler vardı…

Köpeklerin dışkısı atılsın diye özel çöp kutularını yolun kenarına koymuşlardı… Her çöp kutusunun kenarına poşet yerleştirmişlerdi…

İnsanlar, köpeklerini gezdiriyorlardı… Köpek dışkı yaparsa, çöpün kenarındaki poşeti alıyorlardı… Dışkıyı poşete koyup geri çöp kutusuna atıyorlardı…

Temizlik imandan gelir, diye öğrendik…

Onların bu temizliğini görünce, imanımızdan şüphe ettim…

Açlıktan kıvranırken şükür, deriz… Sokak ve caddeler çöpten farksız, sen de tükür, deriz… İsviçreli bir işçinin asgari ücreti bizim asgari ücretlinin on katıdır… Biz kendimizi kandırırız; ne mutluyuz, deriz…

Bazı evlerin önünde aynı uzunlukta kesilmiş ve istif edilmiş odunlar gördüm. Dikkatimi çekti. Kızıma sordum. Cevap, bizim belediyelerin aklının ucundan bile geçirmeyecek türdendi:

— Baba, burada soba veya şömine yakanlar, belediyeye odun ihtiyaçlarını bildirirler. Belediye, odunu ücretsiz gönderir. İşçiler, getirdikleri odunu gösterdiğin yerde istif yapar, giderler…

Böyle güzellikleri görmek, bize nasip olur mu?

Tramvaya binmeden, duraktaki makineden kızım biletlerimizi aldı. Tramvaya bindik.

İçerde iki bölüm vardı. Biz, ön bölümdeydik. Arka bölüme yaşlı bir bayan girdi. Kızıma nedenini sordum.

Cevap, insana saygının seviyesini gösteriyordu:

— Baba, o bölüm gürültüden rahatsız olan insanlar içindir… O bölümde sohbet edilmez, telefonla konuşulmaz… Çıt çıkmaz…

Biz dolmuşlarda en arkadaki kişinin bile telefon konuşmalarını dinlemek zorunda kalırız:

Alooo! Aloooo!

Tramvay, ineceğimiz durağa yaklaştı. Daha önceki duraklarda insanlar inip bindiler. Bilet kontrolü yapılmadı. Kızıma sordum. Cevabı yine şaşırttı:

— Baba, tramvayın her kalkışında bilet kontrolü yapılmaz… Beklenmedik bir anda kontrol yapılır. Biletsizlere yüz frank ceza kesilir. Siciline biletsiz binme suçu işlenir…

Kendine güvenen binsin… Param olmasa da binmem… Ceza değil, siciline yazılanlar insanın onurunu yaralar…

Caddeye çıktık. Trafik ışıkları yoktu. Yaya geçidi çizgileri vardı. İki yönden araçlar geliyordu. Kızım yaya geçidi çizgilerine bastı. Korktuk.

— Gelin, dedi.

Kızımı takip ettik. İki yönden gelen araçlar durdu. Şaşırdım. Şaşkınlığıma cevap verdi:

— Baba, burada yaya geçitlerinde geçiş hakkı yayalarındır… İnsanlar geçene kadar bütün araçlar durmak zorundadır. Yaya geçitlerinde yayalara çarpan bir sürücü çok büyük bir tazminat öder. Hapis cezası yer…

Biz, ışıksız yaya geçitlerinde at hızıyla koşarız. Korna sesi ile irkilir, küfürlere, hakaretlere muhatap oluruz…

İnsana verilen değeri bundan daha güzel ne anlatır…

On beş günde tek duyduğum korna sesi, kızımın arabasının kornasının sesiydi… Arabanın anahtarını çıkarıyordum. Farkına varmadan diğer elimi kornanın üstüne koymuştum. Çaldığım korna sesiyle kendim irkildim; Çok utandım…

Korna sesi duymadım derken, çaldığım kornanın sesini duydum…

Kızım, aldığı mobilyanın kartonlarını binanın altında bulunan depoda, kendine ayrılan bölüme koymuş.

— Baba, aşağıda kartonlarımız var. Birlikte onları katlayıp geri dönüşüm merkezine götürebilir miyiz?

— Tabi, dedim.

Depoya indik. Kartonları katladık. Arabanın arkasına koyduk. Geri dönüşüm merkezi denen yere götürdük.

Bizden başka insanlar da atıklarını getirmişti.

Renkli cam şişeler, beyaz cam şişeler, plastik şişeler, elektronik eşyalar, seramikler- tuğlalar-briketler, kartonlar ayrı ayrı bölümlere konuyordu… Kartonun konduğu baskı arabası anında onları eziyordu. Getirilen eşyalar içinde sağlam ve kullanabilir olanlar ihtiyacı olan kurumlara gönderiliyormuş…

Geri dönüşüm merkezi haftanın belli günlerinde ve belli bir saatte açılıyormuş…

Oraya götürdüğün bazı atıklardan, tartıp belli bir ücret alıyorlardı…

İnsanlar, oraya kullanmadığı eşyaları götürmeden önce belediyenin belirlediği gün, evlerinin önüne koyuyorlar. Üstüne bir kâğıda “bedava” yazısını yapıştırıyorlar. İhtiyacı olan insanlar ve ikinci el eşya satan işyerleri sahipleri bu eşyaları ücretsiz alabiliyorlar…

Evlerin önünde alınmayan eşyalar, sahipleri tarafından geri dönüşüm merkezine götürülüyor…

Baden şehrinde psikolojik tedavi merkezine gittik. Çok geniş bir alana yapılmış modern bir hastaneydi… Otoparkına arabamızı çektik. Çok büyük olan yemek ve bekleme salonuna girdik. Bizim pastanelere benzer cafeden kahvelerimizi aldık. Salonda oturan hastalara baktım. Bizim çoğumuzdan daha temizlerdi…

Burada insanlara verilen değeri dinledim. Yine şaşırdım.

Benim ülkemin insanlarından İsviçre’de yaşayan bazı uyanıklar, psikolojik hastalıkları olmadığı halde buraya “hastayım” diye başvururlarmış…

“Psikolojik hastalığı var” raporunu burada alanlar, ömürlerinin sonuna kadar kendine yetecek kadar bir maaşa bağlanıyorlarmış…

Bizim paramızla beş bin liraya kadar bir ücret alıyorlarmış…

Bizim ülkemizde “psikolojik hastalığı” olana değil, öğretmene, yargıca, savcıya bu ücret ödenmiyor…

İsviçre’de önce insan, diyorlar… Bizde önce deri koltuk, diyorlar…

Bizi hamasetle uyutuyorlar: Övün, ne mutlu sana, doğrusun, çalışkansın, varlığın deri koltuğa armağan olsun…

İsviçre’de, “varlığın İsviçre’nin varlığına kurban olsun” sözünü duymadım…

Ülkelerinde yaşayan yüz kırk milletin dinine, diline, mezhebine, cinsiyetine karışana rastlamadım…

Herkes kendi kimliği ile yaşıyor…

Güzelliklerin darısı bizim başımıza, diyelim…

Gelişmiş ülkelerin safına katılıp gerçekten birinci sınıf vatandaş, saygı duyulan insan olmak için mücadele edelim…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir