MAZİYE YOLCULUKLAR – 193 / ÖĞRETMEN ÖĞRETMENCİK

MAZİYE YOLCULUKLAR  – 193

ÖĞRETMEN ÖĞRETMENCİK

Bu gün Pazar, vakit akşamüstü…
Şans, talih, baht bana küstü…
Beynim ve yüreğim sanki Dünya’da süstü…
Bedenim sanki taşlanmak için meydanda büstü…

Mazinin çileli yollarındayım. 
Öğrencilik ve öğretmenlik günlerimi düşünüyorum…
Şansımın, talihimin, bahtımın öğrencilik ve öğretmenlik günlerimde bana oynadığı oyunları sıralıyorum… Bazen o günleri yeniden yaşarım…
Öğretmenlik anılarımı yazmadım… Yazmıyorum…
Öğretmenliğin kutsal bir meslek olduğuna inananlardanım…
Aşağıda yazdıklarımı düşünüyordum…
İçimdeki öğretmen, kendi kendine sayıklama dedi… Yaz, paylaş okurlarınla, seninle mezara gitmesin, dedi…
İçimdeki öğretmeni dinledim… Sizinle paylaşmaya karar verdim…
Yaşadıklarımı yazıyorum… Takdir sizindir sevgili okurlar…

İlkokul birinci sınıfta, altı yaşında annemle Kürtçe konuştum diye öğretmenimden tokatlar yedim…
Annen Türkçe biliyor muydu diye sormadı…
Babam bir Amerikalı ile evlenmiş olsaydı İngilizce konuşacaktım…
Öğretmenim İngilizce konuştum diye beni tokatlar mıydı?
“Aferin Mahmut” der beni över miydi?

Altmış bir yaşındayım, elli beş sene önce o tokatları yedim…
Elli beş senedir yukarıdaki soruyu kendi kendime soruyorum…
Tokatlar aklıma geldikçe yüzüm hala kıpkırmızı oluyor…
Altı yaşında tokatlardan kızaran suratım, sonraki yıllarda eğitimci diye başımıza gönderilen bu zihniyette olanlarla aynı havayı soluduğumdan yüzüm kızarıyor… Utanıyorum…

Ben, yirmi altı yıl eğitimci olarak görev yaptım…
Sınıf öğretmenliği yaptım… Ortaokulda derslere girdim…
Halk eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptım…
Bir öğretmen, öğrencilerini konuştuğu dile göre, bağlı olduğu dine veya mezhebe göre, babasının toplumsal sınıfına göre nasıl değerlendirir?
Ben eğitimciyim diyen kişi böyle bir hatayı yapamaz…

Çocuk annesinin dilini konuşur…
Evde konuşma dilini öğrenir…
Çocuk kendisi, küçük yaşta konuşacağı dili belirlemez… Belirleyemez…
Çocuk, kendi dinini ve mezhebini belirlemez… Belirleyemez…
Çocuk, babasının toplumsal sınıfını belirlemez… Belirleyemez…
Bunu bilmeyen eğitimci olamaz… Olmamalıdır…

Görev yaptığım bir okulda, uzun yıllarca öğretmenlik yapan bir zat, müdür yardımcısı olmuş…
Müdürün tayini çıkınca yerine bu zat bakıyordu…
Benim tayinim Mersin’e çıktı.  Beni bu okula verdiler… Temmuz ayıydı…
Eğitim öğretim başladığında bana ve başka bir öğretmene birinci sınıfları verdiler…
Diğer öğretmen, okulun eski öğretmenlerindendi… Müdür vekilliği yapan zatın can ciğer arkadaşıydı…
1-A Sınıfını eski öğretmene verdiler…
1-B sınıfını bana verdiler…

1-A Sınıfı sabahçı, ben öğlenciydim…
Okula genellikle erken gelirdim.
1-A sınıfının öğretmeni müdür vekilinden öğretmenliğim boyunca doksandan aşağı not almadığımı öğrenmiş.
Aylıkla ödüllendirilmelerim, takdirlerim, teşekkürlerim okula gelen dosyamla birlikte gelmiş…
Okula erken geldiğim günlerde, 1-A sınıfının öğretmeni beni sınıfına davet ederdi. “Deneyiminden faydalanalım,” derdi…
Ben de iyi niyetle gider yardımcı olurdum…

1-A Sınıfına ilk girdiğim gün, şaşırmıştım. Kız ve erkek öğrencilerinin hepsi yepyeni önlükler giymişlerdi… Bu çocukların ayakkabıları da pahalı ayakkabılardı…
Benim öğrencilerimin önlükleri ya büyüklerinin eski önlükleriydi ya da pazarda satılan önlüklerdi…
Ayakkabılar da genellikle eskiydi… Ayakkabı alamadığı için terlikle gelen birkaç öğrencim vardı…

Beslenme dersinde 1-A Sınıfına girdiğimde yine şaşırdım… Öğrencilerin sıralarının üstünde muz, meyve suyu, pahalı çikolatalar, süt, bisküvi gibi güzel şeyler vardı…
Benim öğrencilerin eline yarım ekmek, bir salatalık veya domates verir gönderirlerdi…

Sınıf dağıtımı yapılırken bir oyun oynanmış olmalıydı…
Benim öğrencilerimden beşinin babası ölmüştü… Birinin babası dost tutmuş, evine uğramıyordu…
Öğrencilerim büyük çoğunluğu Adıyaman’dan, Siirt’ten, Mardin’den, Diyarbakır’dan göç etmiş yoksul ailelerin çocuklarıydı…
Diğer öğrencilerim de mahallenin en yoksul insanlarının çocuklarıydı…
Mahallede daha önce okula yakın on yıl oturduğum için hepsinin annelerini, babalarını tanıyordum…

1-A Sınıfına girdiğim bir gün, kuşkularımdan haklı veya haksız olduğumu öğrenmek istedim…
Sınıf defterini elime aldım. Çocuklara sordum:
— Çocuklar sizinle tanışmak istiyorum… Tanışalım mı?
Çocuklar hep bir ağızdan bağırdılar:
— Tanışalım!
Numara sırasına göre isimlerini, babalarının isimlerini ve nerede çalıştıkları sordum…
Büyük çoğunluğu Yozgatlı, Sivaslı Kürtçe bilmeyen maddi durumları çok iyi olan ailelerin çocuklarıydı…
Bir şey daha dikkatimi çekmişti: Bu çocukların ağabeyleri ve ablaları üst sınıflarda okuyan çalışkan öğrencilerdi…
Anne ve babası Kürt olan iki öğrenci vardı… İkisinin de ablaları ve ağabeyleri okulun en çalışkan öğrencileriydi. Maddi durumları da iyiydi…
Ben de tek bir Sivaslı öğrenci vardı. Kürt ve yoksul Hasan’ın kızıydı…
Silifkeli bir öğrencim vardı. Babası işsizdi.  Ağabeyi derse önem vermeyen bir öğrenciydi…
Öğrencilerimin maddi durumlarını ve ablalarının ve ağabeylerinin ders durumlarını tek tek biliyorum…

Müdür vekili sınıf dağıtımı yaparken seçme yapmıştı.
Öğrencilerin maddi durumlarını, ablalarının ve ağabeylerinin ders durumlarını göz önüne almıştı…
Muz, meyve suyu, pahalı çikolatalar, süt, bisküvi getirebilen, ablalarının ve ağabeylerinin ders durumları iyi olan çocuklar 1-A sınıfına verilmişti…
Eline yarım ekmek, bir salatalık veya domates verilen, ablalarının ve ağabeylerinin ders durumları kötü olan öğrenciler 1-B sınıfa verilmişti…

Müdür vekili ve 1-A sınıfı öğretmeni şunu kavrayamamışlardı: Ailelerinin maddi durumu zayıf, ablalarının ve ağabeylerinin ders durumları kötü olan öğrenciler de başarılı olabilirler…
Birileri onlara bunu anlatmamıştı…
Benim müdür vekili zata ve adamına bunu öğretmem gerekirdi…
Ben bu mesleğe âşık bir öğretmendim… Görevimi yapmalıydım…

Ben ve öğrencilerim çok çalıştık… 
Okulumuza gelen müfettişleri, öğrencilerim yazdıkları yazılarıyla, düzgün okumalarıyla, sorulan bütün soruları,  bütün sınıfın parmak kaldırıp doğru cevaplandırmalarıyla şaşırttık…
Öğrencilerim her yıl aferin aldı… Ben her yıl takdir ya da teşekkür aldım… Aylıkla ödüllenmeyi hak ettim…

Mersin’de okullar arası bilgi yarışması vardı.
Birinci sınıflar dağıtıldıktan bir yıl sonra okula gelen müdür, bizim sınıfın bilgi yarışmasına katılmasını rica etti…
Öğrencilerimle beşinci sınıfa kadar gelmiştik…
Mersin genelinde kırk okul yarışmaya katılacaktı…
Yarışmalar SUN TV.’de canlı yayınlanacaktı…

Yarışmaya katılmayı öğrencilerimle konuşarak, onlardan başarı sözünü alarak kabul ettim…
Çalıştık. Hem de çok iyi çalıştık…
Her yarışmada bizimle yarışan okulu saf dışı bırakarak, başı dik okula döndük… Alkışlandık.
Otuz sekiz okul saf dışı kaldı…
İki okul finaldeydik…
Televizyon spikeri, jüri üyeleri ve diğer okullar, ben ve öğrencilerim yani herkes, birinci olacağımıza inanıyordu, inanıyorduk…

Final günü yine televizyon ekranının karşısındaydık…
On soru sorulacaktı… Eşitlik devam ederse yedek sorulara geçilecekti…
Yarışma başladı. Öğrencilerim on sorudan dokuzuna doğru cevap verdiler… Bildikleri bir soruya da yanlış şıkkın cevabını kaldırdılar…
Şans, talih, baht bana yine sırtını dönmüştü.
Rakibimiz de dokuz cevap verdi…

Puanlar eşitti. Yedek soruya geçildi… İlk yedek soruda öğrencilerim önce ki sorunun moral bozukluğuyla bildikleri soruya cevap veremediler…
Mersin ikincisi olduk…
Spiker Ayşe Kara diğer okulun öğrencilerine bir soru sordu:
— Bütün soruları bilerek mi cevaplandırdınız?
Karşı okulun öğrencileri bütün saflıklarıyla ve samimiyetle soruya cevap verdiler:
— Dört soruyu bilmiyorduk. Attık. Tutturduk…
Spiker Ayşe Kara benim öğrencilerime aynı soruyu sordu:
— Bütün soruları bilerek mi cevaplandırdınız?
Benim öğrencilerim gözyaşları içinde cevap verdiler:
— Bütün sorulara bilerek cevap verdik… İlk on soruya da biliyorduk… Yedek soruyu da biliyorduk… Hatamızın sonucu ikinci olduk…

Spiker Ayşe Kara bizim için çok üzüldü. Jüri üyelerinden biri gözyaşlarını tutamadı. Kameralardan kaçıp gözyaşlarını sildi…
İkincilik madalyasını okulumuza getirdik…
Eline yarım ekmek, bir salatalık veya domates verilen, ablalarının ve ağabeylerinin ders durumları kötü olan öğrenciler Mersin ikincisi olmuştu… Birinciliği küçük bir dikkatsizlik sonucu kaybetmişlerdi…

Müdür vekili zatın yaptıkları kitapları doldurur… Yazıyı fazla uzatmamak için ikisini konuyla ilgili olduğu için aktarayım…

Mersin’de sınıf öğretmenliği yaparken, okulumuzun bulunduğu mahalleye bir aile geldi…
Aile daha önce bu mahallede otururmuş…
Arap kökenli olan aile, evde Arapça konuşurlarmış… Anne, Arapçadan başka bir dil bilmezmiş… 
Baba askerde biraz Türkçe öğrenmiş… Baba evde Arapça konuşurmuş…
Aile Almanya’ya çalışmaya gitmiş…
Yıllarca orada kalmışlar. Orada çocukları dünya’ya gelmiş.
Çocuklardan ikisi okul yaşına gelmişler… Almanya’da üç yıl okumuşlar…
Aile geri dönüş yapmış… Almanya’da üçüncü sınıfa kadar okuyan iki kardeşi bizim okula getirmişler…
Müdür vekili zat, Almanya’dan gelen üstü başı düzgün çocuklar için iyi bir kayıt parası almış… Rakı parasını cebine atmış… Aldığı para için makbuz vermemişti… Makbuz kesseydi bir şey fark etmezdi… Hemşerisi bakkaldan fatura alır, gider gösterirdi…
1-A artık 3-A olmuştu…
Biz 3-B olmuştuk…
Üstü başı düzgün, babaları zengin, Almanya’da üçe kadar okumuş çocuğu, 3-A sınıfına gönderir…
Çocukları getirip kaydeden kişi arkadaşımdı. Okulun bahçesinde karşılaştık… Almanya’da bir akrabalarının dönüş yaptığını, çocukları getirip kaydettiğini söyledi.
Ekledi:
— Senin sınıfa vermesini söyledim. Kabul etmedi. Diğer sınıfa verdi.
Ben de:
— Önemli değil. Yine yardımcı olurum, dedim.

Bir gün sonra Almanya’dan gelen çocuklar benim sınıfa gönderildi…
Çocuklar Türkçe bilmediği için öğretmen sınıfına kabul etmemiş. Bana göndermişler…
Çocuklar kısa sürede Türkçe öğrendiler ve çok başarılı oldular…

Aynı yıl Kâhta’nın bir köyünden öğrenci geldi… Üçüncü sınıf öğrencisi okuma ve yazma bilmiyordu.
Müdür vekili zat, okuma ve yazma bilmeyen, fakir çocuğu olduğu halinden belli Hakan Berendi’yi benim sınıfa verdi.
Seviye tespiti yaptım. Okuma ve yazma bilmiyor…
Gülerek sordum:
— Canım hemşerim niye okuma yazma bilmiyorsun?
Cevabından mesleğim adına utandım:
— Öğretmenim! Öğretmenim! Biz köyde oturuyorduk. Öğretmen haftada bir-iki gün gelirdi. Biz ders görmedik. Ben nasıl öğreneyim?
Üç yılda okuma yazma öğretilmeyen Hakan, okuma ve yazmayı öğrendi. Dördüncü sınıfta çalışkan öğrencilerimin en önündeydi…
Beşinci sınıfta bilgi yarışmasındaki öğrencilerimden biri Hakan Berendi’ydi…
Ortaokul ve lisede hep birinciydi…
Üniversiteyi kazandığını öğrenince sevincimden uçtum…
Çocuğu seversen, emek verirsen o başarılı olur…
Üç yılda bir çocuğa okuma ve yazma öğretmeyen öğretmenciktir…
Sınıflara öğrenci dağıtılırken fakir ve zengin ayrımı yapan yönetici müdürcüktür…
Öğretmencikler müdürcükler aldığı maaşı hak etmeden aldıkları için o para haramdır…
Ben böyle bilir ve böyle söylerim…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir