Kimlerin korucu olarak getirildiğini merak ediyordum… Halkın arasında konuşulanlarla, gerçeği görerek karşılaştırmak için buraya çıkmıştım. Yatak, battaniye bahaneydi.
Bazı korucular yan yana serilmiş yatakların üstünde uykuya dalmıştı… Kimi derin derin düşünüyordu. Bazıları da üçer beşer kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Birkaç kişi de silahları ile uğraşıyordu.
Beni gördüklerinde, korucularda bir hareket başladı… Yıllardır Lice’de görev yapıyordum. Herkes beni tanıyordu. Ben çoğunu tanıyordum. Onların dilinden anlıyordum…
Beni gören birkaç korucu battaniyenin altına girerek gizlendiler.
İçlerinden biri battaniyenin altında, Lice’de ve bu bölgede çok söylenen ve bilinen bir şarkıyı duyacağım bir sesle söylemeye başladı…
— Korucuyo korucuyo (korucu korucu)
Tım bırçıyo (sürekli açsın)
Çaf bırçıyo ( gözlerin aç senin)
Birkaç kişi etrafımı sararak yalvarmaya başladılar:
— Müdürüm bu utançtan bizi kurtar…
— Müdürüm ne olur, bizi bu rezil durumdan kurtar.
— Müdürüm ben insanların arasına nasıl çıkarım. Çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım.
— Müdürüm ölseydik bu duruma düşmeseydik.
Sakin olmalarını, zorla bir şeyin yürüyemeyeceğini kısaca anlatmaya çalıştım…
Yürümeye başladım. Bir iki adım atmadan çok iyi tanıdığım birkaç genç beni durdurdu.
Esmer, yüzü sivilceli olanı, daha bu yıl liseyi bitirmişti. Kızım ile aynı sınıfta okuyordu. Köyleri yakılmıştı. Evsiz kalınca fakirlikten uzağa da gidemediler.
Lice merkeze yerleştiler. Ben bu çocuğu kendi evladım kadar severdim. Bunun gibi saygılı, ağırbaşlı bir genç zor bulunurdu.
Boynu bükük gözlerime baktı… Konuşmak istedi, konuşamadı. Yutkundu. Nice acılara direnmiş yüreğim yanmaya başladı… Ağlamamak için kendimi zor tuttum. Onun da gözaltına alındığını, korucu yapılmak istendiğini bilmiyordum. Ağzından yalnız onun duyabileceği bir sesle:
— Üzülme diren, bu da geçer, diyebildim…
Yanında duran sarışın, kısa boylu bu yıl liseyi bitirmiş genç:
— Nazmı öğretmene söyleyin. Ben dershaneye gideceğim. Nazmı, Yüzbaşının adamıdır, onu kırmaz. Beni buradan kurtarsın.
Nazmı öğretmen, Lisede Türkçe öğretmeniydi. Ben dâhil, birçok ilerici öğretmeni yüzbaşıya ve emniyet amiri vekili pis bıyık Süleyman’a şikâyet etmişti.
— Olur, dedim. Yürüdüm…
Bu kez birkaç esnaf yolumu kesti:
— Müdürüm, bu ne beladır başımıza geldi. İş yerlerimizdeki malı Diyarbakır’dan borç ettik, getirdik. Şimdi biz ne yapacağız. Kasap Ramazan “kabul etmiyorum” dediği için çok kötü dövdüler. Yanımızda götürdüklerinde ölü gibiydi. Yaşıyor mu? Öldü mü? Ramazan’ın yediği o dayaktan sonra korktuk. Sesimizi çıkaramadık. Ne yapacağız? Bize bir yol göster.
