MAZİYE YOLCULUKLAR – 273
CANTEKİN KİTABEVİ
1974 yılında Ecevit affı ile Mamak ceza evinden çıktım.
Kâhta’ya döndüm. Süsyan köyüne yaklaşınca ilk Kâhta’nın, ortaokul yıllarında yapımında işçi olarak çalıştığım Yatılı İlköğretim Bölge Okulu göründü.
Arabadan indim. Avuçlarıma Kâhta toprağını aldım. Kokladım. Öptüm. Gözyaşlarımla suladım.
Uzun, çileli yılların tüm hasretini gidermeye çalıştım.
Babamın evinde bir asalak gibi yaşamak; uzanıp yatmak bana yakışmazdı. Uzun yıllar içerde yatmıştım. Aileme yardım yapmam gereken yıllarda, nerelerde kaldığımı bile söyleyemeden dağda, bayırda taşta-toprakta, derneklerde bankların üzerinde, işkencede betonda, hapishanelerde taş gibi yataklarda bir gençlik çürütmüştüm.
Çalışmalıydım. Aileme borcumu ödemeliydim.
Babamın demirci dükkânında işe başladım. Birkaç ay körük çektim, balyoz salladım. Hırsla örsü inlettim.
Kâhta halkı çok cahil bırakılmıştı. Yaşlılarda okuma yazma oranı çok düşüktü. Gençlerin büyük kısmı ilkokul veya ortaokul mezunuydu. Kâhta’da İki ilkokul, bir ortaokulumuz vardı. Lise çok geç açıldı. Ağabeyim ve ondan sonraki birçok ortaokul mezunu Adıyaman Lisesinde okudu.
Ders kitaplarından başka kitap okuyan yoktu. Kâhta’da devrimci mücadeleyi sürdürmenin yollarını düşünüyordum.
Devrimci kitapların satılacağı bir işyeri açmaya karar verdim. Açtım. İşyerine tabela yazdırdım: Cantekin Kitabevi
İşyeri bir sokağın köşesindeydi. Önü caddeydi. Batı kuzey cepheliydi. İki cephesi de camekândı. İki cephede de giriş kapısı vardı.
İşyerinin batısında Kâhta PTT binası, Kâhta’nın meşhur ağalarından Osman Turanlı’nın üç katlı binası (İlk yapıldığında ilçedeki tek üç katlı binaydı.), eski kaymakam evi ve Ballıbeylerin toprak evi vardı. Aramızda eski çarşıdan gelen yol geçerdi.
İşyerinin güneyinde, bitişiğimde terzi Muhtarın oğlu’nun dükkânı vardı.
Kuzeyde, tam karşımda Kâhta Ziraat Bankası vardı. Aramızdan bir yol geçerdi. Bankanın üstünde lojmanları vardı.
Kuzeydoğu’da Toprak kulüp vardı. CHP’liler ve devrimci gençlerin gittiği oyun oynadığı bir kahveydi.
Doğumuz marangozlar çarşısıydı. Bitiminde Askerlik şubesi vardı.
Cantekin Kitapevinin batısındaki sokak, kuzeyindeki cadde çok işlekti
Belediyeye, Hükümet Konağına, PTT’ye, marangozlara, Askerlik şubesine, Kubilay İlkokuluna, Ortaokula ve birkaç mahalleye işyerimin önünden gidilirdi.
İşyerinin kuzey girişine Nazım Hikmet’in resminin üstünde olduğu “Bu Gün Pazar” şiiri yazılı olan afişi Kâhtalıları selamlıyordu.
Sol yanında Mamak’ta ceza evinde arkadaşlarım olan Üç Fidanın resmini, sokakta gelen geçenler görsün diye asmıştım.
Âşık İhsanı’nın “Vur Ağanın Başına” kitabından en az elli tanesini camekânın batı kuzey cephelerinin en üst tarafında yana yana dizmiştim.
O günlerin kaymakamı, sonra bakan olan meşhur MHP’li Namık Kemal Zeybek’ti.
Kaymakam müşteri olarak gelir, önce iki camekândaki resimleri, yazıları incelerdi
Dükkânın içine girer, raflardaki bütün kitapları elden geçirirdi. Bu kadar sol kitabı benim dükkânda incelediği kadar hayatının geri kalanında incelememiştir.
