MAZİYE YOLCULUKLAR – 17 – BEKLE NEMRUT GELİYORUZ

1965 Yılı. Kış uykusunu geride bırakan toprak ana yeşile bürünmüş… Kır çiçekleri yeşil örtünün üstünde, çeşit çeşit renklerle, kartpostallık manzara oluşturmuş… Toprak kokusunu, çiçek kokusunu yudum yudum ciğerlerine çeken Kâhtalım, kışın çilesini çabuk unutmuş… Bu renk cümbüşüne, bu mis gibi kokulara kuşlar orkestrası da tatlı nağmelerle dâhil olmuş…

Yeniden doğmuş gibi herkes… Çalışma azmi ile dolu insanlar, bağlarda, bahçelerde ter döküyorlar. Sofralarına koyacakları yiyeceklere emek veriyorlar. Kadın – erkek, çoluk – çocuk herkes elinden geldiğince çalışmalara katılıyor…

Biz çocuklar okul yolundayız. İlçemizde üç okul var: Kubilay İlkokulu, Atatürk İlkokulu ve Kâhta Ortaokulu.

Ortaokul öğrencisiyim. Ortaokul öğrencilerinde şapka takma zorunluluğu var. Küçücük kafalarımızda subay şapkalarına benzer şapkalar var. Çoğumuz ağabeylerimizden kalan şapkaları takıyoruz. Şapkalar büyük, kafalar küçük. Tuhaf bir görüntümüz var. Komik bir görüntü içindeyiz. Yeni şapkalar pahalı. Ramazan Metiner, ağabeylerinden şapka miras kalmayanlara ancak satış yapabiliyor. Defterlerimiz, kitaplarımız, çoğu elbiselerimiz büyüklerimizden bize miras kalanlar. Masraflarımız gelirlerimizden fazla olunca tek çözüm idare etmek. Zaten babalarımız her zaman bizleri tatlı tatlı uyarırdı: “ İdare edin çocuklar, idare edin…”

Ortaokulun bahçesi büyük. Voleybol sahamız bile var. Voleybol sahasının demir direğinde üç arkadaş. Mahmut Cantekin, Sırrı Ülgen, Behçet Sor. Sohbetimizin konusu Nemrut Dağı.

Almanlar, İngilizler, Amerikalılar Kâhta’ya gelip Nemrut Dağına çıkıyorlar. Biz Kâhtalıyız. Nemrut Dağı bizim. Oradaki tarihi eserleri kartpostallarda görüyoruz. Ayıp! Çok ayıp! En kısa zamanda Nemrut Dağına çıkmalıyız. Başka kimi yanımıza alabiliriz? Kim bizim ile Nemrut Dağına gelir? Kareyi kim tamamlar? Fazla düşünmeye gerek yok. Her gün birlikte olduğumuz sevgili sınıf arkadaşımız Yusuf Bakırcıoğlu.

Kare tamam. Ne zaman gidelim?

En kısa zamanda gidelim.

Gün belirleyelim.

Bu pazar günü gidelim mi?

Gidelim.

Bekle Nemrut Dağı dört gün sonra tependeyiz.

Yanımıza ne alalım?

Bol yiyecek alalım. Yaya gideceğiz, acıkırız.

Başka?

Fotoğraf Makinesi alalım. Nemrut’a ilk çıkışımızın resimleri olsun.

Kabul edenler? Kabul edilmiştir.

Pazar günü, sabah saat sekizde okulun kapısında buluşuyoruz.

Tamam, mı arkadaşlar?

Tamam.

