MAZİYE YOLCULUKLAR – 149
DOĞUM GÜNÜNÜN ANIMSATTIKLARI
Bu gün 20 Nisan 2012. Günlerden Cuma.
Dağlar, göller, ormanlar ve güzellikler ülkesi İsviçre’nin Aargau kantonunun merkezi Aarau şehrinin Unterkulm köyündeyiz…
İkinci çocuğum, sevgili kızım Berican’ın otuz birinci doğum gününü kendi evinde kutladık…
Sevgili Hülya Hanım ve Cihan Arkadaş, bu mutlu günümüzde bizimle beraberlerdi…
Sevinçliydik… Mutluyduk…
Kutlama uzun sürdü… Yedik, içtik, sohbet ettik… Çok güzel bir gece oldu…
Arkadaşlar evlerine gittiler… Bizimkiler odalarına geçtiler…
Sigara içmek için balkona çıktım…
Rüzgâr, gecenin ilerlemiş saatinde bedenimi üşüttü… Paltomu giydim. İnce ince yağan yağmurun arasından, karşımdaki kartpostallık evlere ve ormana baktım. Solgun ışıkların vurduğu yemyeşil çimenler, gri görünüyordu…
Maziye daldım…
Otuz bir yıl önce bu gün, Afyon ilinin Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu köyünde öğretmendim…
Çatkuyu köyü, bir yörük köyüydü…
Yüzyılın başlarında Afyon’da yirmi bin Ermeni yaşarmış…
1915 yıllarında Ermeniler hal edilince boş alanlara Balkanlardan, Kafkaslardan gelen ve getirilen göçmenler yerleştirilmiş.
İşte o günlerde İzmir Selçuk tarafından üç kardeş, hayvanları ve çadırları ile birlikte Çatkuyu köyüne gelmişler…
Suyu bol, merası çok geniş ve tarlaları verimli olan boş köye yerleşmişler…
Çocuklar, torunlar derken zaman geçmiş…
Öğretmen olarak köye gittiğimde yirmi hane olmuştu…
Köyden şehre göç çoktu… Göç olmasa hane sayısı daha çok olurdu…
Hayvancılık yapılan köyde, en fakiri yüz elli koyuna sahipti…
Koyun ve keçi sayısı beş yüzü bulan köylüler vardı… Her evde büyükbaş hayvanlar da vardı…
Geçim kaynakları hayvancılıktı…
Tarlalarına ihtiyaçları kadar buğday, arpa eker-biçerlerdi.
Köye sütçü gelir, sağılan sütü alır, giderdi…
Köyde, bakkal ve kahve yoktu…
Köyde yabancı olan öğretmen ve imamdı… Ben ve Musa Hoca yabancıydık…
Çocuklar ve askerliğini yapmamış gençler hayvan otlatmaya giderdi.
Askerden dönen bütün gençler Afyon ya da İzmir’e çalışmaya gider, oraya yerleşirlerdi…
Yaşlılar evlerde ya kâğıt oyunu oynar ya da köyün doğusunu kaplayan ormanda ava çıkarlardı…
Çatkuyu köyüne gittiğimizde ilk çocuğum birkaç aylıktı.
Köylüler, bütün sütü sütçüye veriyorlardı. Bir-iki kilo süt satmak istemiyorlardı…
Hayvancılıkla geçinen köyde, çocuğuma süt bulamıyordum…
Köylüler artan yumurtalarını da şehirdeki çocuklarına götürüyordu…
Paramla yumurta bulamıyordum…
Süt ve yumurta ihtiyacıma çare aradım ve buldum: Süt için inek, yumurta için tavuk, horoz alıp besleyecektim.
Köyün muhtarı Mehmet Okumuş ile konuştum.
Okulun kömürlüğü ile dış duvar arasında bir odalık boşluk vardı. Usta tutarak bu boşluğa tek göz oda yaptım…
İnek ve tavukların yeri hazır oldu…
Muhtarla birlikte Sinanpaşa pazarına gittik…
Buzağılı bir inek, otuz tavuk, birkaç horoz aldım. Traktöre koyup köye getirdim…
Süt ve yumurta sorununu böyle çözdüm…
İnek, artık can arkadaşım olmuştu.
Son dersten çıkınca, inekle köyün alt tarafındaki çeşmenin başına giderdik. Ben ağaçların gölgesinde kitap okurken, inek çimende otlanır, çeşmeden suyunu içerdi…
Pil düşmanı kasetçalarımdan Kâhtalı Mıçe’nin sesini hasretime merhem yapardım… İneğim de Mıçe’nin sesine alışmıştı. İyi bir dinleyici olmuştu…
Bana öyle geliyordu ki; gazel dinlediğim günlerde, bizim inek daha çok süt veriyordu…
“Tahıro” türküsü beni hüzünlendirir, şiirler yazdırırdı…
Sevgili ineğim de “Tahıro” türküsü ile cömertleşirdi… Sütü bol verirdi… Ya da bana öyle gelirdi…
Okulumuzun bahçesi çok genişti… Etrafı taş duvarla örülmüştü…
Yirmi yıllık bu okulun bahçesine, tek bir ağaç dikilmemişti.
Okulun kuzey duvarının dibinden yol geçerdi… Yolun kenarında bir çeşme vardı. Hayvanlar su içsin diye çeşmenin önüne yalak yapmışlardı… Yalak dolunca, su boşa akardı.
Boşa akan suyu nasıl değerlendireyim diye düşünmeye başladım… İşin teorisini beynimde hazırladım…
Pratiğe geçmeyen teori, önemli değildir…
Teorimi pratiğe geçirmeye karar verdim…
Çeşmenin yalağının altından, okulun bahçe duvarına kadar yolu kazdım. Bahçe duvarının alt tarafını, boru geçecek kadar deldim… Yalaktan boşa akan suyu plastik borularla okulun bahçesine akıttım…
Kazıp boru döşediğim kısmı toprakla iyice kapattım.
Araç geçince boruların kırılmasını istemiyordum…
Okulun bahçesine su akmaya başladı…
Okulun ve oturduğum lojmanın alt tarafına, iki tarafına ağaç dikilecek şekilde suyolu yaptım…
Bahçe duvarının kuzey, güney ve doğusu suya kavuştu…
Pazar günü, köylülerden Ali Okyar’dan kağnısını rica ettim… Verdi. Kağnıyı oğlu sürecekti… Birlikte komşu köylerden Ayvalık köyüne gittik. Köyde, büyük bir dere vardı… Derenin kenarında kavak ve söğüt ağaçları göğe yükseliyordu…
Genç arkadaşım getirdiği tahra ile dikeceğimiz kavak ve söğüt dallarını kesti. Ben kağnıya yükledim. Kağnıyı doldurduk. Köye döndük. Okulun bahçesine dalları boşalttık…
Pazartesi günü minik öğrencilerimle birlikte hazırladığım suyoluna ağaçları diktik…
Bizim ağaç dikimi yaptığımızı gören bazı köylüler, emeğimizin boşa gideceğini söyleyerek yardım etmediler…
Gençler de hayvan otlatmaya gitmişlerdi…
On yıl sonra Çatkuyu köyüne gittim… Kavakların çoğu kesilmişti… İnsan beli kalınlığındaki kökler, adeta “beni kestiler” diye bağırıyorlardı…
Köylüler “Mahmut Hocanın Kavakları” ismini verdikleri kavaklarımı kesmişlerdi.
Kestikleri kavakların parasıyla caminin eksikliklerini giderdiklerini söylediler…
Çatkuyu köyünde, köylüler bahçe işi yapmazlardı.
Tarla vardı… Su vardı. Sebze ve meyve yetiştiren yoktu.
Sebze ve meyve ihtiyaçlarını Cuma günü kurulan Sinanpaşa ilçesinden alıp getirirlerdi.
Doğduğum topraklarda su ve tarla olunca, sebze ve meyve yetiştirirlerdi.
Okulun bahçesinde sebze yetiştirmeye karar verdim.
Okul ve lojmanın üst tarafı çok genişti. Bu alan öğrencilerime yeter ve artardı…
Okul ve lojmanın alt tarafı da çok genişti. Bu kısmı traktörle sürdürdüm. Sonra atlarla tekrar sürdürdüm.
İlçeden aldığım bel, çapa ve tırmıkla toprağı pamuk gibi yaptım…
Yeşil soğan, maydanoz, nane, tere, marul, domates, biber, patlıcan, pırasa, soğan, sarımsak yetiştirdim.
Tenekelerle köylülere domates dağıttım.
On sekiz tabla pırasayı komşumuz Elif Ablaya verdim. Toprağa gömdü. Kışın karın altında çıkarır yemek yapardı.
Altmış kilo sarımsak elde ettim. Muhtara sattırdım… Okulun ihtiyaçlarını aldırdım.
Uygulama bahçesindeki başarım, bazı köylüleri bahçe yapmaya heveslendirdi…
Bir gün resmi bir araç okulun önünde durdu. Okulun karşısında bir çimende iki köylü ile oturuyordum…
Okullar tatildi. 12 Eylül darbesi olmuş, Kâhta’ya gidemiyordum.
Gözden ırak olduğum için fırtınadan ilk nasibini alanların içinde değildim.
Her an tutuklanmayı bekliyordum.
Geceleri evin dışında, yoldan gelecek araçları görecek yerleri tercih ediyordum… Gece birden sonra eve giriyordum…
Gündüzleri de evde kalmazdım. Kenan’ın adamları gelirse ormana dalacaktım. Hazırlığımı yapmıştım.
Resmi araç durunca dikkatli baktım. İlçe Milli Eğitim Müdürü ve Takım elbiseli biri daha indi. Bir de şoför vardı. Tehlike yoktu.
Gelenlerin yanına gittim. Müdür Bey, takım elbiseli kişiyi Kaymakam Bey diye tanıttı…
Kısa bir sohbetten sonra Kaymakam Bey okulun bahçesine girdi. Yetiştirdiğim sebzeleri inceledi.
Bana döndü:
— Bu sebzeleri kim yetiştirdi?
— Sebzeler benim ve eşimin emeğidir. Uygulama bahçesidir…
Üst tarafta bağlı ineği ve buzağıyı gördü.
İneğe doğru giderken, tavuklar ve horozlar Kaymakam Beyi karşıladı.
Kaymakam Bey yüzüme baktı:
— İnek, buzağı, tavuklar, horozlar kimin?
— Bizim.
Kaymakam Bey, Milli Eğitim müdürüne döndü:
— Müdür Bey, köylüden süt, yoğurt, yumurta, sebze bekleyen öğretmenlere değil, kendi üreten, köylüye örnek olan öğretmenlere bu ülkenin ihtiyacı var…
Kaymakam Bey bana işaret etti. Birlikte yürüdük.
Kâhta’dan onlarca ihbar mektubu aldığını söyledi…
Soruşturma yaptığını, Çatkuyu ve çevre köylülerin benden memnun olduğunu söyledi.
Darbecilerin çok can yaktığını, dikkatli olmamı, evde göze batacak kitap bulundurmamı tembih etti.
Görevde olduğu müddetçe beni koruyacağını söyledi. İlçeye indiğimde kendisine uğramamı, çaya beklediğini ekledi…
Arabaya binmeden Milli Eğitim Müdürünün duyacağı bir sesle:
— Başarılı bir öğretmensin. Seni tebrik ediyorum… Başarılarının devamını diliyorum…
Köyden ayrıldılar…
Birkaç ay sonra Kaymakam Bey Sinanpaşa’dan sürgün edildi…
Kaymakam Beyin gittiği günün ertesi, yerine vekâleten bakan Mardinli Mal Müdürü evimde arama yaptırdı…
Ben bekliyordum. Hazırlıklıydım… Avuçlarını yalayıp gittiler…
20 Nisan 1981 günü öğleden sonra dersten çıktım. Eve gittim.
Eşim hamileydi, çocuk bekliyorduk…
Eşim, sancılarının başladığını söyledi.
Komşumuz Küçük Musa’nın eşi Hatice Ablayı çağırdım. Eşimin yanında bıraktım. Komşu köye ebeyi getirmeye gidecektim…
Mobiletime bindim. Ayvalık köyüne gittim.
Ebe Hanım otomobili ile Başkimse köyüne gitmişti. Başkimse köyünün yoluna girdim.
Birkaç kilometre yol aldıktan sonra ebe hanım otomobili ile geliyordu. Arabayı durdurdum. Durumu anlattım.
Tanışıklığımız olan ebe hanımı bizim eve gönderdim.
Ben de Mobiletle arkalarından gittim.
Ben köye vardığımda, ebe Hanım eşimin başındaydı… Dışarıda beklememi söyledi.
Eşim, içerde bir çocuk doğuruyordu…
Baba olarak ben dışarıda dokuz doğuruyordum.
Eşimin ve çocuğumun kurtulması için dualar ediyordum…
Bir çocuk sesi duydum.
Hatice Abla dışarı çıktı.
Müjdeyi verdi:
— Bir kızın oldu.
Okulun lojmanında 20 Nisan 1981 günü öğleden sonra doğan, İsviçre’de 20 Nisan 2012’de doğum günü kutlanan canım kızım Berican’dı…
Sevgili Berican, seni çok seviyor baban…