KAPANMAZ YARADIR SÜRGÜNLÜK

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 140

 

 

 

 

            Sevgili hemşerim avukat A. Sırrı Özbek’in “KÖKÜNÜ ARAYAN ÇINAR” isimli hikâye kitabının, Belge Yayınları tarafından yayınlandığını duymuştum…

            “Kökünü Arayan Çınar’ ismini, alacağım kitaplar listesine ekledim.

            Birkaç kitapçıya uğradım, bulamadım.

 

            Emeklilik günlerimde, 1. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan olayları araştırmayı ön plana aldım…

            Konu ile ilgili tarih kitaplarını, gazete ve dergilerdeki yazıları, araştırma, anı, hikâye ve romanları alıyorum, okuyorum…

            Önceki yıllarda yayınlanmış kitapları alıp okurken, yeni kitaplar yayınlanıyor… Okuma listesine her gün yeni kitaplar ekleniyor…

 

            Okudukça, resmi tarih yalanları ile kandırılmışlığımızı görüyorum…

            Ezberletilmiş yalan balonları tek tek patlıyor…

            O günlerde yaşananlar hakkındaki cehaletime kızıyorum…

            Eksikliğimi, cehaletimi gidermek için okudukça yeni kitap listeleri yapıyorum…

Kitapçıya o kadar çok gidiyorum ki çalışanlarla ahbap oldum.

Raflarında bulunmayan kitapları, isteğim üzerine getirtiyorlar…

Tek sorun, emekli maaşımın alınan kitaplardan dolayı erimesidir… Can çekişmesidir…

Sosyal yaşantımın masrafı, kitap ücretleridir…

Kitaplığımın dört binin üstüne çıktığına kendim de şaştım.

Bazı kitaplar raflardan dolaplara indiler…

Yerlerini yeni alınan kitaplara bıraktılar…

 

            Bu hafta başında yine kitapçıya gittim.

Listemi verdim. Listedeki kitapları getirdiler.

“Kökünü Arayan Çınar” kitabını görünce sevindim.  

 

            Eve geldim. Yarısına kadar okuduğum yedi yüz sayfalık “Alman Belgelerinde Alman-Türk Silah Arkadaşlığı ve Ermeniler” kitabını bir kenara kaldırdım.

            “Kökünü Arayan Çınar” kitabını incelemeye başladım…

 

            Kitabın önsözünü Muhsin Kızılkaya yazmış.

            1992 yılında öğretmendim. Afyon’dan Diyarbakır Lice’ye tayinim çıkmıştı. Diyarbakır’a ayak bastığımda, bir gazetenin il sorumlusu olan cezaevi arkadaşımı ziyarete gittim. Muhsin Kızılkaya oradaydı. Arkadaşım bizi tanıştırdı:

            — Bizim gazetenin muhabiri Muhsin Kızılkaya.

 

            Muhsin Kızılkaya’nın yazmış olduğu önsözü okudum.

Kitabın içindekiler bölümünde yedi hikâye var:

Ferman. Nahçıvan Sürgünleri. Sürgün. Dokkız. Xaço Dayı. Sürgüne Giden Çiçekler. Kâhtalı Mıçe.

 

            Elbette son hikâyeden başladım: Kâhtalı Mıçe.

            Kâhtalı Mıçe’nın yaşadıklarını okudum. Çocukluk, gençlik arkadaşım ve hemşerim Mıçe’nın ve ailesinin çektiklerini çok iyi bilmeme rağmen, kitapta okuyunca katran yürekli vicdansız zalimlere tekrar isyan ettim.

Suçsuz yere Mıçe’ye yapılan zulmü hatırlayınca, efkâr denizine düştüm:

— Mıçe Kardeş, sen ve ailen çok çektiniz… Ben ve ailem senin bin katını çektik… Namussuzlar bizlere kan kusturdular…

            Gözlerimi kapattım. O günleri bir film şeridinden izler gibi yeni baştan yaşadım…

            Anadilinde bir aşk türküsü söyledi diye Kâhtalı Mıçe cezaevinde yattı. Sürgüne gitti…

 

            Elimi yüzümü yıkayıp masaya döndüm.

            Birinci hikâye “FERMAN” beni bekliyordu.

Ferman hikâyesinde kendimi Sason’un Kerxo köyünde buldum.

1930 yıllarıydı. Sason kaymakam vekili, müftü, tahsildarlar, Jandarmalar köye geldi… Kaymakam vekili güç gösterisi peşindeydi…

Ben, “Kitoro” ailesinin konuğuydum. Kayene gelin, kaynanası Zümrüt ve kocası Xazar ile oturuyordum…

 

Köylüler gelenleri konuk etti. Köyün ağası da yüzbaşıyı evine konuk olarak götürdü… Yüzbaşı ağanın gelinine sarkıntılık etti…

Bu yoksul köyde namuslarından, onurlarından başka bir şeyi olmayan insanlar, namussuzluğa tepki gösterince yüzbaşı kaçtı.

Tartışma çatışmaya dönüştü…

Görevliler öldürüldü…

İnsanların namuslarına sahip çıkmasının adı isyan oldu…

 

Büyük bir güçle köy sarıldı. Köylüler daha önce köyü terk etmişlerdi… Boşaltılmış köy yakıldı.

            Ben, köylülerle mağarada saklandım. Dağlarda yaşadım.

 

            Kendisine sığınan 36 insanı, paraları için öldüren başka bir köyün Kürt ağasının vicdansızlığına, vahşetine tanık oldum…

            1937 yılında köylülerle Diyarbakır’a götürüldük. “Dışkı ve sidik kokusu sinmiş hayvan vagonuna” bindirildik…

            “Altı yedi gün süren açlık, pislik ve soğuktan başka hiçbir şey ifade etmeyen bir sefil yolculuktan” sonra Amasya garına indik… Üstü açık kamyonla Çorum ilinin, Osmancık ilçesinin Kızıltepe köyüne götürüldük…

 

            Dilini, geleneklerini, adetlerini bilmediğin diyarlarda sürgün hayatı ve acılar…

            Fermanla gelen acılar sürgünde doğan çocuğu da bulur. FERMAN, yeni doğan çocuğun adı olur…

           

            Kitaptaki ikinci hikâye: Nahçıvan Sürgünleri.

            İnsanın içini yakan, gözlerinden yaş akıtan, insanı insanlığından utandıran yaşanmış olaylar…

            Stalin sürgünlerini duymuşsunuzdur…

            Kürt Nadir Bey, Xelil Bey, Zelixa, Xazal Stalin sürgünleridir…

            Yüreğiniz dayanırsa yaşananları Nadir Beyin ağzından dinleyin…

            Bir insan torununa “SÜRGÜN” adını niye koyar, okuyunca anlarsınız…

 

            Üçüncü hikâye: SÜRGÜN

            27 Mayıs darbesiyle sürgüne gönderilen insanların çektiği acılar, başarıyla anlatılmış…

            Sürgüne gittikleri kasabada “ötekiler” diye görülmeleri, otellerde ve hanlarda yer verilmemesi, buz gibi havada kamyonun üstünde sabahlamaları, sürgündeki babası ismini koysun diye götürülen adsız bebeğin soğuktan ölmesi ve dayanılması zor acılar…

 

            Bizim ilçemizde, Kâhta’da da 27 Mayıs sürgünleri vardı… Acı çektiler. Haksızlığa uğradılar… Çocuktum… Sürüldüklerini duymuştum… Cezaevinde yattıklarını duymuştum…

            Ne acıdır ki 27 Mayıs’ta sürgüne gönderilen, acı çeken ailenin bazı fertleri, 1970 ve 1980 darbelerinde kendilerine zulüm edenlere hizmet ettiler…

Kendi halkından birçok kişinin zulüm görmesine aracı oldular…

            Zalimlerin elinden inim inim inleyenler, toprağından edilenler, aynı zalimin maşası oluyorsa, başkalarının zulüm görmesine sebep oluyorsa “batsın bu dünya” diye haykırmak istiyorum…

            Başkalarının acı çekmesinden zevk alanların insanlığından şüphe etmek hakkımız değil midir?

            Sizin çektiğiniz acılar, benim yüreğimi yaktı…

            Bizim çektiğimiz acılar sizin yüreklerinize hüzün düşürdüğü gün, zalimlerin oyununu bozarız…

 

            Dördüncü hikâye: Dokkız.

            Dokkız hikâyesinde kendimi buldum.

            Dokkız hikâyesinde ötekileri hor gören zavallı zihniyetin, kalabalıklardan cesaret alarak, korkaklığını örttüğünü, saldırganlaştığını gördüm…

            Bu hikâyede sınıf numarası sorulunca “elli Dokkız” diyen hemşerimi, sınıf arkadaşımı gördüm…

            Köylerindeki ırkçı öğretmenin etkisi ile tek kelime Türkçe bilmeyen annesini, babasını “Tırk yapan” ve “ben Tırkım” diyen arkadaşımı gördüm…

            Okul müdürü olan hemşerim, her sabah çocuklara “elli Dokkız” defa andımızı okutuyorsa şaşmam:

            “Tırkım,

            Duğrıyım,

            Çalışkanım.”

           

            Beşinci hikâye: Xaço Dayı.

            Sevgili hemşerim A. Sırrı Özbek, kavgalarda bire on dengesizliklerde ağlamadım…

            Bu ülkenin otuzundan fazla ilinde, ilçesinde işkence hanelerde çarmıha gerildim… Ağlamadım…

            Elektrik verdiler… Bedenimde kandan gelincikler açtı… Ağlamadım…

            Falakalarda ayaklarımın altındaki etler lime lime oldu… Kemikler göründü… Tuzlu sularda sırtımda insan bozması mahlûkatlar taşıdım… Ağlamadım…

            Kışın ayazında buz gibi sulara çırılçıplak atıldım… Buzdan heykele döndüm… Ağlamadım…

            Haftalarca copla, kırbaçla kafamı ceviz ağacına, bedenimi mor sümbül bahçesine çevirdiler… Ağlamadım…

            İşkencenin her türlüsünü gördüm. Kan revan içinde kaldım… Eğilmedim… Ağlamadım…

            Sen beni ağlattın sevgili hemşerim A. Sırrı Özbek…

 

            Adıyaman’da 1964’de yapılan mitinge götürüldüm… Adıyaman lisesinde ortaokul ikinci sınıf öğrencisiydim…

            Öğretmenlerimiz sınıfta günlerce bizi o mitinge hazırladılar… Miting günü, öğretmenlerimiz bizi Atatürk heykelinin olduğu meydana götürdüler…

            Konuşmacılar kin kustu… Topluluğu tahrik ettiler…

 

            Xaço dayıya Adıyaman’ı dar eden kişiler ve o zihniyettekiler, yıllar sonra lisedeki alevi çocuklara okulu dar ettiler…

Okuldan attırdılar… 12 Eylül darbesi zamanında, gençleri ihbar edip işkencecilere kurbanlık koç diye teslim ettiler…

Zindanlara doldurdular… Bir kısmı zulümden kaçıp dağlara gittiler… Çoğu vuruldu…

            Çocuk yaşımda onların bu ülkenin ötekilerine düşman kafatasçılar olduğunu bilmiyordum…

            Bilinçlenince ayrı saflarda yer aldık… Mücadelemiz çok amansız oldu…

 

            Sevgili hemşerim A. Sırrı Özbek…

            Xaço dayının evinin taşlanması beni ağlattı…

            Evinizde, babanla Xaço Dayının konuşmaları beni ağlattı…

            Xaço Dayı evini kamyona yükleyip Adıyaman ilini, doğduğu toprakları terk ederken ağladım… Veda sahnesi gözlerimin vanasını sonuna kadar açtırdı… Mendil ıslandı… Kitap ıslandı…

            Stockholm’deki buluşmanız, birlikte geçirdiğiniz üç günde yaşananlar, Xaço Dayının Adıyaman sevdası, taziye evindeki bayanların gözyaşlarına döndürdü gözyaşlarımı…

            Yaralı yüreğim kanadı…

            Sen Karadağ’ın tepesinde, Xaço Dayının vasiyetini Adıyaman’a karşı haykırırken, sesimi sesine kattım. Seninle birlikte haykırdım:

            “ULA ADIYAMANLILAR, XAÇO DAYI SİZİ ÇOK SEVORDI, O SİZİ HEÇ UNUTMADI, SİZ DE ONU UNUTMAYIN HA!”

 

            Kitaptaki altıncı hikâye: Sürgüne Giden Çiçekler.

            Baraj Gölünün sularının altında kalan Samsat’ın bir köyündeki insanların topraklarından ayrılışının hikâyesidir.

            Şakiro ile Sılte’nın (Şakir ile Sultan’ın) doğup büyüdükleri köylerinden, batıya göçün hikâyesidir…

Fırat’ın çocuklarının gözyaşıdır…

 

İnsanları sürgüne gönderen zalimlerin, nasırlı katran yüreklilerin yaşattıkları acıları anlatıyor tüm hikâyeler…

Sürgünler, doğdukları toprağın hasretini yüreklerinde ölene kadar taşırlar…

Düşlerlerinde, rüyalarında maziye yolculuk yaparlar… Topraklarını koklar, ağaçlarının gölgesinde uzanır, çaylarında, nehirlerinde yüzerler…

Sevdiklerinin anılarını hep yaşatırlar…

Sürgün olanın bedeni gider, ruhu doğduğu toprakta kalır…

Bu dünyada, beş kıtada kaç halk topraklarından sürülmüştür… Sürgünlerin acısını yüreğinde duymayan insan, insan mıdır?

            Teşekkürler sevgili hemşerim A. Sırrı Özbek… Kalemin hep gerçeğin sesi olsun…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir