— Oğlum, telefonla amcanı ara konuşalım.
— Peki baba.
Çocuk telefona doğru yürüdü. Avizeyi kaldırdı. Kulağına dayadı. Bir ses alamadı. Avizeyi tekrar yerine koydu, kaldırdı. Kulağına dayadı. Telefonda hiçbir ses yoktu.
Çocuk babasına baktı:
— Baba telefonda ses yok.
— Telefon parasını yatırdım. Acaba arıza mı var? Bahçe duvarından İsmail Amcana sor. Onların telefonları çalışıyor mu?
— Peki baba.
Çocuk bahçeye çıktı. Duvarın üstünden iki defa seslendi:
— İsmail Amca! İsmail Amca!
İsmail bahçeye çıktı.
Çocuk:
— İsmail Amca bizim telefon kesik. Babam, İsmail Amcana sor. Bir baksınlar, telefonları çalışıyor mu?
İsmail içeri girdi. Telefona baktı. Ses yoktu. Birkaç defa denedi. Telefondan ses gelmiyordu.
İsmail dışarı çıktı.
Çocuğa seslendi:
— Bizim telefonda da ses yok. Sarhoş Tahsin’e soralım.
İsmail, duvarın üstünden Sarhoş Tahsin’e seslendi. Eşi çıktı. İsmail, Tahsin’in eşine, telefonlarının çalışıp çalışmadığına bakmasını rica etti.
Tahsin’in eşi içeri girip telefona baktı. Telefonları çalışmıyordu. Bahçeye çıktı. İsmail’e telefonlarının çalışmadığını söyledi.
Çocuk içeri döndü.
Babasına:
— Baba, İsmail amcaların, Tahsin amcaların telefonu çalışmıyor.
— Yavrum, Lice’de yine bir şeyler var. Ceketini giy. Bahçeye çık. Etrafa kulak ver. Silah sesi var mı? Bahçede kal, sokağa çıkma sakın. Seni de bir kör kurşunla kaybetmek istemem.
Çocuk ceketini giydi, bahçeye çıktı. Komşuları İsmail, bahçede sigara içiyordu. Dışarı çıkan çocuğu gördü.
Çocuğa seslendi:
— Yeğenim, babanı çağır biraz sohbet edelim.
— Çağırayım İsmail Amca.
Çocuk içeri girdi.
Babasına:
— Baba İsmail amca bahçede, seni çağırıyor.
Babası kalktı.
Ceketini giydi. Tütün tabakasını, çakmağını aldı. Dışarı çıktı.
Duvarın üstünden İsmail’e seslendi:
— Merhaba komşu. Nasılsın, iyi misin?
— Komşu iyi diyelim de iyi olalım. Lice gibi yerde insan ne kadar iyi olabilirse, o kadar iyiyim. Galiba yine bir şeyler oluyor. Telefonların kesilmesi hayra alamet değil. Yine evleri, işyerlerini yakmasınlar.
— Bir yerlerden alev, duman yükseliyor mu? Bir yerlerden çığlıklar geliyor mu? Bir şey gördün mü? Bir şey duydun mu?
— Aşağılarda bir uğultu geliyor. Ses gittikçe yakınlaşıyor. Bak o taraftan da ses geldi. Duydun mu komşu?
— Duydum komşu. Işıkları söndürelim. Bu Lice’de ömrümüz karartma yapmakla geçecek. Öyle bekleyelim.
İkisinin de ışıkları söndürmesi, bahçeye çıkmaları bir oldu. Sesler daha yakında gelmeye başladı.
Kapılara vuruşlarından, Türkçe verilen komutlardan, yapılan hakaretlerden bunların polis veya asker ya da ikisi birden olduğunu, Lice’de yaşayan herkes tahmin ederdi.
İki komşu kuşku içinde beklemeye, neler olduğunu anlamaya çalıştılar. Çok geçmeden seslerin sahiplerinin ayak sesleri sokaklarında duyuldu.
Sokaklarının kapıları çalınmaya başlandı. İkisi de kulaklarına inanamadılar. Girdikleri evlerde genç, yaşlı demeden herkesi sokağa çıkarıyorlardı.
Soru soranlara hakaret ediyorlardı.
Aralarındaki sessizliği İsmail bozdu:
— Komşu ne oluyor?
— Bilmiyorum. Anladığım kadarıyla genç, yaşlı demeden erkekleri topluyorlar. Sıra bize geliyor. Kalın elbiseler giyelim. İsmail iyice kalın olsun giydiklerin, üşümeyelim, kurşuna dizerlerse çabuk ölmeyelim. Ucuza bu canı Azraillere teslim etmeyelim.
— Komşu, Azraillerle de dalganı geçiyorsun. Bu Lice’de ölümden daha ucuz bir şey var mı? Çoluk, çocuk, genç, yaşlı nice canın ölüsünü gördün. Ağladın. İsyan ettin. Bu Lice’de ucuza teslim etmem dediğin can, kaç defa ölümden zar zor kurtuldu.
— İsmail, ben ölümden gerçekten korkmuyorum. Korkuyu yendim. Onursuzca yaşamaktansa ölmeye razıyım… Bin yıl tavuk olarak yaşamaktansa, bir dakika horoz yaşa, derler… Ben de onurlu yaşamayı tercih ederim. Bu defa da ölümden dönersek, sohbetimize kaldığımız yerden devam ederiz.
— Ayak sesleri iyice yaklaştı. Hemen giyinelim. Telaşlanmaya gerek yok.
İkisi de içeri girdiler. Giyindiler. Bahçeye çıktılar. Göğüslerinin hizasına gelen bahçe duvarına karşılıklı yaslandılar. Sessizce beklediler. Sıkıntıdan canları birer sigara istediği halde, iyice yaklaşan ayak seslerinden dolayı yakmadılar.
Gelenler, komşuları Sarhoş Tahsin’in kapısına vurmaya başladı. Hızlı vuruyorlardı. Ellerindeki bir demir ya da odun olabilirdi… Elle, ayakla vurmakla öyle ses çıkmazdı.
Sarhoş Tahsin, bahçeye çıktığında kapısına hızlı vuranlara bağırdı:
— Çüş! Çüş! Kapıyı kıracaksın hayvan! Kimsin sen?
Kapıya vuranlardan biri bağırdı:
— Aç lan kapıyı, Ermeni piçi. Biz devletiz.
Sarhoş Tahsin, sallana sallana dış kapıya doğru gitti. İçkiliydi… Yine fazla kaçırmıştı… Gelenlerin kim olduğunu bilmiyordu. İçki arkadaşları sandı:
— Senin de, devletinin de, senin hükümetinin de…
Diyerek kapıyı açtı.
Kapıyı açar açmaz üstüne çullandılar. Onlar vurdukça Sarhoş Tahsin küfür etti. Araya giren Sarhoş Tahsin’in karısı bağırmaya başladı:
— Havar! Havar! Vurmayın! Sarhoştur. Ne dediğini bilmiyor. Bizden ne istiyorsunuz?
Kadının feryadını figanını kim dinler… Ona da vurmaya başladılar. Sarhoş Tahsin bayıldı. Ellerinden, ayaklarından tutarak, karga tulumba askeri araca attılar.
Büyük bir hırsla evin içine girdiler. Tabak, tencere sesleri birbirine karıştı. Kadın büyük bir çaba ile eşyalarını korumaya çalıştı. Çabası boşa gitti. Evlerinde sağlam bir şey kalmadı.
İsmail ile komşusunun gözlerinden yaşlar geliyordu. Dışarı çıkıp müdahale etmek istediler.
O kalabalıktan bir sonuç alamayacaklarını ikisi de biliyordu. Çaresiz kalmak, vahşeti seyretmek, kapı komşularının yardımına gidememek onurlarına dokunmuştu.
Hiç konuşmadan başlarıyla birbirlerine işaret ettiler: içeri girelim.
Sessizce evlerine girdiler. Eşleri ve çocukları içerde ağlıyordu. Korkmuşlardı…
Daha oturmadan kapıları vurulmaya başlandı.
İsmail ile komşusu birlikte kapıya çıktılar. Her kapıda yirmi, otuz asker, polis vardı. Bir grup asker, yetmiş seksen vatandaşı komando taburuna doğru götürüyorlardı.
Orta boylu, şişman, karanlıkta yüzü daha kararmış biri İsmail’e bağırdı:
— Kimliğin?
İsmail, kimliğini çıkarıp verdi. El fenerini tutan asker, ışığı kimliğe doğru tuttu.
Dört beş kişi birden İsmail’in kimliğine baktılar. Orta boylu, şişman adam kimliği İsmail’e doğru uzattı ve bağırdı:
— Yürü şöyle.
İsmail’in komşusunun kimliğini istediler. Baktılar…
İkisine birden komut verildi:
— Onların yanına yürüyün!
İki komşu kapılarının karşısında bekleyen diğer komşularının yanına gittiler.
Evlerindeki arama kısa sürdü. Sarhoş Tahsin’in evinde iyice yorulmuşlardı.
Diğer komşularının da kapıları tek tek çalındı. Erkekler, toplanan erkeklerin yanına gönderildi…
Aynı sokakta oturan iki memurun kapısı çalındı. Memurlar kapıyı açtıktan sonra memur kimliklerini gösterdiler:
— Biz memuruz…
Orta boylu şişman komutan gürledi:
— Konuşma lan. Tararım bak.
Memurlar sustular.
Aşağıdaki sokaklardan toplananlarla bu sokakta toplananlar birlikte komando taburuna doğru yürütüldü. Yolda, bazı askerler götürdükleri insanlara hakaret ediyordu. Bazı askerler de hakaret eden bu askerlere karşı çıkıyordu.
Bazı askerler ise çok sessizlerdi. Hiç kimseye karışmıyorlardı.
Komşusu İsmail’e yavaşça mırıldandı:
— İsmail, insanlığı tam öldürememişler. Hakaret eden askerler, belli bir görüşün insanları olduklarını nasıl belli ediyorlar. Karşı çıkanlar da normal halk çocuklarıdır…
— Öyle komşu. Bu askerlerin davranışları beni duygulandırdı.
Komando taburuna geldiklerinde gördükleri kalabalığa şaşırdılar.
Kimler yoktu ki orada; bakkal, kasap, fırıncı, kahveci, öğrenci, işçi, işsiz, memur…
Daha da insanları getiriyorlardı. İki saat geçmedi. Lice’de erkek olarak, genç yaşlı demeden 600 (altı yüz) kişi getirmişlerdi.
Yüzbaşı konuştu. Bir itirafçı konuştu. İtirafçı konuşurken kalabalıktan laf atanlar oldu.
Gönüllü korucu olmaları isteniyordu. Para vereceklerdi. Yağ, bulgur, tuz, şeker, pirinç vereceklerdi. Ayakkabı ve elbise vereceklerdi. Vatan, millet, Sakarya kurtulacaktı. Gönüllü korucu olan zengin olacaktı. Ölürlerse şehit sayılacak ve törenle gömüleceklerdi… Geride kalan çoluk çocuklarına yüklü para verilecek, maaşa bağlanacaklardı.
Kimse gönüllü korucu olmak için parmağını ya da elini kaldırmadı. Vaatlere kimse kulak asmadı.
Tehditler başladı. Bir kasap, sesli bir şekilde bağırdı:
— Komutan! Komutan! Evimizi, iş yerlerimizi, ormanlarımızı yaktınız. Sizden başka kimden zarar gördük. Sizi korumamız için korucu olmamızı istiyorsunuz. Ne iyiliğinizi gördük ki sizin için ölmemizi istiyorsunuz. Ben korucu olmam…
Cümlesini bitirmeden arkasından hırsla gelen bir subay ağzını kapattı. İki askerin yardımıyla kalabalığın arasından alarak, topluluğun karşısına götürdüler.
Subay topluluğa sert bir sesle nutuk çekmeye başladı:
— Liceliler, bu bir bozguncudur. Bir vatan hainidir. Ermenilerin uşağıdır. Bu tip vatan hainlerine siz kulak asmayın. Huzurunuzu bozan bu tip satılmışlardır. Bu haine karşınızda dersini vereceğim. İçinizde sesini çıkaran olursa hepinizi tararım.
Subay sinirinden titriyordu.
İki astsubaya askerlerin kollarından tuttuğu Kasap Ramazan’ı göstererek bağırdı:
— Bu vatan hainini gebertin!
Astsubaylara üç asker yardım etti. Kalabalık mırıldanmağa başlayınca, subay yine hırsla bağırdı:
— Tüm askerler atış vaziyeti alsın…
Askerlerin namluları kalabalığa döndü. Kalabalık sustu. Gözleri askerlerin parmaklarına gitti.
Beş vakit namaz kılan, oruç tutan Kasap Ramazan’ı Ermeni döver gibi dövdüler… Meydan dayağı attılar… Ayakta duramaz hale geldi. Ağzından, burnundan akan kan, üstüne başına bulaştı. Bayıldı. Baygın haldeyken birkaç tekme daha atıldı.
Subay:
— Yeter. Sonra devam ederiz. Alın götürün şeye…
Kollarından, ayaklarından tutarak kasap Ramazan’ı götürdüler.
Subay topluluğa seslendi:
— Gönüllü korucu olmak isteyenler bu tarafa geçsin.
Kimse yerinden kıpırdamadı. Subay, gözleri ile topluluğu süzmeye başladı. Tehditler savurdu… Ne dayak, ne söz ne de göz fayda etti.
Herkes başını önüne eğmiş bekliyordu.
Subay, emniyet amiri vekili pisbıyık Süleyman’ı, birkaç subayı yanına çağırarak birlikte komando taburunda bir odaya girdiler.
Bir saat orada kaldılar. Birlikte çıkıp geldiler.
600 (altı yüz) insanın içinden bazılarını seçip evlerine göndermeye başladılar.
Memurlar gönderilmeye başlandı. Memur olan İsmail ile komşusu da gönderilenlerin arasındaydı…
Çok yaşlı olan insanlarla, on sekiz yaşından küçükler gönderilmeye başlandı…
İsmail ve komşusu Komando taburundan dışarı çıktıklarında, saatler 04.00 olmuştu.
1996