Her halkın dini ve resmi bayramları kendileri için kutsaldır.
Her halk dini ve resmi bayramını büyük bir coşku ile kutlamak için bütün olanaklarını seferber eder. Elinden geleni yapar. Bayramları coşkuyla kutlar…
Ben çocukluğumun bayramlarını unutamam…
Bu gün “nerede o eski bayramlar” derken, dün yaşadığımız sıcak ilişkilere olan özlemimizi belirtiriz…
Çarpık gelişen kapitalizm, insan ilişkilerini tahrip etti… İnsani ilişkilerin yerini tümden çıkar ilişkileri aldı…
Özlemimiz yeri doldurulamayan sıcak, samimi ve çıkarsız dostluklardır…
22 Ekim 1993 yılında, Lice cayır cayır yakıldıktan sonra hiçbir bayramda yüzüm gülmedi.
Gam, keder, hasretlik, yalnızlık bütün bayramlarda davetsiz konuğum oldu… Divanımın başköşesinde yerini aldı. Bağdaş kurdu. Bayram bitene kadar da kalkmadı.
Lice’de kaldığım beş yıl içinde buranın halkıyla birlikte çektiğim acılar, sıkıntılar gelen bütün bayramlarıma yansıdı.
Kapımızı çalan, bayramımızı kutlayan “bay hüzün”, “sayın keder” ve “çıldırtan yalnızlık efendiydi…”
Lice’de bayramlar, gezdiğim ülkemin yedi bölgesindeki bayramlara benzemiyordu.
Kimsenin gelmeyeceğini bile bile her bayramda renk renk şekerler, çikolatalar, lokum ve kolonya aldım.
Lice’de kaldığım Şaar ve Yenişehir mahallelerinde, bayramın son gününe kadar bir misafir gelir diye boşuna bekledik…
Hiçbir bayramda gelen olmadı. Çocuklarım evde “konuk” oyunu yarattılar… Biri konuk oldu, biri ev sahibi oldu…
Ev sahibi olan kardeş, kapıyı çalan kardeşini konuk olarak içeri aldı… İkramda bulundu: Kolonya, çikolata, şeker, baklava sundu…
Yerler değiştirildi. Konuk olan ev sahibi, ev sahibi olan konuk oldu. Her bayramda aynı oyun oynandı.
Bayram için alınan, şekerler, çikolatalar, lokum, baklava ve kolonya bu oyunlarda tüketildi.
Lice’de bütün bayramlarımız böyle geçti.
Her bayram, bir önceki bayramdan daha hüzünlü oldu.
Bir de bayram protokolleri vardı. Bayramdan birkaç gün önce bayram protokolü yazılır, fotokopi makinesi ile çoğaltılır, bütün resmi birimlere imza karşılığı dağıtılırdı.
Bayram iznini Lice’de geçirmek zorunda kalan bütün memurlar, özellikle birim amirleri, bayram protokolüne katılmak zorundaydı.
Biz evde altı kişiydik. Aldığım maaşla zor geçiniyorduk…
Bayram tatilini değişik yerlerde, değişik mekânlarda kutlamasını biz de bilirdik… Cebimizin gücü, gönlümüzün arzularını karşılamaya yetmiyordu…
Akraba ziyaretlerine gitmek ekonomik güç meselesiydi… Hediyesiz gitmek, eli boş gitmek istemiyordum… Akraba çocukları çoktu… Yüzlerce hediye alacak gücüm yoktu…
Boynumuzu büktük… Bütün bayramlarımızı Lice’de geçirmek zorunda kaldık.
Çaresiz bütün bayram protokollerine katıldım…
Bütün bu bayram protokolleri beynimde derin izler bıraktı.
Lice’de koruculuk dayatılmadan önceki bir bayram protokolünü yaşadıkça unutamam…
Bu protokolde ilk durağımız belediye başkanının makam odasıydı.
Kaymakam, belediye başkanı, jandarma garnizon komutanı, Askerlik Şubesi Başkanı, Emniyet amiri pisbıyık Süleyman, hâkim, savcı, birim amirleri, memurlar, muhtarlar, halktan meraklı insanlar başkanın odasında toplandık.
Belediye Başkanı tek tek bayramımızı kutladı. Kolonya, çikolata ve çay ikramı yapıldı. Kısa bir sohbetten sonra topluca kalkıldı.
Jandarma garnizon komutanı komut verdi:
— İkinci durağımız YİBO’daki komutanların ziyaretidir. Herkes davetlidir. Arabalar dışarıda beklemektedir. Araba ile götürüp getireceğiz.
Halktan insanların çoğu belediyede kaldı. Memurlar, muhtarlar ve halktan birkaç kişi arabalarla YİBO’ya götürüldük.
Komutanın odasına çıkarıldık. Komutan gelenleri güler yüzle karşıladı. Hepimizin elini tek tek sıktı.
Komutanın odası önceden düzenlenmişti. Yeterli sandalye vardı. Hepimiz oturduk.
Askerler pasta, kola, sigara getirdiler. İkram çok özel ve kusursuzdu.
Şimdiye kadar görmediğimiz güler yüzün, ikramın bir nedeni olmalıydı.
Her gün savaş ortamında yaşamaktan, asık suratlardan, hakaretlere tanık olmaktan, insanlığımdan utanır olmuştum…
Lice’de ilk defa güler yüz görüyordum. İnanamıyordum. Rüyada mıyım diye kaba etime çimdik attım…
Muhtarlara ve yanındaki sivillere özel ikramlar başladı.
Bu özel ilgi beni iyice kuşkulandırdı… Bu güler yüzün, ikramın bir nedeni olmalıydı. Bu güler yüzü, ikramı bayram gününe bağlayacak kadar saf değildim.
Lice’de içirilen bir çayın bile bir nedeni vardı. Yıllardır özlemi ile tutuştuğum güler yüze, tatlı söze tanıklık ediyordum.
Köyleri yakılan, köyleri boşaltılan, sağlam evlerinin çatıları sökülüp satılan, dürüstlüğüne inandığım “keklik” olmayan bir muhtarla yan yana oturuyordum.
Yıllardır birbirimizi tanıyorduk… İki üç kez köylerine gitmiştim.
Yol üstünde, Lice’ye yakın bir köydü. Köyün çok güzel bir çeşmesi vardı. Bir kol kalınlığında suyu akardı.
Sigarasını yakmak bahanesi ile muhtara doğru eğildim.
Yalnız Muhtarın duyacağı bir sesle:
— Bu ne iştir?
— İyi dinle. Bu işte bir iş var.
— Ben de öyle düşünüyorum.
En arka taraftaki köşede oturuyorduk. Dikkat çekmemek gerekiyordu. Konuşmamızı kısa kestik.
Komutan söze başladı:
— Sevgili Liceliler, muhtarlar, kaymakam bey, sayın belediye başkanımız ve sevgili memur arkadaşlar. Hepiniz tekrar hoş geldiniz. Biz sizi çok seviyoruz. PKK denen caniler, bizi birbirimize düşürmek istiyorlar. Hepimiz Türk’üz. Hepimiz Müslüman’ız. Müslümanlar kardeştir.
Aynı içerik ve değişik kelimelerle uzun bir konuşma yaptı.
Uzun boylu, beyaz saçlı, riyakâr, yalancı ve cami için toplanan paraları bile yiyecek kadar aşağılık bir kişiliğe sahip olduğunu bildiğim muhtar söz aldı:
— Siz kahramansınız… Sizin için ölmeye hazırız.
Riyakârlık kokan uzun bir konuşma yaptı… Muhtar coştukça coştu.
Tek amacı komutanlara şirin görünmekti. Komutanların hoşuna gidecek her sözü söyledi.
Aferin denmesini bekledi. Kimseden aferin alamadı…
Komutanların, muhtarın sözlerinden hoşlandığı ama muhtara inanmadıkları çok açıktı.
Muhtardan sonra sözü sivil keklik aldı:
— Bana ajan diyorlar. Benim kardeşimi ve oğlumu öldürdüler. Ben vatanımı seviyorum. Vatanımı çok sevdiğim için bana kızıyorlar.
İkisinden başka kimse söz almadı. İkisi karşılıklı yağın kilosunu beş kuruşa düşürdüler.
YİBO’daki ziyaret bu iki lafazan yüzünden uzadı…
YİBO’dan sonra askerlik şubesine, oradan emniyet amirliğine, cezaevine ve komando taburuna gidildi.
Komando taburunda alınan bir kararla esnaf ve kahvehaneler ziyaret edildi.
Öğle yemeği için Tugay komutanlığına götürüldük…
Burası eskiden Devlet Hastanesiydi. Beyaz önlüklü doktorlar, hemşireler, ebeler vardı.
Şimdi ise devlet hastanesinin her tarafında asker kaynıyordu. Devlet hastanesi Tugay komutanlığı olmuştu.
Yemekte bol et, tatlı ve meyveler vardı. Çok konuşan muhtar ve sivile baktım. Ellerinde büyük yağlı kemikler, yalıyorlardı. Tiksindim. Yemek yiyemedim. Yanımda oturan muhtar arkadaşa baktım. Muhtar ekmekten biraz koparmış, yermiş gibi yapıyordu.
Muhtara sordum:
— Muhtar, kemikler yağlıdır. Neden yemiyorsun?
Muhtar bana döndü, gülerek:
— Sen niye yağlı kemiklere el sürmüyorsun?
Muhtarın duyacağı bir sesle fısıldadım.
— Ben kemikçi miyim?
Muhtar mert insandı. Lafın altında kalır mı? Hemen taşı gediğine koydu:
— Ben ne kemikçiyim, ne de kekliğim. Şunlara iyi bak; yağcılar yağ içinde yüzüyorlar. Buradan gidersen, bu tip yağcıları ve keklikleri sakın unutma. Sana bir de dost nasihati vereyim: Açlığından öl… Hiç kimsenin, hiçbir tarafın yağcısı ve kekliği olma. Onurunu satma.