Yüzbaşı yazdığı raporda Genel Kurmaya yanlış bilgi veriyor, onları yanıltıyordu…
Ertürk Yöndem’i Lice’ye kendisi çağırmıştı… “Teröristlerin kalesi Lice düştü” dedirten kendisiydi… Mikrofonu elinden düşürmeden kameralara kasılarak görüntü veren yüzbaşıydı…
Kendi hatalarını, suçu çağırdığı adama yüklüyordu. Diğer suçlular ise gerçekleri yazan ve çizen gazetecilerdi…
Bunların içinde en suçlusu Celal Başlangıç denen gazeteciydi. Bunlar olmasaydı teröristlerin kalesini düşüren Yüzbaşı olarak tarihe geçecekti… Büyük adam olacaktı.
Bu Liceli kadınlar, kızlar ve çocuklar da az değillerdi… Erkekler susmuştu, kadınlar ilk günden beri komando taburunun önünden ayrılmamışlardı. Koruculuk istemiyoruz diye tutturmuşlardı…
Yağ, şeker, çay, makarna verdik bunlara yine fayda etmedi…
Gelen basın mensuplarına biz koruculuk istemiyoruz, zorla bizi korucu yapmak istiyorlar, diye bağırdılar.
Zorla koruculuk iddiaları bütün Dünya’da yankı uyandırdı.
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyeleri DYP Eskişehir milletvekili Demir Berberoğlu, ANAP İzmir milletvekili Süha Tanık ve DSP İzmir milletvekili Hakan Tartan ile RP Batman milletvekili Musa Okçu 15 Ocak 1997’de inceleme yapmak için Lice’ye geldiler.
Hükümet binasının üçüncü katında bulunan kaymakamın makam odasına oturdular. Kaymakam izinden dönmüştü…
Kaymakam dâhil hiçbir yöneticiyi içeri almadılar… Yani kendilerinden başka kimse odada yoktu. Herkes düşüncelerini çekinmeden söylesin istiyorlardı. Güzel düşünmüşlerdi.
Hükümet binasının kapısında, kaymakamlığın kapısında ve kaymakamlığın yazı işlerinin odasında Emniyet amiri vekili pis bıyık Süleyman, Komando taburunun meşhur Sarı Yüzbaşısı, jandarma Yüzbaşı, sivil polisler, resmi polisler, subay ve askerler bekliyorlardı.
Önceden belirlenen kişileri çağırıyorlardı. Yazı işlerinde söyleyecekleri ezberletiliyordu.
Sonra kaymakamın odasına, milletvekillerinin yanına gönderiliyorlardı.
TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu üyelerine herkes kavuşamıyordu.
Kaymakamın makam odası ile Sosyal Yardımlaşma Vakfı aynı koridorda ve karşı karşıyaydı. Üç adımda bir odadan diğer odaya gidilirdi.
Sosyal Yardımlaşma Vakfı’nda saatlerce oturan muhtarlar, bu üç adımlık yolu aşıp milletvekilleri ile görüşemiyorlardı. Çünkü yazı işlerinde oturan kurmaylar, milletvekillerinin kapısında bekleyen adamlarına muhtarları bekletin emri vermişlerdi.
Dışarıda daha ilginç şeyler oluyordu. Kadınlar, kaymakamın makam odasında çalışan milletvekillerine dertlerini anlatmak için hükümet binasına gelmek istiyorlardı. Polisler bunların hükümet binasına yaklaşmasına bile izin vermiyordu.
Kadınlar, önce belediye tuvaletlerinin bulunduğu askerlik şubesine çıkan yolu denediler. Polisler yollarını kesti. Kadınlar, milletvekilleri ile görüşmek istediklerini ve görüşeceklerini ısrarla belirtmelerine rağmen, polisler bırakmadı.
Kadınlar oradan ayrılıp evlerine doğru gittiler. Ara sokaklardan geri dönerek, PTT’nin bulunduğu yoldan, hükümet binasına girmek istediler. Polisler o yolu da tutmuştu. Zorla kadınları geri gönderdiler.
Kadınlar üçüncü kez şanslarını zorladılar. Belediye ile Tedaş’ın arasında, hükümet binasının bahçesine gelen bir yol var. Birkaç beton basamakla belediyenin bahçesinden, hükümet binasının bahçesine girilir. Kaymakamın makam odasının pencereleri buraya bakar. Kadınlar, tam bu basamaklardan, hükümet binasının bahçesine adım atar atmaz, karşılarına polis çıktı.
Polislerin başında pis bıyık Süleyman vardı. Kadınları sürükleyerek, coplayarak oradan uzaklaştırdılar.
Pencerede bir milletvekili olsaydı, kendileri ile görüşmek isteyenlerin nasıl dayak yediğini gözleri ile görecekti. Dayak yiyenler de bayanlardı. Kendileri ile kimlerin görüştürüldüğünü anlarlardı…
RP Batman milletvekili Musa Okçu ikindi namazını kılmak için üçüncü katta bulunan kaymakamın makam odasından, ikinci katta bulunan mescide indi.
Bir iki kişi bu milletvekiline kendileriyle görüştürülen kişilerin özel olarak seçildiklerini, görüşmek isteyenlerin görüştürülmediklerini söylemek istediler. Koridorda merdivenlerin başında bulunan polis ve subaylar, Musa Okçuya yanaşmayı düşünlere öyle bir bakış attılar ki kimse konuşmaya değil, yanaşmaya cesaret edemedi.
Komisyon üyeleri geldiğinde, kendileri ile hiçbir basın mensubu gelmemişti. Milletvekillerinin görüşmeleri bittikten sonra yani akşamüstü basın mensupları hükümet binasına girdiler.
Bir basın mensubuna sordum:
— Nerede kaldınız? Önemli haberler atladınız.
Basın mensubu:
– Bizi yolda karakolda beklettiler. Sabahtan beri oradayız, yeni izin verdiler…
Koruculuk zorla dayatıldı.
Zorla silah verilen bir fırıncı bana şöyle dedi:
– Benden bu silahı alsınlar, onlara beş yüz milyon veririm…
20 Aralıktan iki gün önce Lice’ye, ziyaretimize gelen kayınpederim, gördüklerine şaşırmıştı.
Bir arkadaşıma aynen şöyle demişti:
1-Ben Türk’üm. Eniştem Lice’den bizi ziyarete geldiğinde, buralarda olanları anlatırdı. Ben inanmazdım. Sen yalan söylüyorsun, demezdim. Her anlattığına öyledir, derdim… Anlattıklarına hiçbir zaman inanmazdım. Birkaç gündür buradayım. Gördüklerime inanamıyorum. İnsanları gece tabura topluyorlar. Dövüyorlar. Zorla korucu yapıyorlar. Televizyonlar, gözlerimle gördüğümün tersini söylüyor. 70 yaşıma geldim, böyle vahşet görmedim. Yakılan evleri gördüm. Dövülen kadınları gördüm. Korucu olmadıkları için dayak yiyenleri, sürgün edilenleri gördüm. Burada yaşanmaz. Damadım, kızım, torunlarım esir gibiler… İstifa etsin, ayrılsın buradan. Böyle zulüm Dünya’da az yapılmıştır.
1996