Bu gün 6 Ekim 1992. Saat 15.10.
Son dersten çıktık. Öğretmenler odasında okuldan ayrılma hazırlığı yapıyoruz.
Öğretmen arkadaşlarla birlikte memur kesiminin mekânı olan Ramazan’ın kahvesine gideceğiz… Bazı arkadaşlar okey, bazı arkadaşlar elli bir oynayacak. Oyun oynamayan arkadaşlar oyun oynayan arkadaşları seyredecek.
Okul müdürünün odasından Nevzat Bey seslendi:
— Mahmut Bey telefon var. Evden arıyorlar.
Arayan eşimdi. Beklediğimiz çocuğumuzun doğum saatinin geldiğini söyledi.
Taksicilikte yapan mahallemizin bakkalına uğradım. Durumu anlattım. Taksiyle eve gittik.
Eşimi taksiye alarak, Lice’nin yukarı mahallesinde bulunan devlet hastanesine gittik.
Mahrumiyet bölgesinde ilk sürprizle karşılaştık: Devlet hastanesinde doğum doktoru yok… Ebe yok.
Görevli olan gencecik kıza sordum:
— Senin görevin?
— Hemşireyim.
— Yeni mezun musun?
— Evet.
— Sağlık ocağında doğum doktoru, ebe var mı?
— Yok.
— Ne yapacağız?
— Diyarbakır’a gideceksiniz.
Lice Diyarbakır arası doksan kilometredir. Yolda doğum olayı gerçekleşirse eşimi ve çocuğumu kaybetme ihtimali yüzde yüzdür. Yola çıkmaktan başka çaremiz de yok.
Şoför arkadaşa Diyarbakır’a gideceğimizi söyledim…
Diyarbakır yoluna girince ömrümde görmediğim bir trafik yoğunluğu ile karşılaştık. Önümüzde askerleri boşaltmış otobüsler gidiyordu… Karşıdan içi asker dolu otobüsler, çeşitli askeri araçlar geliyordu… Karınca sürüsünü bilirsiniz. Karınca sürüsü gibi gelen araçların arkası kesilmiyor… Binlerce asker, yüzlerce araç Lice’ye doğru akıyordu…
Diyarbakır Silvan yoluna birkaç kilometre kala silah sesine benzer bir ses duyduk…
Şoför telaşla bağırdı:
— Arabanın içine yatın! Askerler bize ateş ediyor…
Şoför, arabayı durdurup ön tarafa yattı.
Ön taraftan gelen araçlara baktım. Ateş eden yoktu. Arka taraftan gelen araçlarla aramızda mesafe çoktu. Ateş eden de yoktu.
Taksinin tekerinin patladığını anladım. Şoföre seslendim:
— Kalk! Taksinin tekeri patlamıştır.
Şoför yavaşça kalktı. Karşıdan gelen, arkadan gelen araçlara baktı. Ateş eden olmadığına emin olduktan sonra araçtan indi. Eşime baktım. Durumu iyi değildi.
Ben de indim.
Taksinin sağ arka tekeri patlamıştı.
Acelemiz vardı. Çabuk davranmalıydık. Ceketimi çıkardım. Kravatımı çıkardım…
Şoföre sordum:
— Yedek tekerin var mı?
— Teker var, kriko yok.
— Çaresine bakarız…
Çalışmaya başladık. Eski tekerin vidalarını söktük. Kriko vazifesi görecek benden başka bir şey yoktu.
Şoföre uyarıyı yaptım:
— Ben sırtımı arabaya dayayıp ellerimle kaldıracağım. Sen seri şekilde patlamış tekeri çıkar, yedeğini tak.
Şoför yüzüme bakarken sırtımı taksiye döndüm. Taksiyi kaldırdım…
Şoför tekeri değişti. Vidalarını sıktı.
Taksiye binip yola devam ettik…
Taksiyi nasıl kaldırdığımı ben de bilmiyorum… Sevdiklerimi kaybetme korkusu mu bana taksiyi kaldırtan güç, hala çözemedim…
Silvan yoluna çıkınca, daha büyük askeri araçların Silvan’a doğru gittiğini gördüm.
Bazı askeri araçlar da Lice yoluna dönmeye devam ediyorlardı.
Güneş çoktan battı. Ortalık kararmaya başladı…
Diyarbakır’a girdik. Devlet Hastanesine gitmek için Seyrantepe’deki kavşaktan Dağ Kapıya dönmemiz gerekiyordu. Dağ Kapıya giden yolu kapatmışlardı.
Çok yoğun şekilde güvenlik önlemleri alınmıştı.
Şoför orada duranlardan birine sordu:
— Arkadaş, bu yolu niye kapatmışlar?
— Turgut Özel Diyarbakır’a geldi. Bu yol Özal için kapatıldı.
Oğlumun doğum gününde karşılaştığım şansızlıklar devam ediyordu. Bir gözüm eşimde, bir gözüm yoğun trafikte çaresizlikten kıvranıyordum…
Trafik polislerinin gösterdiği yola girdik. Trafik çok kalabalık, yavaş ilerliyoruz. Başka bir kavşağa girince önümdeki araç birdenbire durdu… Bizim şoför öndeki araca arkadan vurdu… İki şoför araçlarından hırsla indiler. Tartışmaya başladılar.
İndim. Araya girdim. Öndeki araçta hasar yoktu. Bizim araçta hasar vardı. Bizim arabada hasta olduğunu, kavganın sırası olmadığını, bizim araçtaki hasarı ödeyeceğimi söyleyerek olayı tatlıya bağladım.
Bizim şoförü taksiye bindirdim. Yola devam ettik. Biraz sonra da hastaneye kavuştuk…
Eşimi doğumhane bölümüne götürdüm. Ebe içeri aldı. Aşağı indim.
Eşim daha önce yaptığı doğumda çok kan kaybetmişti. Yine kana ihtiyacımız olabilir diye korkuyordum. Oradaki görevlilerden kana ihtiyacımız olursa, temin edeceğimiz yerlerin ismini ve adreslerini aldım. Şoföre bu adresleri iyice öğrenmesi için verdim. Heyecandan titriyordum. Sabırsızlıktan ölüyordum.
Daha fazla dayanamadım. Doğumhaneye çıktım. Koridordaki televizyonda “Yalan Rüzgârı” dizisi vardı…
Eşimi teslim ettiğim ebe, doğumhaneden çıktı. Ayaklarında tuttuğu bebekle yanıma geldi:
— Gözün aydın. Bu gün doğan bebeklerden tek erkek çocuktur. Babası sevinebilirsin…
Bir hoş oldum. Ağzımda iki kelimelik bir cümle çıktı:
— Annesi nasıl?
— O da iyidir. Git aşağıda bekle. Odasına çıkarınca yanına gelirsin…
Aşağı indim. Şoförü gönderdim. Beklemeye başladım.
Ne kadar zaman geçti, bilmiyorum. Yukarı çıktım. Eşim odasına alınmıştı. Oğlumuz yanındaydı. Eşimi kutladım.
Bir ihtiyacı olup olmadığını sordum:
— Karnım aç. Bir şeyler getirirsen iyi olur…
O an sabah kahvaltısı ile durduğumun farkına vardım. Midem boşum diye bağırdı…
Hastaneden çıktım. Sağa sola bakarak Dağ Kapıya geldim.
Dağ Kapıda geniş kaldırımda büyük bir mangalda duman çıkıyordu.
Küçük masaların etrafındaki kürsülerde onlarca kişi vardı. Kimi yemeklerini yiyordu, kimi de yemek bekliyordu.
Mangalın yanında camekânlı bir araba vardı. İçinde kuşbaşı, ciğer, kebap, böbrek, biftek, tavuk ve benzeri her çeşit et hazır, pişirilmeyi bekliyordu…
Çeşit yaparak sipariş verdim. Paket yapmalarını istedim. Paket hazırlanana kadar hazır pişmiş ne varsa bana getirmelerini istedim.
Boş bir masa buldum. Kürsüye oturdum. Getirileni atıştırana kadar paketimiz hazırlandı…
Sevinçle hastaneye, eşimin yanına döndüm…
Bu gün 7 Ekim 1992. Eşimin kucağında oğlumuz Mehmet, dolmuşun üçüncü koltuğunda Lice’ye dönüyoruz…
Yıl: 1992