Hümanist yazarlardan birkaç adet kitap alır, PTT’nin karşına düşen evine giderdi.
Devrimci, ilerici, Atatürkçü olmadığını biliyordum ama MHP’li olduğunu o zaman bilmiyordum.
Daha sonra kendini belli etti.
Kâhta Devrimci Kültür Derneği açtığımız dönemde kapı koruması Bekçi Turan aracığı ile birkaç kişiyi kandırmış.
Gençler bana geldi:
– Sen derneğe gelip gitmesen kaymakam bize maddi manevi çok büyük destek yapacak. Derneğin iyiliği için sen gelip gitme.
Gülerek cevap verdim. Çünkü oyunu anlamıştım.
– Dernek binasını kiralayan benim. Kürsüleri Siverek’ten alıp getiren benim. Sandalyeleri ve masaları alan benim. Kitaplıktaki kitaplar benim. Süpürgesine kadar ben aldım. Sizin bir katkınız var mı? Yok! Başkasının bir katkısı var mı? Yok! Gidin kaymakamınız size para versin. Ayrı bir yer kiralayın. İçini döşeyin. Sizinle gelenler olursa alın götürün. Midemi bulandırmayın. Faşistlerin maşası oluyorsunuz. Kendinizi koruyun. İsterseniz seminerlerimize katılmazsınız.
Kaymakamın oyununu bozdum.
Okula giden öğrenciler, işyerimin önünden geçerken camekânın üst tarafına dizdiğim Âşık İhsanı’nın “Vur Ağanın Başına” kitabının adını üst üste okuyorlardı.
Bunu her gün gelip geçerken oyun olarak tekrarlıyorlardı. Nakaratlı okuyuşları hoşuma giderdi. Yaralı gönlümü sevindiriyorlardı.
Hele bir gün dükkânın önündeki sokakta Osman ağa iki kişi ile sohbet ederken, en az on öğrencinin bir mitingde bağırır gibi “Vur Ağanın Başına” diye nakaratlı bağırmaları, ağanın sapsarı kesilmesine sebep oldu.
İşyeri tezgâhının iç tarafında oturuyordum. Öğrencileri ve ağayı izlerken, namluya kurşun sürerek tedbir aldım.
Burası Türkiye’nin güneydoğusunda küçük bir ilçeydi. Ağalık maddi, manevi ve siyasi olarak çok güçlüydü. Ağalar çok adam öldürdüler.
O günleri yaşayanlar bilir.
Cantekin Kitabevi kapansın diye kaymakam ve yandaşları çok uğraştılar.
Ben ve kardeşim Ahmet’i siyasi palavralarla tutukladılar.
Ahmet, Kâhta ceza evine kondu.
Beni Adıyaman ceza evine attılar.
Cantekin Kitabevini okuma yazma bilmeyen anneme açtırdım. O zaman küçük bir öğrenci olan Sadık Bakırcıoğlu anneme yardım ediyordu.
Ben ve kardeşim ceza evinden çıktık. Kardeşim İsveç’e gitti.
Ben birkaç ay daha işyerini idare ettim. Nezarete, ceza evine giriş çıkışım devam etti. Kaymakam oyunlarına devam ediyordu. Ben de mücadeleye devam ediyordum.
O yıllarda Âşık İhsanı ve grubuna Terzi Ayhan Ağabeyin sinema salonunda konser verdirdim. Masrafın çoğunu Cantekin Kitabevi karşıladı. Otel ve restoran masrafım olmadı. Grup bizim evde içti, yedi ve yattı. Annemler yemek yaptı. Yatak serdi, kaldırdı. Evin bir odasında İhsanı ve Senem Bacı kalıyordu. Bir odasında Âşık Settari ve Âşık Dünyalı kalıyordu.
Âşık Settari ve Âşık Dünyalı Ağabeyim Mehmet Cantekin’in mezarını ziyaret etmek istediler. Birlikte mezarlığı ziyaret ettik. Çok duygulu bir ziyaretti.
İhsanı ve grubun devrimci türkülerini dinlemeye gelenlere yer kalmamış, çoğu ayakta izlemişti. Sinemanın ikinci katındaki gençleri biletsiz almıştım. Gençler slogan atıyorlardı: Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye, Kahrolsun Ağalar, Yaşasın İşçiler, Yaşasın Köylüler, Kahrolsun Faşizm ve benzeri sloganlar.
Yıl 1974. Feodalizm nefes aldırmıyor.
Ekonomik güç ağaların ellerinde. Siyasi güç ağaların ellerinde. Ağaların emrinde sürüyle cahil tırşıkçı var. Hazır bekliyorlar. Ağalar vurun dese, vurmaya hazırlar.
Emirlerinde bir de faşist kaymakam, savcı ve hâkim var. Koca boz bir köpek besleyen savcı, itini hükümet konağına bile getiriyordu. İtçiliğini göstermeye çalışıyordu.
İhsanı ve grubunun devrimci haykırışları ve sloganlar Kâhta semalarında yükselirken, buna maddi ve manevi sebep olan devrimci Mahmut Cantekin cezasız bırakılamazdı.
Gecenin sabahında mesai başlar başlamaz kaymakamın odasında Osman Ağa, savcı ve hâkim toplanmışlar. Beni nasıl cezalandıracaklarını konuşmaya başlamışlar.
Sınıf arkadaşım bir memur ilk haberi getirdi: Seni tutuklayacaklar.
İkinci haber de geldi: Dikkat! Senin için toplantı yapıyorlar. Başçavuşu yalancı şahit yapacaklar. Tutuklayacaklar.
Hemen valizimi hazırladım. 15 tatildi. Sınıf arkadaşım Gölbaşılı bir öğretmen arkadaş evini kontrol etmem için anahtarı bana bırakmıştı.
Dükkânı kardeşim Ahmet’e teslim ettim. Kalacağım evi söyledim. Evin iki kapısı olduğunu, büyük bahçeye açılan kapının gözlerden uzak, geliş gidişe müsait olduğunu söyledim. Bana kiminle haber, yemek, kitap göndereceğini konuştuk.
Adliyeye gittim. Yüzbaşı Rıdvan beyle konuştum. Koridorda bekle çağıracağım derken üzgün olduğu belliydi. Rıdvan yüzbaşının kafasında değillerdi. Toplantıya da çağırmamışlardı.
Koridora çıktım. Yan oda Giresunlu Mustafa Ustaoğlu isimli uzman çavuşun odasıydı. Beni bu koridora çok getirdikleri için herkesi iyi tanıyordum.
– Mustafa Ağabey bunlar benden ne istiyor? Diye sordum.
Aldığım cevap gerçekleri dile getiriyordu:
– Bu Kâhta’da evliya olsanız bile artık size rahat vermezler.
– Çok haklısın Mustafa Ağabey!
Koridora çıktım. Hemen sağım jandarma koğuşuydu. Jandarmalar kuşanıyorlardı. Beni ceza evine götüreceklerini anladım. Tutuklanma kararını sezdiğim an, kaçmayı kafaya koymuştum.
Önceki tutuklanmam aklıma geldi. Kelepçeyi sağ koluma taktılar, kelepçenin diğer tarafında iki metre boyunda, 120-130 kilo ağırlığında bir jandarma vardı. Kaçmam için kolumun bağlı olduğu jandarmayı da omuzlayıp kaçmam gerekirdi.
Elimi kafama koydum. Bir iki saniyede karar verdim:
– Kaç Mahmut! Bu haksızlığı kabul etme!
Gençtim. İdmanlıydım. Ben hükümet konağından uzaklaşırken, jandarmaların sesi geliyordu:
– Kaçıyor! Kaçıyor!
On beş gün sıkıyönetim ilan ettiler. Kâhta’nın giriş çıkışı kontrol altına alınmıştı.
Rıdvan yüzbaşı bizim evi jandarmalarla aramaya gitmiş, annem kuru köfte yapıyormuş. Odalara bakmış. Fakirliğimizi görmüş. Kendi kendine “bu fakirlik devrimci yapar” demiş.
Küçük kardeşim duymuş. Haber bana geldi.
On beş gün arama sonuç vermeyince, Adıyaman’daki büyük komutan kükremiş:
– Rıdvan Yüzbaşı, bu teröristi iki gün içinde yakalamazsan, seni görevden alırım.
Rıdvan yüzbaşı çareler düşünür. CHP’li belediye başkanı H.Yusuf Erdem ile diğer önden gelen CHP’lilerle görüşür. Söylediği şudur:
– Mahmut Cantekin suçsuzdur. O gece eşimle birlikte ben de konserdeydim. Suç olacak hiçbir şey yok. İki gün içinde yakalanmazsa görevden alınacağım. Mahmut Cantekin’in çok saygılı olduğunu, sizin iletişime geçmenizi, rica ediyorum. Meslek hayatımı bitirecekler. Lütfen ikna edin. Ben elimden geleni yapacağım. Bir tokat vurdurmayacağım. Bir saat içinde bırakılması için elimden geleni yapacağım.
Belediye başkanı yüzbaşının anlattıklarını Kardeşim Ahmet’e anlatır. Ahmet bana bir mektupla başkanın dediklerini, bizim evde yaşananları yazdı. Gönderdi.
Okudum. Düşündüm. Siverekliler gibi giyindim. Başımdaki beyaz puşumla yüzümü tanınmayacak hale getirdim. En sakin sokaklardan geçerek başkanın evine vardım. CHP ileri gelenleri evdeydi. Konuştuk. İkna oldum. Rıdvan yüzbaşı zarar görmesin diye teslim olmaya karar verdim. Belediye başkanı Rıdvan yüzbaşıyı aradı. Benim teslim olacağımı söyledi. Cumartesi günü saat on sularıydı. Ben başkanla birlikte arabayla hükümet konağına gittik.
Saat on sularıydı. Rıdvan Yüzbaşı İtçi savcıyı aradı. Saat on iki oldu, gelmedi. Evi yaya beş dakika ötedeydi.
Belediye Başkanı Rahmetli H.Yusuf Erdem’e artık eve gitmesini istedim. Beklemesinin gereği yoktu. Rıdvan Yüzbaşının yapacağı bir şey olmadığını anladım. Beni tutuklayacaklardı. İlçenin yüksek çetesi kararını vermişti.
Rıdvan Yüzbaşı yeni evliydi. Öğle yemeğini genç eşiyle yemek istemesi kadar normal bir şey yoktu:
– Mahmut seni nezarete alacağım. Kapının anahtarını kimseye vermeyeceğim. Seni kimse dövmesin. Jandarmalar 15 gündür seni arıyorlar. Eve gidip yemek yiyip döneceğim. Gel telefon et, kardeşin sana yemek getirsin.
Yemek geldi. Rıdvan yüzbaşı geldi. Savcı gelmedi.
Saat 15’te itçi savcı geldi. Beni tutukladı. Kolumu bir jandarmaya kelepçeli şekilde Kâhta ceza evine gönderdi. Gece saat üçte Adıyaman ceza evine götürdüler.
Yüzbaşı Rıdvan, uzun yıllar sonra albay oldu. Siirt ilinde görev yapıyordu. Faşist olmadığı için teröristler şu bölgede diye gönderildiği mevkide uyuşturucu ticaretine engel olduğu subaylar ve özel timler tarafından öldürüldüğünü gazeteler yazmıştı.
Rıdvan Yüzbaşı, Âşık İhsanı konserine yeni evlendiği eşi Tomris Hanımla gelmişti. En önde oturuyordu. Beni çağırdı:
– Müzik dinliyoruz. Slogan attırmazsan iyi olur, demişti.
Kendisini iyi tanımadığımdan:
– Gençler slogan atacak. Kimse engelleyemez, demiştim.
Son tutuklama kararı çıkınca kaçtım. Dükkânı boşalttım.
Kimseye haber vermeden bir arkadaşı Askerlik şubesine gönderdim. Sülüsümü aldı. Beni Isparta iline vermişlerdi.
Bir arkadaşla yolun yarısını yaya, diğer yarısını arabayla Adıyaman’a gittik. Garaja varmadan indim. Arkadaş garaja kadar gitti. Isparta biletimi aldı.
Adıyaman’ın çıkışında, anlaştığımız yerde otobüs durdu. Arkadaş indi. Ben otobüse binerek Isparta’ya gittim.
1975 yılı kasımında birinci CANTEKİN KİTABEVİ kapanmış oldu.