VAHŞETİ GÖRDÜM LİCE’DE–4

 

 

Bu gün 24 Ekim 1993. Pazar gününün öğle sonrası…

Vahşetin üçüncü gününde sokağa çıkma yasağı devam ediyor…

 

Evler, işyerleri için için yanmaya, duman Lice semalarına yükselmeye devam ediyor…

Evleri yanmış kadınlar, kızlar, çocuklar sokaktalar…

Bir teki yanmış terliklerin, ayakkabıların yerine ayrı renk terlik ve ayakkabılarla, yanmış evlerinin etrafında dolaşıyorlar…

Ateş ve külün içinde büyük bir umutla yanmamış eşyalarını arıyorlar… Elleri ve yüzleri kapkara ise bulanmış…

 

Zamanı geldi; ikindi ezanı okunmadı. Hocaların başına bir şeyler mi geldi? Akrep yelkovanı gören hocalar, ezan okumaktan korkuyorlar mı? Sokağa çıkma yasağı aklıma geldi… Camiye gidecek erkekler de ortalıkta gözükmüyorlar…

Ölenler zaten camilere götürülmüş…

Sağlar neredeler, nerelere götürüldüler…

 

Ayakta kalacak takatim kalmadı…

Barakamın avlu kapısının eşiğine oturdum. Çaresiz insanları, evleri yanmış kadınları, kızları, çocukları izliyordum.

Komando taburundan Kulp yoluna inen caddeye bakıyordum…

Yanmış barakalara bakıyordum…

Yatağı, yorganı, yastığı yanmış demir karyolayı görüyordum… Orası yatak odasıdır…

Şu simsiyah buzdolabının bulunduğu yer, mutfaktır…


            Bu Pazar günü, sabahtan bu yana belediye traktörleri hiç durmadı… Telef olan büyük ve küçükbaş hayvanları Kulp yolunun altındaki tarlalara taşıyorlar…

Yine traktörler göründü… Römorkları küçükbaş hayvanlarla, büyük baş hayvanlarla dolu geçiyorlar…  

Camiden gelirken Belediye kepçesinin tarlada çukur kazdığını görmüştüm… Traktörler, römorklarındaki hayvanları çukurlara boşaltıyor, kepçe üstünü toprakla örtüyordu… Giden traktörler kepçeye yine iş çıkartacaklar…

Cuma gününden beri öldürülen hayvanlar kokarlar… Hastalık bulaştırırlar…

Bir de basın Lice’ye gelirse, öldürülen terörist ineklerin, öküzlerin, danaların, koyunların, keçilerin, tavuk ve horozların leşlerinin resimlerini çekebilirler… Avrupalılar terörist hayvanları görmesinler… Hayvanların terörist olduğuna inanmazlar…

 

Helikopterin attığı yangın bombası ile evi yanan komşum lokantacı Mustafa, evi yanmamış karşı komşusunun kapısından çıktı…

Lokantacı Mustafa, bütün memur ve öğretmen arkadaşları tanır… Mustafa’nın yemeklerini yemeyenimiz yoktur… Muhabbeti de güzel bir arkadaştır… 

Bana doğru geliyor… Yüzünün rengi solmuş, dizlerinin takati kesilmiş, perişan bir hali var…

 

Mustafa:

— Öğretmenim başın sağ olsun… Meslektaşın vurulmuş. Allah sabır versin.

— Sağ ol Mustafa kardeşim. Hangi öğretmen arkadaş olduğunu öğrenemedim.

— Mersinli hemşerin Nurhayat öğretmenin eşi, Bartınlı öğretmen Nurettin Soyer vurulmuş…

— Nurettin öğretmen nerede, nasıl vurulmuş?

— Biliyorsun Nurettin ve Nurhayat 6 Eylül İlköğretim Okulunda görevliydiler… Nurettin öğretmenin lokantaya, kahveye getirdiği dünya güzeli küçük kızlarını bilirsin… Evde, bakıcısı kadının yanındaymış… Kızlarını çok merak etmişler. Daha fazla dayanamamışlar… Nurhayat öğretmen, Nurettin öğretmen ve üç erkek öğrenci, kurşunların altında ara sokaklardan evlerine doğru ilerlemişler… Eve az mesafe kalmış… Jandarma Garnizon komutanlığına giden sokağa gelmişler. Sokağı tek tek geçmeye karar vermişler… Nurettin öğretmen sokağın köşesinden yukarı doğru bakmış. Kimseyi görememiş. Nurettin öğretmen koşarak karşıya geçerken, jandarma ateş açmış… Nurettin öğretmen vurulmuş… Düşmüş… İkinci kurşunu yemeden bir öğrenci atılmış… Köşeye çekmeye çalışmış… Tekrar ateş etmişler… Öğrenci takla atarak köşeye geri gelmiş. Bir daha öğretmenini kurtarmak için atılmış… Tekrar ateş etmişler… Öğrenci gene kaçıp kurtulmuş… Atış yapılan yerden bir astsubayla birkaç jandarma gelmiş. Nurhayat öğretmenle üç öğrenci, Nurettin öğretmenin cesedine bakıp ağlıyorlarmış…

Astsubay gelince Nurhayat öğretmen yakasına yapışmış:

— O bir öğretmen! Bir Türk! Benim eşim! Niçin öldürdünüz!

Astsubay:

— Senin eşini teröristler öldürdü.

            — Siz öldürdünüz! Gözümle gördüm!

— Siz öldürdünüz derseniz siz de ölürsünüz.

            Tartışıyorlar. Astsubay telsizle bir askeri araç çağırıyor. Nurettin öğretmenin cesedini, Nurhayat öğretmenle, üç öğrenciyi askeri araca koyup götürüyorlar…

 

 

            Lokantacı Mustafa anlatırken, üzüntüden kahroldum… Dünya güzeli küçük kız babasız kaldı… Nurhayat öğretmenin acısını yüreğimde duydum…

           

            Lokantacı Mustafa’ya sordum:

            — Benim tanıyabileceğim başka öldürülen var mı?

            — Kahveci Ali’yi duymuşsundur…

            — Şu köşedeki Kahveci Ali mi?

            — Evet, komşumuz…

            — Ali nasıl vurulmuş?

            Cuma günü saat 16.00’ da taramalar biraz durdu. Atış kesilince kahvedeki televizyonunu evine götürmek için işyerine geliyor. Sokaktan caddeye çıkıyor… Komando taburundan ateş etmişler. Orada ölmüş. Dört çocuğu vardı… Çok fakirdi. Eşi ve çocukları çok perişan olur… Allah yardımcıları olsun…

            — Kahveci Ali çok sessiz, efendi bir insandı. Cuma günü okula giderken günlük gazeteleri bırakmıştım. Vahşet Ali’nin yuvasını da yıktı…

 

Öğrencimiz Hüseyin ve iki küçük kardeşi, meslektaşım Nurettin öğretmen, kahvesinin önünden günde dört beş kez geçtiğim kahveci Ali, bunlar evimden çıkmadan öldürüldüğünü duyduğum tanıdıklarım…

            Diğer öldürülenler arasında acaba kaç tanıdığım var?

           

            Sokağın üst tarafında bir askeri araç durdu. Üzerinde askerler vardı. Bir Liceli Türkçe bağırdı:

            — Ekmeği olmayanlar gelsin ekmek alsın.

            — Ekmeği olmayanlar gelsin ekmek alsın.

            Kimse gitmedi. Yanındaki astsubay Liceliye bir şeyler söyledi. Liceli Kürtçe bağırmaya başladı.

            Bazı çocuklar askeri araca doğru gitmeye başladılar…

 

Üç gündür fırınların, bakkalların, marketlerin yakılması ile ekmeksiz kalmıştık.

Evi yanmayanlar idare edebiliyordu…

Yüzlerce aile evsiz kalmıştı… Komşuları onlara yardımcı oluyordu…

 

Evimizin önünde birkaç kadın toplandı. Uzaktan askeri araca bakıyorlardı. Kendi aralarında konuşuyorlardı:

— Benim çocuklarım aç… Ekmek almaya gitmeyeceğim. Kurşunlarla öldüremediklerini zehirli ekmeklerle öldürecekler…

            — Ben de gitmem. Evimizi yakanlara nasıl güvenirim?

            — Ben de gitmem.

 

 

            Askeri aracın çevresinde birkaç küçük çocuk vardı… Onlara baktım. Kadınlara baktım… Eve girdim.

Eşim bir hafta önce kendisinin açtığı, benim pişirdiğim yufka ekmekten birkaçını sofranın üstüne koymuş suluyordu…

Biz fırından pide ekmek alıyorduk… Yufka ekmeği benim için yapmıştık… Bazı yemekleri yufka ile yemeği seviyordum… Yufka ekmeği yemeyen eşim ve çocuklarım, yufka ekmeği yemek zorunda kaldılar…

 

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir