GÜZELLİKLER

MAZİYE YOLCULUKLAR – 127

 

 

            1960 yıllarıydı. Çocuktuk.

Üzerimizde büyüklerimizden küçültülen elbiseler, ayaklarımızda kara lastikler vardı.

Top oynamaya başlamadan önce kara lastik ayakkabılarımızı eskimesin, yırtılmasın diye ayaklarımızdan çıkarırdık… Kale direği olarak koyduğumuz taşların kenarına özenle indirirdik.

Fakirlikten ayakkabısız top oynamayı öğrendik…

Ayaklarımızın tabanları isyan etse de ayakkabısız top oynamaya mecburduk…

 

            Kâhta’mız, nüfusu beş altı bin olan küçük bir taşra ilçesiydi. Bizler taşralı çocuklardık.

İki elin parmaklarını geçmeyen birkaç aile ekonomik olarak iyi durumdaydı. Diğer aileler üç aşağı beş yukarı aynı durumdaydık.

            Kış mevsiminde sofralarımızın demirbaşları bulgur pilavı, mercimekli köfte, kuru köfte, panki, kurutulmuş domates, biber, patlıcan yemekleriydi.

 

            Soframız domates, biber, patlıcanlar olmaya başladı mı şenlenirdi.

Domates sofranın sultanı olurdu. Kızartmalar, fırında pişirmeler, kıymasız bulgurdan dolmalar, melemenler ve daha birçok yemek analarımızın becerikli elleriyle hazırlanır, sofralarımıza gelirdi.

Ayranlı patlıcan çorbasını da unutmamak lazım…

 

            Komşudan komşuya tabak tabak yemekler gelir, giderdi.

Komşularımız açken biz tok yatamazdık…

Lokmamızı zevkle bölüşürdük…

Yardımlaşma ve dayanışma güzel bir gelenekti.

 

            Yaşlı kadınlar teyzemiz, halamız, yengemizdi…

Yaşlı erkekler amcamız, dayımız, dedemizdi… 

Bizden büyük kızlar ablamızdı…

Bizden büyük erkekler ağabeyimizdi…

Biz büyük bir aile gibiydik…

 

            Ekonomik olarak kendi kendimize yetmeye çalışırdık.

Ne televizyon ne de tüketim çılgınlığını pompalayan reklâmlar vardı…

            Özenti ve yapmacık davranışlar ayıplanırdı.

            Riyakârlık bize yakışmazdı…

 

            Hiç unutmam; yaz tatili bitmek üzereydi. Kubilay ilkokulunun bahçesinde gölgede oturuyorduk.

Mustafa diye bir genç yanımıza geldi.

Kâhta’dan şehir dışına çalışmaya gitmiş, yeni dönmüştü.  

 

Arkadaşları Kürtçe sordu:

— Nereden geliyorsun? Orada ne iş yaptın?

Mustafa kelimelerin belini kırarak yanıt verdi:

— Tarsüs’ten  ( Tarsus ) geliyorum. Orada çübanlık (çobanlık) yaptım.

 

Arkadaşlar gülmekten çatlayacaklardı.

Arkadaşları aylarca “çübanlık yaptım” cümlesini ağızlarından düşürmedi…

Özentiden uzaktık…

Mevlana’nın dediği gibi içimiz dışımız birdi…

 

Büyük, küçük yüzde doksan beşimiz çocuklar gibi saftık. Temizdik.

Dostluk, komşuluk, yardımlaşma, dayanışma bizler için çok önemliydi…

Para ilah değildi… Kâhtalım çıkarını kıble yapıp secdeye durmazdı…

Lokmasını arkadaşlarıyla bölüşür, arkadaşı için canını ortaya koymaktan onur duyardı…

 

Yapılan iyiliğin altından kalkmak, karşılık vermek için elden gelen her şey yapılırdı…

Bizim geleneğimizde yemek yediği sofraya ihanet etmek yoktu…

Uzatılan yardım elini ısırmak, kendine gerilen kol, kanadı kırmak bizim geleneğimizde yazmazdı.

Biz halktık.  

Birbirimize benzerdik…

Birbirimizi sever sayardık.

Kâhtalıydık…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir