MAZİYE YOLCULUKLAR – 153
BAĞIŞLAR
Almanya’dayım…
Dışarıda donduran bir soğuk var…
Yağmur ince ince ve sürekli yağıyor…
Güzel ve sıcak bir cafede lüks bir masanın etrafında, ülkemin değişik bölgelerinin illerinden gelen insanlarımızla toplanmışız…
Sohbet edip, sıcak kahvelerimizi yudumluyoruz.
Hangi işlerde çalıştıklarını, çalışma saatlerini, aldıkları ücretleri, yaşama koşullarını soruyorum…
Sosyal yaşamları hakkında bilgi edinmeye çalışıyorum…
Sağlık problemleri hakkında bilgilenmek istiyorum…
Ev, aile, çocuklarının durumunu öğrenmeye çalışıyorum…
Altmış yıllık ömrümde Avrupa’ya bu ilk çıkışım…
Avrupa’da çalışan işçiler ve yaşayan siyasi mülteciler hakkında çok kitap, yazı okudum…
Avrupa’da gelenlerle oturup çok sohbet ettim…
Avrupa’da olmak, değişik işlerde çalışanlarla ve siyasi mültecilerle bir masanın etrafında dertleşmek bir başka oluyor…
Sohbet uzadıkça uzuyor.
Sarı Mercedes’li Almancı para babaları görülen insanlarımızın, o paraları hangi zor koşullarda kazandıklarını dinliyorum.
Fabrikada çalışan insanlarımızın, şafak sökmeden işbaşı yaptıklarını, iş çıkışı kendilerini eve zor attıklarını, yorgunluktan doğru dürüst yemek bile yiyemediklerini öğreniyorum.
İşin zorluklarını dinlerken Almancı denilen insanlarımıza bakış açımızın yanlış olduğunu, ön yargılı olduğunu görüyorum.
Kolay para kazandıklarını sanıyoruz…
Kahvelerimiz tazeleniyor…
Sohbet koyulaşıyor…
Sol, sağ ve dinci geçinen örgütlerin Avrupa’da çalışmalarını merak ediyorum:
— Buralarda hangi örgütler var? Nasıl bir çalışma yapılıyor?
Örgüt denilince masada oturanların yüzlerinin rengi değişiyor…
Hepsinin gözlerinde öfke ve hüzün beliriyor…
Uzun boylu, geniş omuzlu, esmer, zeytin gözlü, mangal yürekli, Anadolu çocuğu arkadaşım gözlerime bakıyor…
Derin bir nefes aldıktan sonra gözleri gözlerimde konuşmaya başlıyor:
— Sen emekli öğretmensin. 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde işkence gördün. Çeşitli cezaevlerinde yattın. Siyasi polis, 2000 yılına kadar bir gölge gibi seni izledi… Hiç rahat yüzü görmedin… Mamak, Diyarbakır ve onlarca cezaevi ikinci adresin oldu. Türk solu ve Kürt solu örgütlerinin lider kadrolarını tanıdın. Bugüne kadar çok kitap okudun. Hala okumaya, öğrenmeye devam ediyorsun. Hepimizden bilinçlisin. Sana bir soru sormak istiyorum.
Gözlerine bakıyorum. Nasıl bir soru soracak diye merak ediyorum.
Gayet sakin, yumuşak bir ses tonuyla:
— Sorunuzu dinliyorum, diyorum.
— Bağış nedir? Sol örgütler halktan bağış toplarken nasıl davranmalıdır? Nelere dikkat etmelidir? Bana bu konuda bilgi verir misin? Beni aydınlatır mısın?
Su bardağını elimden bıraktım. Sigaramdan bir nefes çektikten sonra soruyu yanıtladım.
— Bağış, gönüllü olarak yapılan yardımdır. İlk önce sol örgütlere kimler bağış yapar, katkı sunar sorusuna cevap vermeliyim. İnsanlar, kendilerine yakın gördüğü, ideolojisine sempati duyduğu, kadrolarına güvendiği örgüte gönüllü olarak ve ekonomik durumlarına göre bağış yaparlar. Sempatizanlar, çalışmalarından memnun olduğu örgüte gönüllü maddi ve manevi desteğini sunar. Sol örgütler daha güzel yarınlar vaat ettiği halka karşı saygılı olmalı, yapacağı etkinlikleri halka anlatmalıdır. Sempatizanları arasında, durumu iyi olanlardan gönüllü katkı beklemelidir. Örgütün ideolojisine inanan, kadrolarına güvenen, etkinliğin yararlı olacağına kanaat getiren sempatizanlar, kendi güçlerine göre katkı sunar. 1970 yıllarında okuduğum bir önderin kitabındaki şu cümleyi hiç unutmadım: “Halktan bir iğne istemek zorunda kalırsanız, ücretini fazlasıyla ödeyiniz. Sakın halktan zorla bir şey almayınız.”Ben de bu önder gibi düşünüyorum.
Anadolu çocuğu arkadaşım gözlerime baktı.
— Sana başımdan geçen bir olayı anlatayım.
— Anlat, dinliyorum. Ben bilmediklerimi öğrenmek için dinlemeye her zaman hazırım. Avrupa’daki sol ve sağ örgütler hakkında okuduklarımı ikinci, üçüncü ağızlardan duyduklarımı, bizzat yaşayan kişilerden dinlemekten memnuniyet duyarım.
Arkadaş anlatmaya başladı:
— Fabrikadan çıktım. Eve zar zor geldim. Eşim ve çocuğumla yemek yedim. Dinlenmek için uzandım. Çok geçmeden kapı çalındı. Açtım. Dört örgüt üyesini gördüm. Birini daha önce görmüştüm. Merhabam vardı. Dergi, kitap getirirdi. Alırdım. Parasını verirdim… Aidat öderdim… Bunları içeriye davet ettim. Geldiler. Oturdular. Eşim bize kahve yaptı. Kahvelerimizi içerken, esmer uzun boylu merhabalaştığım örgüt üyesi, boğazını temizledikten sonra söze başladı:
— Sen her ay aidatını ödüyorsun. Sana ayrıca yıllık 3000 Euro ödeme çıkardık.
Ben itiraz ettim.
— Ben bir işçiyim. Ev kirası, mutfak masrafı, giyecek masrafı ve faturalarım var. Ben bu parayı ödeyemem.
Örgüt üyesi bana akıl verdi; kendince yol gösterdi:
— Evine et alıyorsan, yüzde elli kıs. Mutfak masrafından yüzde yirmi beş kıs. Giyeceklerinden yüzde elli kıs. Az elektrik su kullan. Faturalarından kıs. Her yıl üç bin Euro bize ver.
Kızdım:
— Ben yıllık bir kuruş para veremem.
Örgüt üyesi emir verdi:
— Vereceksin!
Öfkelendim. Tepemin tası attı.
Bağırdım:
— Ayağa kalk.
Örgüt üyesi ayağa kalktı.
Tekrar bağırdım:
— İşte kapı. Çık dışarı! Bir daha bu eve gelme.
Örgüt üyesi dışarı çıktı. Yanında getirdiği arkadaşları da kendisini takip etti.
Bir gün sonra bölgemizin sorumlusu Mercedes’i ile geldi. Elinde bakkal defteri gibi yıpranmış kalın bir defter vardı. Defteri açtı. Sayfalarını çevirerek benim adımı buldu.
Gözlerimin içine bakarak:
— Sen bize az aidat ödüyorsun.
Ben de gözlerinin içine bakarak:
— Benim gücüm o kadar. Ben size borçlu değilim. Sizin aracılığınızla Avrupa’ya gelmedim. Sizin yardımlarınızla burada oturum almadım. Beni kızdırırsanız size aidatta vermem. Bizim paramızla ne yapıyorsun? Mercedes’e biniyorsun. İnsanlar, sen Mercedes’e binesin diye para vermiyor…
Bölge sorumlusu efendi yanındaki arkadaşlarına sordu:
— Bu kime güvenerek bize kafa tutuyor?
Yanında getirdiklerinden beni iyi tanıyan biri, bölge sorumlusuna cevap verdi:
— Bu arkadaş Türkiye’de başka bir sol örgütün içinde kalmış. Bilinçlidir. Diğer cahillere, saf köylülere benzemez.
Çekip gittiler. Bir daha da benden para istemediler.
Bana yıllık üç bin Euro ceza kesen esmer, uzun boylu kişi ne yaptı biliyor musun? Örgütten ayrıldı… Eşinden ayrıldı. Yirmi yaşındaki bir kızla evlendi… Şimdi ikinci baharını yaşıyor…
Masada oturanlardan biri söz alarak konuşmaya başladı.
— Sen şanslısın. Para vermeyen kişilerin bacaklarını adamlarına kırdırdılar. Adamlarına kaç kişiyi bıçaklattılar. Kol, bacak kırmak ve adam bıçaklatmak için gençlerden özel bir grup bile kurmuşlar.
Masada oturanlardan bir başkası söz aldı:
— İş yerlerine de ödeme yazıyorlar. İstenilen parayı vermeyen ya da veremeyenlerin iş yerlerini bu gençlere yaktırıyorlar. Kaç işyeri yaktıklarını herkes biliyor… Korkularından susuyorlar… Sizin yaptıklarınız yanlıştır, diyemiyorlar…
Başka bir arkadaş söz aldı.
— Düğünlerimize bile dadandılar, biliyor musun? Kalabalık bir grupla geliyorlar, flamalarını açıyorlar, ziyaretçilerden para topluyorlar. Bu paralar da onların gözünü doyurmuyor ki, gelinle damada takılan paranın da bir kısmını alıp gidiyorlar.
Ağzım açık anlatılanları dinliyorum.
İnanamıyorum…
Devrimcilik adına bu yapılanlardan ben utanıyorum.
Almanya’nın soğuğunda yüzüm kızarıyor.
Kendi kendime söyleniyorum:
— Devrimcilik konusunda okuduğum binlerce yazıyı, dergiyi, kitabı ya ben anlamamışım ya da bunların devrimcilikle hiçbir ilgisi yoktur… Sosyalist ahlaktan nasibini alamayanlar devrimci olamaz, diyorum…
Arkadaşın sözüyle kendime geliyorum:
— Neden daldın? Şimdi anlatacaklarıma tamamen şaşıracaksın. Senin memlekette Avare Oğlan dediğin, Türk solunun temsilcisi biziz diyen Avare Oğlan’ı hatırlarsın. “Senin devrimciliğin evcilik oyunu” dediğin, “Sosyalizmin Alfabesini, Felsefenin Temel İlkelerini, Teori ve Pratiği al oku” dediğin Avare Oğlan. Hatırlar mısın Avare Oğlan’a bir de şunları demiştin: “Senin bütün bildiğin, derginizde çıkan birkaç sloganı ezberlemek. Sosyalizmin teorisini yazanları okumadan, slogan devrimcisi olmuşsunuz.” İşte o Avare Oğlan, şimdi Almanya’da bir bölgenin sorumlusudur. Bilinç seviyesi de hala aynıdır. Kendisi, ailesi ve çevresi burada köşeyi döndü…
Gerçekten şaşırdım. Kendi hareketinin mali kaynağı olarak finans kapitalin şubelerini gören Üç Fidan aklıma geldi.
Tanıdığım Üç Fidan, mezarlarından kalksa bunların hepsinin yüzüne tükürürlerdi…
Halktan ve sempatizanlarından zorla bir kuruş istemeyen, yiğitlerin güzel adını sahte devrimciler kirletmemelidir. Kimsenin buna hakkı yoktur…
Çalışanlardan, örgüt adına topladıkları paralarla kaçan insancıkları anlattılar…
Çalışanlardan, örgüt adına topladıkları paraları ailesinin hesabına aktaran
İnsancıkları anlattılar…
Oturum almak isteyen çaresiz kadınlarla, para karşılığı her beş yılda bir evlilik yapan, aldıkları paralarla barlarda eğlenen sahte devrimcileri anlattılar…
İttihatçı bozuntularının ve tetikçilerinin devrimci değil, halkın düşmanı, halkın sırtındaki yeni asalaklar olduğunu anlattılar…
Devrim kalpazanlarının rezilliklerini devrimcilik diye yutturduklarını anlattılar…
Neler anlattılar neler…
Onlar anlattıkça benim midem bulandı…
Ben kırk kat yerin dibine geçtim.
Bunlar solcuysa “ben solcu değilim” demiştim…
Bazı zavallı ajanlar, zekâ ve okuma özürlü, okuduğunu anlamaktan nasibini almamış içki müptelası ahmaklar, bana tepki göstermişti…
“Ben solcuyum” diye bağırmışlardı…
Biz işkence görürken, bu tiplerin kanını taşıyanların yazdığı raporlara cevap vermek zorunda kalmıştık…
Yaşayışınız, tavırlarınız kişiliğinizin resmidir… Cilalı laflara karnım tok benim…
Önce insan olacaksınız… İnsan onurunu taşıyacaksınız… İnsanlara saygı göstereceksiniz…
Sonra kendinize etiket yapıştırınız… Yaşayışınız, tavırlarınız kişiliğinizin resmi, etiketinizdir…
Resmin ne anlatıyorsa sen o’sun…
Sağ örgütlerin buradaki durumlarını sordum.
İsim vererek reis geçinenlerin yaptıklarını anlattılar: Haraç almalar, genç kızlarla seks âlemleri, adam dövmeler ve bin bir çeşit rezalet.
Dinci geçinen örgütleri sordum. Dinci geçinen örgütlerin de sürekli para topladıklarını, toplanan paralarla çoğunun mal mülk sahibi olduğunu ve zenginleştiklerini anlattılar.
En çok kapıların çalındığı, paraların toplandığı ay, ocak ayıymış. İşçilere bu ayda on üçüncü aylık diye bir maaş fazla ödeniyormuş.
Sağcı, solcu, dinci geçinenler on üçüncü aylığını alanların kapılarına dayanıyorlarmış:
— Para! Para! Para!
Aç gözlü maskeliler, kirletilmemiş ideoloji, kirletilmemiş ideal, kirletilmemiş inanç bırakmadılar…
Buralarda ne kimse göründüğü gibi oluyor ne de olduğu gibi görünüyor…
Bağışlar, bağırsaklarda gaz olup uçuyor…
Hz. Mevlana, gel sahtekârların ne kadar çoğaldığını gör…
İnsanların ar perdesi yırtılmış…