— Siz haklısınız. Ben sizin durumunuzu biliyorum. Kimse beni dinlemez… Biraz sabırlı olun. Lice’de bu işin yürümeyeceğini herkes bilir. İçinizden bazılarının sözü ile yüzbaşının bu işe girdiğini, benden iyi biliyorsunuz. Yüzbaşı “kimsenin koruculaştıramadığı Lice’yi ben koruculaştırdım,” diyecek ve aferin alacak… Yüzbaşı dâhil, hiçbir yetkilinin evini, iş yerini yaktığı insanlara silah vererek, benim için savaşırlar, diye düşüneceğini sanmıyorum.
— Bizim koruculuk yapmayacağımızı biliyorlar. Bizi rezil etmek, bizi birbirimize düşürmek için tezgâhlanan bir oyundur… İşte biz bu oyunu bozmak istiyoruz.
— Kolay gelsin.
Tuvaletlere kavuşana kadar on kere daha önüm kesildi. Benden yardım istediler… Sabırlı olmalarını istemekten başka bir şey elimden gelmiyordu…
Dibekli ve Kumlucalı muhtarların on-on beş adamından başka hiç biri gönüllü değildi…
Bazı arkadaşlarının feci şekilde dövülmesi, onların gözünü korkutmuştu.
Boynum bükük, büyük çoğunluğunu tanıdığım insanları dertleriyle baş başa bırakmanın çaresizliği içinde evime gittim. Hiçbir şey yapamamanın ezikliği içinde, serilmiş yatağa girmeden kanepede sabahladım…
Sabah dışarıya baktığımda ilk gördüğüm şey, tam teçhizat kuşanmış, sıraya geçmiş korucuların, askerlerin arasında komando taburuna götürülmesiydi.
Akşama kadar komando taburunda eğitim yaptırıldı.
Karanlık çökünce YİBO’ya geri getirdiler. Dershanelerin bulunduğu koridorda, sabah bıraktıkları gibi duran yataklarına geri döndüler.
Koridorda bir gece daha geçirdikten sonra, sabah komando taburuna götürüldüler. Eğitime devam ettiler.
Diyarbakır Sosyal Yardımlaşma Vakfı, yabancı markalı ayakkabılar ile yağ, şeker, çay, makarna vb. yiyecekler göndermişti.
Öğleden sonra komando taburunda bunlar dağıtıldı.
Bunlarla birlikte Lice Sosyal Yardımlaşma Vakfı’nın hesabından, kaymakam vekili yüzbaşının emriyle çekilen para dağıtıldı.
İlçe idare kurulunun kararı olmadan dağıtılan bu paranın yazısı, daha sonra yazdırıldı. Üyelerin adı açıldı. Üyelere imzalatıldı.
Adımın açıldığı yere, imza yerine el yazısıyla yine “zoraki” yazdım. Yüzbaşı bu parayı dağıtırken, İlçe İdare Kurulunu toplamaya, bilgi vermeye bile gerek görmemişti.
Biliyordu ki göndereceği her karara bütün üyeler imza atacaktı. İmza atmam diyen üye, jandarma nezarethanesinde işkence görecekti… Şansı varsa “ PKK üyeliğinden” ya da “PKK’ya yardım ve yataklıktan” Diyarbakır zindanlarında yatmakla kurtulacaktı.
Şansı yoksa bir çuvalın içinde yol kenarında bulunacaktı…
Dağda çatışmada ölen bir terörist olarak televizyon haberlerinde adı geçecek ve cenazesi vurulduğu yerde kurda kuşa yem olarak bırakılacaktı.
Kararları yüzbaşı ya da kaymakam alacak, kurul üyelerinin kimi “bir aferin” için kimi de başına bela almamak için imza atacaktı.
Lice’de işleyiş buydu. Bölgede bundan farklı bir uygulamanın olduğunu da sanmıyorum…
Dağıtılan para, ayakkabı ve yiyecekleri alan korucular evlerine gönderildi. Korucular evlerine giderken, en tenha yolları seçtiler… Silahlarını ceketlerinin, paltolarının altında saklamayı ihmal etmediler…
Başları önlerinde, kimseye görünmemeye çalışarak, büyük bir utanç içinde evlerine kavuştular…
1996