Bugün Pazar. Hava çok güzel. Azık torbamız dünden hazır. İlk hedef buluşma noktası; okulun kapısı… Herkes saat sekiz olmadan gelmiş bile…

Yürüyoruz. Hükümet Konağına doğru, Kubilay İlkokulunun köşesinden inen yoldayız. Neşemiz yerinde… Şakalaşıyoruz. Fotoğraf makinesi boynunda Yusuf’un. Küçük turist bizim arkadaş… Resminizi çekiyorum diyor, makineyi gözüne dayayarak. Makinenin kılıfını bile çıkarmamış. Alınan bir tek poz. Bir poz almaya yetmiş paramız… Bu yolda bitirir mi onu Yusuf. Çok akıllıdır bizim küçük turist. Hem de çok tatlıdır…

Hükümet konağının girişinde duruyoruz. Evde, bir gün önce defter yaprağına yazdığım dilekçeyi cebimden çıkarıyorum. Okumaya başlıyorum:

KAYMAKAMLIK MAKAMINA

KÂHTA

Bizler dört arkadaşız. Ortaokul öğrencisiyiz. Kâhtalıyız. Başka ülkelerden binlerce kilometre uzaklardan insanların gelip gördüğü Nemrut Dağını biz de görmek istiyoruz. Arabamız yok. Cip tutacak paramız yok. Yaya gidip – gelmek istemiyoruz. Bize bir cip temin ederek gidiş – gelişimize yardımcı olmanızı arz ve talep ederiz.

İMZA

DÖRT KÂHTALI

ADRES:

Kâhta Ortaokulu

Ortalık şenleniyor. Arkadaşlardan biri hemen cevap veriyor:

—Emredersiniz çocuklar. Bu cip şoförü ile birlikte sizin. Gidin, gezin, gelin.

Başka bir arkadaş:

—Ben olsam dilekçeyi şöyle yazardım: Sayın kaymakam bey, bir helikopter ile bizi Nemrut Dağına götürüp getirirseniz, seviniriz. Şimdiden teşekkür ederiz efendim.

Bir öneri daha geliyor:

— Kaymakam bey, bugün Nemrut Dağına gitmek istiyoruz. Gidiş –geliş için dört katır kiralamak istiyoruz. Ücretini siz öder misiniz? Teşekkürlerimizi şimdiden kabul edebilirsiniz.

Yusuf Bakırcıoğlu:

— Kaymakam bey, şimdi uyuyor. Arkadaşlar ayakta rüya görüyor. Ne cip, ne helikopter, ne de katır. Gidiyoruz yayan. Dayan dizlerim dayan.

Yolumuza devam ediyoruz. Adıyaman yolunun girişindeyiz. Yolun iki tarafında gökyüzüne doğru uzanan yemyeşil ağaçlar var. Küçük köprünün üstünden geçip Osman Topçu’nun evinin önünde duruyoruz. Foto Yusuf, poz verdiriyor bize. Yürüyoruz. Adıyaman yolundan sağa dönüyoruz. Selektör… Bağlar… Karakuş tepesi… Musa Peygamber… İşte Cendere köprüsündeyiz… Köprüden aşağıya, çaya iniyoruz. Sofra kuruyoruz çakılların üzerinde. Herkes getirdiği yiyeceği sofraya koyuyor… Birlikte başlıyoruz ve bitiriyoruz.

Çaya girme kararı alıyoruz. Elbiselerimizi çıkarıp çakılların üzerine atıyoruz. Tertemiz suya dalıp dalıp çıkıyoruz. Ne terimiz kalıyor, ne de yorgunluğumuz. Kurulanacak havlumuz yok. Güneş baba ve rüzgâr amca kurutuyor bizi. Giyiniyoruz. Yolcu yolunda gerek… Uzun bir yol… Yusuf bizi bir akrabasının evine doğru götürüyor.

Yeşillikler içinde bir ev… Manzara tam kartpostallık. Bizi çok sıcak karşılıyorlar. Eve girip oturuyoruz. Sohbet başlıyor. Çok geçmeden bize sofra kuruluyor. Yüzerken, koştururken, şakalaşırken, köprünün altında yediklerimizi eritmişiz. Sofra kurulunca acıktığımızın farkına varıyoruz. Biz dört arkadaş ev sahibi ile yer sofrasına bağdaş kuruyoruz. Yufka ekmek eşliğinde yemeklere, yoğurda kaşık sallıyoruz. Yemekler, evlerimizde yediğimiz yemeklerden daha çok hoşumuza gidiyor. Midelerimizi tıka – basa dolduruyoruz. Arkadaşlarla birlikte yemek yenince, insanın daha çok yemek yediğini yaşayarak öğreniyoruz.

Dışarı çıkıyoruz. İlerde bir genç görüyorum. Yanına gidiyorum. Elinde kırma tüfek, belinde de fişeklik var. Yeşil çimenlerde hayvan otlatıyor. Sohbet ediyoruz. 17 (On yedi) yaşına gelmiş, daha köyünden hiç çıkmamış. Kâhta’ya bile gelmemiş. Yani kendi ilçesini, Kâhta’yı bile görmemiş. Yusuf yanımıza geliyor. Gençten fişekliği alıp, belime bağlıyorum. Kırmayı da elime alıyorum. Yüksekçe bir yere çıkıp Yusuf arkadaşa poz veriyorum. Dizlerinin üstüne çöküp resmimi çekiyor…

Yola çıkıyoruz. Güle – oynaya yolculuk devam ediyor. Nemrut Dağı’nın eteklerine geldiğimizde hepimizde bir sevinç, bir çığlık. Dağın tepesine doğru tırmanıyoruz. Kocaman heykeller… Yumruğumuz büyüklüğündeki taşlardan sivri bir tepe var. Tepenin etrafını dolaşıyoruz. Taşlara yazılar kazınmış. Tarihi eserlere hayran kalıyoruz. Bu muhteşem manzara karşısında şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz. İki bin yıl önce bu sanat eserlerini nasıl yapmışlar diye aramızda tartışıyoruz. Değişik düşünceler ileri sürüyoruz. Heykelleri tek tek inceliyoruz.

Geriye dönmeye başladığımızda bir kayanın üstüne çöküp aşağıdaki boşluğa bakıyorum. 5 – 6 metre aşağıda bembeyaz karı görüyorum. Arkadaşları yanıma çağırıyorum. Geliyorlar. Karı gösteriyorum. Onlar da şaşırıyor. Aşağı iniyorum. Atletimi çıkarıyorum. Ters çevirip kol kısmını bağlıyorum. Atlet torbaya dönüşüyor. Karla dolduruyorum. Bir elimde kar torbası, yukarı doğru çıkıyorum. Bu yorgunlukta ve susuzlukta kar ilaç gibi geliyor. Karı avuçlayıp avuçlayıp ağzımıza atıyoruz. Kar çok, mideler küçük. Artan karı birbirimize atarak bitiriyoruz.

Eski Kâhta’ya doğru yürüyoruz. İlk köyde bir arkadaşımızın tanıdığı var. “ Tanıdığıma gidelim”, diyor. Kabul ediyoruz. Gidiyoruz. İki katlı bir ev. Bizi güler yüzle karşılıyorlar. Oturuyoruz. Onlarda sofra kuruyor. Birlikte yiyoruz. Çay içiyoruz. Karnımız doyunca akşam karanlığına kalmamak için ev sahibinden izin istiyoruz.

Teşekkür ederek evden ayrılıyoruz. Güle – oynaya süren geriye dönüşümüz, Kâhta’nın uzaktan gözükmesi ile daha da şenleniyor. Yorgunluğumuzu unutuyoruz. Hızımızı artırıyoruz.

Kâhta’ya giriyoruz. Bu güzel günün değerlendirmesini yapıyoruz. Hepimiz mutluyuz. Resimlerimizi merak ediyoruz.

Dört arkadaş bir birimize iyi akşamlar dileyerek evlerimize doğru yürüyoruz.

Bir Pazar günümüzü yürüyerek, koşarak, yüzerek, güzel insanlara konuk olarak, Nemrut Dağı’nın tepesinde iki bin yıl önce yapılan harika tarihi eserleri ilk defa görerek, atlete doldurulan karı avuç avuç yiyerek, kısacası bir günü dolu dolu yaşayarak evlerimizin kapısından içeri giriyoruz.

Hepinize dolu dolu yaşanacak güzel günler ve mutlu yarınlar dilerim…

 

 

 

 

 

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir