Lice’ye öğretmen olarak gelişimin sekizinci gününün gecesi panzerlerle, tanklarla, toplarla, aydınlatıcılarla yapılan “hoş geldin” çok tehlikeliydi… Acımasızdı…
Dokuzuncu günümde gördüklerim, duyduklarım inanılmaz şeylerdi…
Ülkemin birçok ilinde yaşadım… Birçok ilini gezdim… Lice ilçesinde yaşananlar, ülkemin hiçbir ilinde, ilçesinde, beldesinde tanık olmadığım olaylardı…
Bu ilçede kalmak, benim ve ailem için ölümle dans etmekti…
Bu ilçeden gitmemin tek yolu vardı: Sevdiğim öğretmenlik mesleğinden istifa etmekti…
İstifa etmeyi düşünmeye başladım…
Ben, eşim ve dört çocuğum nasıl geçinecektik… Babamdan bana kalan tek miras, tertemiz adıydı… Babamın adı karın doyurmazdı. Benim de ailemi doyuracak, geçindirecek birikimim yoktu.
İşsizliğin diz boyu olduğu ülkemde, geçimimizi nasıl sağlayacaktım…
İstifam, bizi yine yokluğun kara pençesinde inim inim inletecekti…
Yokluğu iliklerimde duyduğum günler aklıma geldi.
Üşüdüm… Mideme sancı girdi… Ev sahibinin kira için kapıya geleceği zaman, duyduğum korkuyu duymaya başladım… Vitrinlerin gözüme battığı, çoluk çocuğa bir şey alamadığım için beni bunalttığı günleri yeniden yaşar gibi oldum…
İstifa edemezdim. Yokluğun insafsız acısını çocuklarıma tekrar yaşatmaya hakkım yoktu…
1402. maddeyle darbeciler bu acıyı bize insafsızca çektirdiler…
Ben o günleri tekrar yaşamak istemiyordum. Aileme de yaşatamazdım… Kara günleri, kendi ellerimle geri getiremezdim…
Bir çare bulmalıydım… Çareler üretmeliydim… Başka seçenekler, yollar ve tedbirler düşünmeliydim…
Mermiler camları kırıyordu. Mutfakta tencere deliyordu. Buzdolabını delik deşik ediyordu. Vitrinin içinde bardak, fincan parçalıyordu. Duvarda asılı takım elbiseye damgasını vuruyordu… Yatakta yatanın nikâhlı karısı gibi davetsiz bir şekilde döşeğe, yorgana dalıyordu…
Bu mermileri ancak Diyarbakır surları engeller diye düşünürken, ilham kuşum imdadıma yetişti: Kendi barakana sur yap…
Barakama sur yapmalıydım…
Hemen sokağa çıktım… Barakamın avlu duvarı yoktu… Avlu duvarı yerine seyrek şekilde kuru çalı dikilmişti… Bu çalılar, mermi roket engellemezdi… Evimizi hedef alan her kurşun, roket mutfağımıza, yatak odamıza, salonumuza çok rahat girerdi… Bu çalıların yerine sağlam bir duvar ördürmeliydim…
Duvarın eni, mermi ve rokete dayanacak kalınlıkta olmalıydı…
Duvarın boyu, mermi ve roketi engelleyecek yükseklikte olmalıydı…
Sokaktan yukarı doğru yürüdüm. Panzerin ateş edebileceği yerlerden, penceremin üstünü de koruyacak duvar boyunu gözlerimle ölçtüm…
Sokaktan aşağı doğru yürüdüm. Panzerin ateş edebileceği yerlerden, penceremin üstünü de koruyacak duvar boyunu gözlerimle ölçtüm…
Caddeye çıktım… Bu komando taburundan Diyarbakır – Kulp yoluna doğru inen caddedir… Bizim sokak bu caddeden geçen panzerlerin açık hedefidir… “Hoş geldin” gecesinde bizim sokaktaki evler, bu caddeden yapılan atışlardan çok kurşun yemişti…
Tam karşıdan barakama baktım. Panzerin üstündeki makinelinin mermilerini engelleyecek duvar boyunu gözlerimle ölçtüm. Caddeden bir aşağı, bir yukarı gidip gelerek duvar boyuna karar verdim: Avlu duvarı iki metre boyunda olmalıydı…
Duvar enine de karar verdim: Avlu duvarının kalınlığı bir metreye yakın olmalıydı…
Sabah okula gittim. İlk işim okulumuzun hizmetlisi Liceli Ziya Dayının yanına gitmek oldu:
— Ziya Dayı avlu duvarı yaptıracağım. Bana duvar taşı getirecek, duvarı örecek adam lazım. Tanıdıkların var mı?
Ziya Dayı gözlerime baktı. Gülerek:
—Öğretmenim Cumartesi gecesi çok mu korktun? Biz yıllardır bazen haftada iki sefer senin Cumartesi yaşadıklarını yaşıyoruz… Sen de alışırsın…
—Ziya Dayı, bir atasözü vardır. Senin bilmen lazım: Eşeğini sağlam kazığa bağla, sonra Allah’a teslim et. Ben tedbirimi alayım. Ölürsek cenazemizi belediye kepçesi ile gömersin…
— Ben sana iyi, dürüst bir usta getireceğim… Köylüdür. Adı Ramazandır. Memursun diye senden fazla para almaz… Traktörü de var… Taşları kendisi getirir. Duvarı da sağlam örer… Kurşunu, roketi engelleyecek duvarları yapmakta ustadır…
Sevindim. İkinci bir genel tarama olmadan işe başlamalıydık:
— Ziya Dayı rica ediyorum, bana hemen Ramazan Ustayı bul getir. Acele etmeliyiz. Benim çocuklar savaş ortamına alışkın değiller. Bu ortama barakamı hazırlamalıyım…
— Tamam. Bir saate kadar sana getiririm. Merak etme.
— Teşekkür ederim.
Öğretmenler odasına girdim. Yarım saat oturmamıştım ki Ziya Dayı beni çağırdı. Çıktım. Dışarıda uzun boylu, etine dolgun, kocaman elleri nasırlı bir köylü beni bekliyordu.
Ziya Dayı bizi tanıştırdı. Evi tarif ettim.
Ev sahibimin adını söyleyerek:
—Ben o sokağı da senin oturduğun evi de iyi biliyorum, dedi.
Duvarın eninin ve boyunun ölçüsünü söyledim. Gidip uzunluğunun ölçüsünü almasını, taş, kum, çimento ve el emeğini katarak hesap çıkarmasını rica ettim…
Öğle yemeğinde öğretmenler lokalinde buluşmaya karar verdik…
Öğretmenler lokalinde buluşmamızda, bütçeme göre yüklü bir hesapla geldi. Mecburdum… Kabul ettim. Ne zaman başlayacağını sordum:
— Elimde iş yok. Bu günden başlayarak yarın akşama kadar taşları, kumu taşırım. Öbür günde çimentoyu getirir, başlarım.
— Birlikte bir yemek yedikten sonra başla, dedim…
Birlikte yemek yedik. Çayımızı içtik. Ramazan taş getirmeye gitti. Ben de evi kiraladığım Bedir Amcayla görüşmeye gittim.
Bedir Amcaya konuyu açtım. Şu cevabı aldım:
— Rahmetlik kardeşimin evidir. Yoksullar. Biz avlu duvarı yaptıramayız. Yaptırmak istiyorsan kendi paranla yaptır.
Yaptırmak zorundaydım. Başka çaremiz yoktu. Bütün boş evler bizim evin durumundaydı… Güvenli kiralık ev bulsaydım, taşınırdım. Güvenli ev yoktu…
Ramazan Usta duvara başladı. Barakama sur ördü.
Bu sur bizi yerden gelen mermilerden korurdu… Biz, bir de helikopterin attığı uçaksavar mermilerinden korunmak zorundaydık.
Ramazan Usta çalışırken, ben kafamda helikopterlerin atacağı o bir karış boyundaki uçaksavar mermilerinden korunmak için de çözüm bulmuştum.
Sığınabileceğimiz yer yaptırmalıydım… Bu sağlam bir yer olmalıydı…
Avlu duvarından barakanın girişine bir metre kalacak şekilde üç metre eninde, dört metre boyunda bir oda yaptıracaktım.
Ramazan Ustaya anlattım:
— Üç metre eninde, dört metre boyunda bir oda istiyorum… Yeri bir metre kazacaksın. Kazdığımız yerin bir duvarı avlu duvarı olacak. İki yan duvarları, taşlarla avlu duvarının boyuna kadar yükselteceksin… Evin kapısının tam karşısına bir kapı yeri bırakacaksın… Kalan yeri de taşlarla öreceksin… Odanın üstüne çocuk bedeni kalınlığında ağaçları yan yana dizeceksin. Ağaçların üstüne sac çakacaksın. Sacın üstüne yarım metre toprak atacaksın. Toprağın üstüne 30–40 santim kalınlığında çamur yapıp dökeceksin. Odanın duvar kalınlığı da avlu duvarı gibi olacak…
Ramazan Usta gözlerime baktı. Düşündü. Sessizce bekledim.
Ramazan Usta Konuşmaya başladı:
— Öğretmenim, sana çok pahalıya mal olacağını biliyorsun. Ben bir şey merak ettim. Sen askerliğini istihkâm subayı olarak mı yaptın? Bu bir sığınaktır. Panzere, helikoptere ve tank atışına karşı bir tedbirdir. Duvarları bir metre kalınlığında taş yaptırıyorsun. Evin kapısı ile sığınağın kapısını bir adım mesafeye getiriyorsun. Üstüne ağaç, ağacın üstüne toprak ve çamur attırıyorsun. Kurşun, roket, şarapnel parçası çamuru geçse toprakta kalır. Toprağı geçse ağaçlarda kalır… Lice’de olsam bir olayda ben de gelir buraya sığınırım…
Ramazan Ustaya gülerek cevap verdim:
— Ramazan Usta ben askerde sakıncalı piyadeydim. Subay değildim. O gece top atışlarında evimiz salıncak gibi sallanıyordu. Öğrencilerimin oyuncakları boş mermi kovanlarıdır… Dün uçaksavarların boş kovanları ile oyun oynuyorlardı. Nereden bulduklarını sordum. “Helikopter bizim evlere attı. Atış bitince sokaklarda topladık. İstersen sana bir çuval getirelim. Her taraf boş kovanlarla dolu,” dediler… Ramazan Usta, benim bu tedbiri almaktan başka çarem var mı?
— Sen de haklısın.
Ramazan sığınağımızı yaptı. Kapı kısmını rahat girelim diye meyilli kazdı.
Sığınağın altına buzdolabının ve diğer eşyalarımızın karton kolilerini serdik. Nemi önlemek için tedbirdi. Kolilerin üzerine kilim serdik. Kilimlerin üstüne bir büyük sünger döşek attık… Birkaç yastık ve battaniye koyduk…
Bir daha silah sesi duyarsak, barakadan buraya bir adımla geçeriz…
Barakamızın taş suruna çarpan mermiler, leblebi gibi yere dökülür…
Gelen roketler, kambur feleğin beli gibi bükülür…
Yıl: 1992