MAZİYE YOLCULUKLAR – 270
İ. HALİL BAYRAM’A MEKTUP
Sevgili İbrahim Halil Bayram,
Beni bir sen anladın sevgili kardeşim.
İki küçücük yürek, Adıyaman ili Kâhta ilçesinde iki komşuyu kardeş etmişti.
Maddi olarak yoksulduk. Manevi olarak çalıp çırpıp dünya zenginlerinden daha zengin olan insanlık fakiri o meşhurlardan bin kat zengindik.
Derdimiz birdi. Sevdamız birdi. Birlikte ağlar, birlikte gülerdik.
Dostluğun adresi bizdik.
Vefa bizde zirvede yansıyan güneşti.
Vicdanımızın aklının ucundan cüzdan geçmezdi.
Merhameti kirlenmemiş saf, temiz küçücük kanatsız meleklerdik.
Küçük yaşta annesiz, babasız kalmış iki çocuktan en küçüğüydün.
Mahallemiz, sokağımız aynıydı. Çok yakın can komşumdun.
Kerpiç, tek gözlü, pencerelerinde cam yerine naylon çakılı, ısınma aracı çocuk ellerimle demirci babamın dükkânında yaptığım mangal olan eviniz, bizim meskenimizdi.
Mangalın hikâyesini ben unutmuştum. Kâhta’da son görüşmemizde sen bana hatırlattın:
– Babanın demirci dükkânında mangal yapıp, köz doldurup getirmiştin. Birlikte ısındık.
Sevgili İbrahim Halil Bayram, O evin sıcaklığını bu dünyada hiç bir evde bulamadım.
Sevgili İbrahim Halil Bayram, yüreği zengin annemin şu yemeği götür; Halil İbrahim ile birlikte yiyin dediği, yerde gazete soframızdaki yemeklerin tadını hiç bir yerde bulamadım.
Hiçbir aşçı yer soframızın küçücük lokmalarının güzelliğini, lezzetini yaptıkları yemeğe veremedi.
Soframızda insanlık vardı. Kardeşlik vardı. Vefa vardı. Duyarlılık vardı. Vicdan vardı.
Ömrüm boyu peşinde koştuğum bu değerler, elin etinden, havyarından, kaymak ile balından daha çok beni mutlu ediyordu.
Kara yağız, çelimsiz olsak da mangal yürekli cami mahallesi çocuklarıydık.
Bilirsin bizim mahalleye Zılgo Mahallesi demelerinin sebebi bazı komşularımızın çiftçilik, hayvancılık yapmasından kaynaklanıyordu.
Hayvan beslenen yerde Zılgo (hayvan dışkısı) olur.
Zılgo, tezek demektir.
Zılgo tarlanın, bahçenin vitamini demektir.
Zılgo, evlerin önünde yükselen kümes hayvanlarının sofrası demektir.
Biz, Zılgo Mahallesi çocuklarıydık. Üç dört bin nüfuslu küçük ilçede (aslında büyük bir köydü Kâhta) fabrika mı vardı? Halkın geçimi esnaflıktan, çiftçilikten, hayvancılıktan olurdu. Belediyede ve hükümet konağında çalışan maaşlılar parmakla sayılırdı. Birkaç yerli öğretmen de vardı.
Sevgili İbrahim Halil Bayram, büyük topraklara sahip birkaç aile vardı. Durumları en iyi olanlar olanlardı.
Sevgili İbrahim Halil Bayram, aramızdaki çıkarsız dostluğu, vefayı, kardeşliği hiç kimse bana yaşatmadı.
Emek verdiğim, kurşun onlara değil bana gelsin diye göğsümü siper ettiğim insanlar, bir tokat yemeden beni sattılar.
Sevgili İbrahim Halil Bayram, ben falakada balta sapının sert inişine direnirken, ayağımın tabanında fışkıran kanı seyreden yoldaş dediğim kahpelerle aynı havayı solumaktan utanıyorum.
Üzerime ifade veren sekiz kişi, sır vermediğim için çılgına dönen subayın çocuk boğazıma (18 yaş) potini ile basmasını, ağzımdan ve burnumdan akan kanı izlemesini hiç unutmadım.
Mamak ceza evinde iki kez yattım. Ecevit affına kadar Mamak Askeri ceza evinde kaldım.
Adıyaman, Kâhta, Besni ceza evlerine beni kaç kez attıklarının sayısını unuttum.
Diyarbakır ceza evi, zulmün katmerlisinin yaşatıldığı zindandı.
Beni kaç kere gözaltına aldıklarının sayısı zalimlerin kayıtlarında var.
Tahminim yaşımdan fazla gözaltına alındığımdır.
Bir yılda on kez alındığımı hatırlıyorum. Düşman çok azgındı. Çok terbiyesizdi. Çok acımasızdı. Çok saldırgandı. Üstündeki elbisenin gücüne sığınarak yapmadıkları şey yoktu.
Yetmiş iki yaşım zalimlerin kininin, nefretinin, kahpeliğinin, barbarlığının hedef tahtası oldu.
Bedenim, ellerim, ayaklarım lime lime olsa da beynim ve yüreğim babamın demirci örsü gibi direndi.
Bu örs çeliktir… Hiçbir namussuz, şerefsiz zalim boyun eğdiremedi,
Bu yüreğe arkadaşını, yoldaşını, tanıdığını sattıramadı.
İhanetlere rağmen 1980 yılına kadar sözde devrimci oluşumlarla yürüdüm.
Sevgili İbrahim Halil Bayram, ceza evlerinde sekiz ciltlik “DEVRİMCİ GEÇİNEN ZİBİDİLER” kitabını yazabilirdim.
Onlarca işkence hanede it de gördüm. Yiğit de gördüm.
Onlarca nezarethanede it de gördüm. Yiğit de gördüm.
Onlarca ceza evi koğuşlarında it de gördüm. Yiğit de gördüm.
Çok keklik suyu beni yaktı.
Senin komşun, kardeşin hiç kimseyi satmadı.
Pirin Palasta 45 gün işkence gördükten sonra beni mahkemeye götürmek için eşyalarımızın olduğu idari bölüme götürdüler. Kemerimi, üç beş kuruş paramı verdiler.
Gözlerim hala bağlıydı. Bana işkence eden insan artığı barbar kin ve nefretle bana bağırdı:
– Bu kırk beş günde işkenceye dayandım. Sır vermedim. İşkencecileri yendim diye seviniyorsun. Seni yine alacağız. Seni bülbül gibi öttürmezsem annemi, karımı, kızımı düz, dedi.
Konuşmadığım için, ellerinde tek bir delil olmadığı için tutuklanma ihtimalini yüzde elli olarak tahmin ediyordum.
Bu kin hiç konuşmamamın işe yaramadığını, beni tutuklayacaklarını tecrübem bana söyledi.
Mahkemeye götürdüler. Hâkimin karşısına çıkardılar.
Darbecilerin adaletinin maşası yargıç, önündeki dosyada hiç suç delili olmadan, suçlama olmadan kararını verdi:
– Mahmut Cantekin’in tutuklanmasına…
Anladım ki CANTEKİN soy ismi tutuklanmamın en büyük delilidir.
Aylarca tutuklu kaldım. İlk mahkemede tahliye oldum.
Birkaç ay sonra beni yine alıp Pirin Palasa götürdüler.
“Seni yine alacağız. Seni bülbül gibi öttürmezsem annemi, karımı, kızımı düz, diyen barbar oğlu barbar birinci sözünü tuttu: Beni yine aldılar.
Bülbül gibi öttürmeye çalıştı. Onlarca kez işkenceden geçen bu yürek, barbarlara o zevki tattırmadı.
Onlarca yıl geçti aradan; “seni bülbül gibi öttürmezsem annemi, karımı, kızımı şey et” diyen barbar hiç birini göndermedi.
İnsan artığı barbar sözünde durmadı…
Sevgili İbrahim Halil Bayram, sana selamlarımı, sevgilerimi, yüreğimde bitmeyecek dostluğumu gönderiyorum.
Ömrümün özetini bir dörtlüğe sığdırdım.
KEKLİK SOYU
Hani dosttuk hani candık,
Hani yiğit mert insandık,
Seni dönek keklik soyu,
Sana kandık kökten yandık…