Panzer orkestrasının bize hoş geldiniz senfonisi çaldığı zorlu gecenin sabahında, ne yapacağımı bilmiyordum…
Uykusuz geçen gecenin sabahında, barakamın penceresinden güneşin doğuşunu izlemeye başladım…
Avludaki ağaçların yapraklarının arasından, Güneş ışınları barakamın camını öpmeye başladı. Ağaçların dallarına, yapraklarına, gökyüzüne bakarken düşünüyordum:
İnsanlar bu gün sokağa çıkacak mıydı?
İşyerleri açılacak mıydı?
Bir öğretmen olarak okuluma gidebilecek miydim?
Üç saat devam eden silah seslerinin sonucunda yaralı, ölü var mıydı?
Güneş biraz daha yükselince sokaklar canlanmaya başladı…
Küçükbaş hayvanları önüne katmış bir çocuk, sokağa girdi. Çocuktan sonra merkebinin arkasından yürüyen çiftçiyi gördüm. Tarlaya gittiği merkebin yükünden belli oluyordu…
Ortalık aydınlandıkça sokak ve penceremden görünen cadde iyice canlandı…
İnsanlar işyerlerine, çarşıya gidiyorlardı…
Bana ve aileme gece ecel terleri döktüren o üç yıla bedel, üç saat süren atışlar, taramalar, sanki hiç olmamış gibiydi…
Sokakların canlılığından moral alarak, okula gitmeye karar verdim.
Her sabah okula gittiğim yol, aynı okulda görev yaptığımız bir öğretmen arkadaşın evinin önünden geçiyordu. Bu sabah aynı yoldan geçerken, öğretmen arkadaşımla karşılaştım.
Öğretmen arkadaşımın gözleri uykusuzluktan küçülmüştü.
Öğretmen arkadaş bana sordu:
— Çok korktunuz mu?
— Ben fazla korkmadım. Küçük çocuklarla hanım korktu… Atışlar uzadıkça, alışmaya başladık. Siz de ne var, ne yok?
— Gel de bak. Gözlerinle gör.
Arkadaşım Kelvan mahallesinde oturuyordu. Evleri Komando taburunun karşısında, ikinci sokaktaydı. Eviyle tabur arasındaki arsa boştu…
Nöbetçi asker evi hedef almış, tüfeğiyle bir tarak mermi boşaltmıştı. Beş kurşun pencereden girmişti. Diğer mermiler baraka evin duvarına saplanmıştı.
Pencereden giren mermilerden ikisi, öğretmen arkadaşımın yeni diktirdiği duvarda asılı duran takım elbisesini delmiş, duvara gömülmüştü… Üç mermi de salonun penceresinden mutfağa geçmişti. Mermilerden biri mutfaktaki boş tencereye girip çıkmıştı.
Tencerede yemek bulamayınca geçip gitmişti.
Bu evde öğretmen arkadaşımın ve ailesinin kurtulduklarına şaşırmıştım:
— Siz burada nasıl kurtuldunuz?
Öğretmen arkadaş barakaya eklenen bir bölümü gösterdi:
— Barakaya bu ekleme sonradan yapıldı. Çoluk çocuk burada yere uzandık. Atış kesilince de kalkamadık. Nöbetçi kulübesinin tam karşısındayız. Bir daha tetiğe basar diye korktuk…
Öğretmen arkadaşa bir öneride bulundum:
—Kaymakama git. Durumu anlat. O saatte nöbetçi olan asker, nöbetçi
listesinden bulunur.
Öğretmen arkadaş bu dalga mı geçiyor diye yüzüme baktı. Dalga geçmediğimi anladı… Güldü:
—Sen yenisin. Burayı bilmiyorsun. Başka bir arkadaş söyleseydi, bu benimle alay ediyor, derdim. Kaymakamlığa gidip durumu anlatsam, başıma daha büyük bela açarlar… Nöbetçi asker, o evden tabura kurşun sıkıldı, ben de karşılık verdim derse, ben kendimi nasıl kurtaracağım? Yüzbaşı beni örgüte yardım ve yataklıktan içeri alır… İşkence yapar, yaptırır… İşkencede ölmezsem cezaevine atar… Yıllarca yatırır…
Lice ayrı bir dünya, yasaların rafa kalktığı şirin ama zulmün yağdığı bir ilçe…
Ben bu gerçeği öğrenmek zorundaydım… Okuduğum binlerce kitabın bana öğretemediğini, bu ilçede yaşayarak öğrenecektim…
Okulda, öğretmenler odasında akşam ilçenin taranması ile ilgili haberler çoktu.
Bir öğretmen arkadaş yatağına isabet eden mermilerden söz ediyordu. Yattığı döşeğini, örttüğü yorganını delen mermi, beş santimetre kaysa canını da delecekmiş…
Bir öğretmen arkadaş vitrine giren mermilerin bardak, fincan bırakmadığını söyledi…
Bir öğretmen arkadaş buzdolabına isabet eden mermileri saymış…
Öğle paydosunda ve akşamüstü çarşıda, caddede, sokakta gördüğüm manzara aynıydı: İnsanların ellerinde pencere camları evlerine doğru gidiyorlardı.
Camcılar, mermi atanlara acaba yüzde kaç komisyon veriyordu…
Şans ve mermilerden korunma tecrübesinden bu gece ölüm yoktu.
Panzer orkestrasının bize hoş geldiniz senfonisi çaldığı zorlu gecenin gündüzünde öğretmenlerden duyduklarım bunlardı…
On bin nüfuslu bu ilçede, her evde ayrı bir hikâye vardı…
Buradaki yöneticiler, devletin buraya gönderdiği memurun, öğretmenin evine nasıl kurşun yağdırır?
Buradaki yöneticiler, bu devletin vatandaşı olan işçinin, çiftçinin, esnafın, yani halkın evine nasıl kurşun yağdırır?
Bu gece yaşadıklarım ve bu gün duyduklarım, öğretmenler odasındaki batılı öğretmen arkadaşın tespitini doğrular gibiydi:
— Lice ve köylerinde bu kadar baskı, sosyal patlamalara sebep olabilir. Sanki yüzlerce gencin dağa gitmesi için bilerek bu baskıyı uyguluyorlar… Benim devletim akılsız, ne yaptığını bilmez insanların elinde kalmış… Her görevli kör, cahil bir imparator gibi davranıyor… İnsanı, hayvanı, ağaçları, dağları, taşları, kuşları bile düşman görüyorlar… Bu mantık güzelim ülkeme zarar verir, veriyor…
Öğretmenim bence sen haklısın…
Yıl: 1992