KÂHTA’DA ÜÇ GÜN

MAZİYE YOLCULUKLAR – 121

KÂHTA’DA ÜÇ GÜN

Haftada en az on – on beş kez Kâhta’da bulunan akrabalarımdan, arkadaşlarımdan bazılarını telefonla ararım… Görüşürüm…

Sağlık durumlarını, Kâhta’daki gelişmeleri, yaşanan olayları sorup öğrenirim…

Özlemimi karşıdan aldığım haberlerle gideririm…

Kâhta’yla olan bağımı hiç koparmadım…

Bedenim Mersin’de, aklım – fikrim doğduğum topraklardadır… Kâhta’dadır…

21 Ekim 2010 Perşembe günü Bervedol’un eski muhtarı olan eniştem Mehmet Çelebi’yi telefonla aradım…

Kâhta’da, taziyede olduğunu söyledi… Vefat edenin kim olduğunu sordum. Söyledi… Çok ses vardı. Taziye yerinin kalabalık olduğu belliydi… Söylediklerini anlayamadım… Başsağlığı diledim. Telefonu kapattım.

Keftire mezrasında yaşayan ablamın en küçük çocuğu olan yeğenim Songül’ü aradım.

Kendisini çok severim. Sürekli olarak arar, konuşurum. Dayı ile yeğen iki arkadaş gibiyiz…

Küçüğümüzdür… Çalışkandır… Beceriklidir… Evde tek çocuk olduğundan, evin bütün işi küçücük omuzlarındadır…

Konukların eksik olmadığı bu evde, iş her zaman iki katına çıkar.

Telefona geç cevap verdi… Nedenini sordum; ev işi yapıyormuş.

Vefat edenin kim olduğunu sordum:

Neriman Ablamın eşi Mehmet Emin Alagöz vefat etti, dedi.

Hıçkırık bir yumruk gibi gelip boğazıma oturdu. Konuşamadım. Bedenim donmuş, yüreğime ateş düşmüştü…

Yeğenim birkaç kez:

— Dayı! Dayı! Dedi.

Kendimi zorlayarak kısa bir cevap verdim:

— Yarın Kâhta’ya geliyorum…

Çocukluğumdan bu yana tanıdık – tanımadık insanların ölümü beni sarsar… Yüreğime bir hançer saplanmış gibi olur… Üzülürüm. Gözyaşlarıma engel olamam…

Vefat eden insanın annesi, babası, evliyse eşi ve çocukları gözümün önüne gelir…

Çocuk yaşta, evimizin umudu, geleceğimiz gördüğümüz Mehmet Ağabeyimi kaybettim…

Annemin çöktüğünü, felç olduğunu, aklını yitirdiğine tanık oldum. “Ya Allah, ya sabır” diyen babamın eridiğini gördüm…

On yedi yaşında taşralı bilinçsiz bir çocuktum… Acım çok büyüktü… “Ağabeyinin arkadaşıyız” diyen herkese inandım, kapımı açtım. Kişiliklerini, ideolojilerini sorgulamadan ağırladım… Yoldaşlık ettim. Ağır bedeller ödedim…

Her ölüm haberi annemin, babamın çektiği acıyı bana hatırlatır…

Her vefat eden insanın yakınlarının acısı, benim acım olur…

Kendimi biraz toparladıktan sonra sevgili hemşerim, komşum, doğduğu toprakların sevdalısı Mehmet Bakır’ı telefonla aradım:

— Yarın Kâhta’ya taziyeye gidiyorum. Gelmek ister misin?

Beklediğim yanıtı aldım:

— Tabi ki gelirim. Çok özledim.

On gün önce memleketten gelmişti… Oğlu Mustafa’nın tahsil durumu olmazsa, Mersin’de bir gün kalmaz… Adıyaman’da ev bile yaptı… Kesin dönüş yapacak.

Annem, babam sağ olsaydı, ben de burada kalmaz, kesin dönüş yapardım.

Mehmet Bakır, saat kaçta yola çıkacağımızı sordu.

Sorusunu yanıtladım:

— Arabanın bakımı için yarın saat sekizde, servisten randevu aldım. Serviste işim bitince yola çıkarız.

Cuma günü saat sekizde servisteydim. Saat on beşte servisten çıkabildim. Eve geldim. Hazırlandım, evden çıktım…

Mehmet Bakır, evinde beni bekliyordu. Evine gittim. Birlikte yola çıktık.

Tarsus’ta Mehmet Bakır’ın kaynı Ramazan Metiner’i, Adana’da kardeşi Murat Bakır’ı arabaya aldık. Dört kişi Kâhta’ya doğru yola çıktık…

Kâhta’da Ramazan Metiner’in evinin önüne geldiğimizde, saat yirmi ikiydi…

Üç yol arkadaşımı orada bıraktım.

Eşi vefat eden yeğenimin evine gittim.

Sokağın başında yeğenim Mahmut Çelebi beni karşıladı. Sarıldık. Birlikte yeğenimin taziye evine gittik…

Ablamı, kız kardeşimi ve yeğenlerimi görünce bir yumruk sanki boğazıma oturdu. Konuşamadım. Durumu gören ablam, yeğenlerimde su getirmelerini istedi… Su içtim. Gözlerim açıldı. Nefes alabildim…

Ablam:

Taziye için gelen erkekler salonda oturuyorlar. Onların yanına geç, dedi…

Salona girdim. Oturanlarla tek tek tokalaştım. Bir köşeyi boş görünce oraya oturdum. Büzüldüm… Düşünüyordum… Sesim soluğum çıkmıyordu.

Tanımadığım iki sakallı amca, askerlik anılarını anlatır gibi hac maceralarını birbirine anlatıyorlardı… Herkes onları dinliyordu…

O üzüntü içinde ben de taziye evinde hac maceralarını dinledim…

Ateş düştüğü yeri yakar, derler… Ateş yeğenimin ve öksüz kalan dört çocuğunun ocağına düşmüştü…

Uzun sohbetin sonunda bütün konuklar kalktı. Ben de onları uğurlamak için ayağa kalktım.

İçlerinden biri yanıma yaklaştı. Benim yüzüme iyice baktı.

Sordu:

— Sen Mahmut Cantekin değil misin?

Yüzüne baktım. Tanıyamadım:

— Evet, dedim.

— Ben terzi Osman. Sen Cantekin Kitapevini çalıştırırken komşuyduk. Vefat eden Mehmet Emin ile amca çocuklarıyız…

Hatırladım. Otuz beş yıl önce dükkân komşusuyduk… İyi bir arkadaştı.

Konuklar gittikten sonra saat üçe kadar ablamla, yeğenlerimle oturduk. Dertleştik.

Benim ve yeğenlerim Mahmut, Mehmet için bir odaya yataklar serilmişti… Yataklarımıza uzandık.

Günlerin yorgunluğunu taşıyan iki yeğenim uykuya daldılar.

Ben, uzun bir aradan sonra Kâhta’daki ilk gecemde, ellerimi başımın altına almış düşünüyordum… Bu topraklarda dünyaya merhaba demiştim. Çocukluğum ve gençliğimin bir bölümü bu topraklarda geçmişti…

Mazi defterini yaprak yaprak çevirirken, ben de uyumuşum…

Sabah, sokaktan gelen büyük bir gürültüyle uyandım…

Saate baktım. Altı otuzdu. Bir – iki saat ancak uyumuştum. Dışarıda neler oluyor diye balkona çıktım. Kamyonete yüklenen küçükbaş hayvanlar, ayaklarıyla trampet çalıyorlardı… Hayvanlar ürkmüş olmalıydı…

Üç katlı binanın üçüncü katındaydık. Üçüncü katın balkonunda Kâhta’da sabahı karşıladım. Görebildiğim bütün yönlere baktım… Bir sigara yaktım. Sokakta gelen gidenleri izledim… Gözlerim açık Kâhta’yı yaşıyordum…

Herkes uyuyordu. Bir-iki saatlik uyku bana yetmişti…

Evdekiler uyanmaya başladı. Ortalık toplandı. Sofra kuruldu.

Sofradaki nimetlerden sıcak pide, pişmiş yeşilbiber ve ayranı menü yaptım…

Taziye evine gitmek için yeğenimin evinden ayrıldım.

Taziye yerine gittiğimde, gelen konukların bazıları içerde, bazıları da sokakta yan yana dizilen sandalyelere oturmuştu…

Terzi Osman Alagöz beni karşıladı… Sokakta duvarın dibine dizilmiş sandalyelere oturduk. Gençlik arkadaşım Hasan Tosun ve Almanlar gibi giyinmiş Deli Mıçe (Mustafa) yanındaydı…

Mazide kalan günler, sohbetimizin konusuydu.

Öğlene doğru eniştemin kardeşi Mehmet Ali Çelebi geldi. Ahmet Yıldırım’ın vefat ettiğini söyledi. Taziyeye gidip gitmediğimi sordu. Ölüm haberini yeni duyduğumu, taziyeye gitmediğimi söyledim.

Beş altı kişi Ahmet Yıldırım için kurulan taziye evine gittik… Kardeşi Kemal, Oğlu Bilal ve diğer yakınlarına başsağlığı diledik.

Çocukluğumda ve gençliğimde Ahmet Yıldırım fırıncıydı. Kendisini sever sayardım. O da bizi severdi…

Allah rahmet eylesin. Mekânı Cennet olsun…

Taziye evine geri döndük. Oturduk.

Bir süre sonra Mehmet Bakır aradı. Eski Askerlik şubesine dönen köşede beni beklediğini söyledi.

Arabayla gittim. Kubilay İlköğretimi geçtim. Çocukluğumdaki evlerin yerine ve boş arsalara işyeri yapılmış. Duracağım sokağı geçmişim. Farkına varıp durduğumda, Mehmet Bakır telefonla aradı. “Kâhtalı Kâhta’da kayboldun,” dedi. “Geri dön.” Geri döndüm. Kaldırımda el sallıyordu. Yanına gittim…

Arabanın direksiyonunu verdim. Yanına oturdum. İki tarafı işyeri olmuş sokaklardan geçerek bir caddede durdu.

Bana tütün alacaktık. Tanıdığı yerlere sordu. Tütün kalmamıştı.

Sevgili arkadaşım, benim için çok değerli bir insan olan öğretmen A. Karabiber’i aradım. Kâhta’da olduğumu söyledim.

— Hoş geldin, nerdesin, dedi…

Bulunduğum caddenin hangisi olduğunu bilmediğimi söyledim. Güldü. Karşımdaki işyerlerinin tabeladaki isimlerini okumaya başladım.

Gülerek:

—Caddenin aşağısına bak, babanın yaptırdığı camiyi görürsün, dedi…

Çocukluğumun geçtiği Eski Çarşı’da, okula giderken her gün önünde geçtiğim Abdullah Terzi’nin evinin olduğu yerdeymişim. Karşılıklı bulunan bütün toprak evler yıkılmış, işyeri yapılmış. Şaşırdım…

Sevgili A. Karabiber, evinin ihtiyaçlarını karşılamak için alışveriş yapıyormuş. “Az işim kaldı. Biraz sonra seni ararım,” dedi.

Mehmet Bakır, ortak arkadaşımız öğretmen Mahmut Eken’i aramış. Hastane caddesinde, Tedaş’ın yanındaki çay bahçesindeymiş…

Biz çay bahçesine giderken, Sevgili arkadaşım A. Karabiber’i aradım. Çay bahçesine gittiğimizi söyledim.

Çay bahçesinde Mahmut Eken arkadaş bizi karşıladı. Konukları vardı. Birlikte oturduk. Sohbet ettik… Tavşankanı çayları yudumladık. Hasret giderdik…

Masamızın gülü, benim Kuran kursu günlerimin hocası Mahmut Hocanın oğlu İsmail’di… İsmail’i çok sevdim…

Çok geçmeden Sevgili arkadaşım A. Karabiber de geldi. Sohbetin tadı bir kat daha arttı…

Uzun bir süre oturduk. Mahmut Eken iki grup konuğu ağırlıyordu…

Biz yabancı olmadığımızı, diğer konukları ile ilgilenmesini rica ettik. Kalkmak zorunda kalktığı için üzgündü. Vedalaştık…

Ben, Mehmet Bakır ve A. Karabiber birlikte otururken, Yeğenim Ali Sadık Özdurmuş aradı… Görmek istediğini söyledi. Yerimizi söyledik.

Çok geçmeden arabasıyla geldi. Sarıldık… Hasret giderdik…

Çay bahçesinde bir süre daha oturduk. A. Karabiber bizi yemeğe davet etti. Kalktık. Çay bahçesinin karşısında, yolun öbür tarafında bulunan Sofra Lokantasına götürdü. Süleyman Bakırcıoğlu, kardeşi Necati ile birlikte çok güzel bir mekân hazırlamışlar. Düzen, temizlik şahaneydi…

Lokantanın fırınında eski komşularımızdan Hüseyin Kargılı vardı. Çok uzun yıllardır kendisini görmemiştim. Onunla da hasret giderdik.

Yemekten sonra Mehmet Bakır Adıyaman’a gitti…

Sevgili arkadaşım A. Karabiber, beni ve yeğenimi amcasının oğlunun nar bahçesine götürdü. Toprak ana, verilen emeğin karşılığını vermiş, güzelim narlar dallarında bizi bekliyordu…

A. Karabiber, cebinden poşet çıkardı… Elleriyle tek tek narları seçerek, iki poşeti doldurdu. Kâhta narının tadına dalında bakmak bana kısmet oldu…

Arabanın yönünü Qeraş köyüne, doğduğu köye doğru çevirdi…

Qeraş köyüne girişte, tepede durduk… Yeniden doğmuş gibiydim… Çocukluk günlerime geri döndüm… Rahmetli babamla sık sık ziyaret ettiğimiz köy, bütün güzelliği ile karşımdaydı… Evler eski evlerdi… Bozulmamıştı… Yine çevresi yemyeşildi… Böyle güzelliklerin içinde doğan Sevgili arkadaşım A. Karabiber, yüreğini güzelliklerle süslemesinden daha doğal ne olabilirdi… Allah yardımcısı olsun…

Çocukluğumun anıları ile bu günü yaşarken, çektiği resimle anı unutulmaz kıldı…

Bu köyde çocukluğumda tanıdığım bütün insanlar, güzel insanlardı…

Qeraş köyünün güzelliğini doya doya seyrettim. Temiz havasını ciğerlerime çektim… Mazinin sıcaklığını iliklerimde his ettim…

Sevgili arkadaşım A. Karabiber, bizi kardeşi Ramazan ile birlikte yeni oluşturdukları bahçeye götürdü. İçinde küçük, güzel bir ev yapmışlardı. Evin Kâhta’ya bakan tarafına masa ve sandalye koymuştu…

Kâhta’ya sevdamı bilen arkadaşım:

— Nar yiyerek Kâhta’yı karşıdan seyretmenin tadını çıkar, dedi…

Narların tadı, Kâhta’nın karşıdan görünüşü uykusuzluğumu, yorgunluğumu alıp götürdü…

Bahçeden ayrıldığımızda güneş batmak üzereydi…

Kâhta’nın girişinde Sevgili arkadaşım A. Karabiber’den ayrıldık.

Ali Sadık Özdurmuş’un küçük kız kardeşi yeğenime söz vermiştim:

— Seni görmeden Kâhta’dan ayrılmayacağım.

Yeğenime, Ali Sadık ile birlikte uğradık. Kahvesini içtik. Sözümde de durmuş oldum…

Ablamın kaldığı yeğenimin evine gittik. Eniştem hala taziye yerindeymiş. Köye dönecekmiş. Sabah erkenden Mersin’e dönersem, kendisini göremem diye taziye evine gittim. Eniştem ve yeğenlerim Mehmet, Mahmut ile vedalaştım. Onlar köye gitti. Ben de ablamın kaldığı yeğenimin evine döndüm…

Yeğenim Ali Sadık ile Hastane Caddesini gezmeye çıktık. Garaja doğru inmiştik ki, gelen telefonla eve döndük. Erkek konukları ağırlama görevi bana düşmüştü. Konuklarımızı ağırladık.

Arkadaşım A. Karabiber’den telefon geldi. “İşin yoksa seni gelip alayım. Birlikte çay içelim,” dedi. Konukları uğurladıktan sonra buluşma sözü verdim.

Konukları uğurladıktan sonra aradım. A. Karabiber geldi. Kâhta’nın çıkışında çay ocağına gittik, oturduk. İki güzel dost daha geldi. Kalktığımızda saat yirmi dördü geçiyordu.

A. Karabiber beni yeğenimin evine bıraktı. Evde ablam ve yeğenlerimle geç vakitlere kadar oturduk.

Sabah kahvaltısından sonra öksüz kalan yeğenlerim Sedat, Aynur, Sinan ve beş yaşındaki Efecan ile dertleştik. Dördünü de çok sevdim. Efendi, akıllı, çalışkan ve saygılı çocuklardı… Sedat ve Aynur üniversiteye hazırlanıyorlardı…

Eniştem Mehmet Çelebi köyden, kaldığım eve geldi… Canım yeğenim Songül bana tereyağı, çökelek ve nar göndermişti… Teşekkür ettim.

Altıncı sınıfta okuyan Sinan ile Efecan’ı arabaya aldım. Birlikte çarşıya çıktık.

Öğlene doğru evdekilerle vedalaşıp Kâhta’dan ayrıldım.

Acılı yanım, yaralı yanım, öksüz yanım Kâhta’da kalmıştı.

Mehmet Bakır Adıyaman’da beni bekliyordu…

Sevgili Arkadaşım A. Karabiber ile diğer arkadaşlara yürekten teşekkür ediyorum. İyi ki sizin gibi arkadaşlarım var… Selamlar, sevgiler güzel Kâhtalılar…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir