Lice, kamuoyunda PKK’nın kalesi olarak gösterildi… Bunun için üç kere yakıldı… Diyarbakır’dan Lice’ye gelene kadar dört beş yerde arama noktaları kuruldu… Köylerinin ve mezralarının yüzde doksanından fazlası yakıldı ve boşaltıldı…
Kamuoyunda, Lice “terörist yuvası” fikri oluşturuldu…
PKK’lılar bunun tam tersini söylüyordu. Diyarbakır’dan Lice’ye dolmuşu ile gelen Liceli bir arkadaşımı yolda durdurmuşlar… Dolmuşuna binip silahı dayamışlar:
– Sür. Biz gideceğimiz yolu sana tarif ederiz…
Liceli arkadaşıma, Liceliler hakkındaki düşüncelerini açıklamışlar:
– Siz Liceliler önce kaçakçıydınız. Sonra esrarcı oldunuz… Bencilsiniz… Kendinizden başka kimseyi düşünmezsiniz… Çıkarınızı her şeyden üstün tutarsınız… Aklınızı fikrinizi çok çabuk zengin olmak için yoruyorsunuz. Bir ulusal davanız yok. Kürtsünüz… Kürtlerin kurtuluşu için hiçbir şey yapmıyorsunuz… Bizden yana gözükenleriniz bile polisle, askerle yani düşmanla işbirliği yapıyorsunuz… Güvenilmez insanlarsınız… Başınıza gelenlere hiç üzülmüyoruz…
PKK’lıların Liceliler hakkındaki düşüncelerine benzer düşünceleri polis, subay arkadaşlarımdan yüzlerce sefer duydum:
– Liceliler önce kaçakçı, sonra esrarcı oldular… Benciller… Kendilerinden başka kimseyi düşünmezler… Çıkarlarını her şeyden üstün tutarlar… Bizden yana gözükenleri bile teröristlerle işbirliği yaparlar… Güvenilmez insanlardır… Başlarına gelenlere hiç üzülmüyoruz…
Ülkemizde çok kullanılan bir deyim vardır: Ne Musa’ya ne de İsa’ya yaranabildi… Liceliler de ne devlete, ne PKK’lılara yaranabildi…
İki tarafın da önyargılarından dolayı vahşetin çirkin yüzüyle karşılaştılar… Acı çektiler… Öldürüldüler… Doğduğu toprakları terk etmek zorunda kaldılar… Kirli bir savaşın kurbanı oldular…
Lice’ye öğretmen olarak atandığım için vahşetin çirkin yüzünü gördüm, yaşadım, acı çektim…
Öğretmen olduğum için bir tarafın, Adıyamanlı olduğum için diğer tarafın hedef tahtası oldum…
Bilimle, edebiyatla şekillenen kişiliğimden dolayı kimseye yaranmaya çalışmadım… Doğru bildiklerimi söyledim.
Kızdılar, tehdit ettiler… Ben insanım… Hiçbir gücün piyonu olmadım… Olmayacağım…
Koruculaştırılmak, kamuoyunda oluşturulan Lice “terörist yuvası” fikrini taçlandırmaktı: Teröristlerin kalesi düştü… Zafer bizimdir…
Aslında kale yoktu… Kale görülen ve yakılan yıkılan kendi halinde bir ilçe vardı.
Kendini devlet adına imparator gören zalimlerin zulmüne karşı oluşan bir tepki vardı… İnsan psikolojisini bilmeyen sahte imparatorların zavallılığı vardı…
“Teröristlerin kalesi Lice düştü… Zafer bizimdir…”
Bu büyük bir başarı olarak kamuoyuna sunulmalıydı… Propaganda savaşı kazanılmalıydı…
Bu işi en iyi “Anadolu’dan Görünüm” programı yapar denilerek, ekip Lice’ye getirildi.
Komando taburunda korucularla çekim yapıldı… Emniyet amiri vekili pis bıyık Süleyman, nam-ı diğeri imparator (Kendi kendini Lice’nin imparatoru ilan etmişti), yüzbaşı ve ekibi korucuları çevirmişti… Hiçbir Liceli zorla bizi korucu yapıyorlar, diyemezdi… Azrailler başında bekliyordu…
“Anadolu’da Görünüm” görüntü almaya başladı. O ortamda aykırı bir ses beklemek, hele çoğu esnaf, işsiz ve zavallı olan bu insanlardan, aykırı bir ses beklemek, akla ve mantığa aykırı olurdu. Televizyonlarda yayınlanan o görüntüleri seyredenler anımsayacaklardır: Hepsinin başı önünde, “ağzım var, dilim var ama konuşursam yaşayamam, yaşatmazlar, anlayın beni” diyen halleri vardı…
“Anadolu’da Görünüm” ekibi, öbür gün öğleden önce Lice çarşısına getirildi. Belediye tuvaletlerinin biraz altında bulunan dört yolun ortası sahne olarak seçildi. Başrollerde yüzbaşı, etrafında hepsi sivil giyinmiş polisler vardı. Sahnede bir tek Liceli yoktu. Licelilerin bir kısmı, gelirler bize soru sorarlar diye yavaş yavaş polislere ve askerlere sezdirmeden çarşıyı terk ettiler.
Ben, tanıdığım Yeşilburçlu Yılmaz’ın tuhafiye dükkânına girdim. Çekim yapılan sahneye çok yakın bir yerdi. Tiyatroyu çok yakından izlemek istiyordum…
Girer girmez içerde sivil giyinmiş sevgili dostum binbaşının oturduğunu gördüm. Çok iyi tanıdığım binbaşı ile merhabalaştım. Binbaşının da benim gibi olayı yakından izlemek için oraya girdiğini anladım. Binbaşı, ilericiydi ve ordunun içindeki “güvercinler” denen gruptandı.
Ordunun içinde demokrat bir kişiyle yaşamımda ilk defa karşılaşıyordum… Koruculuk sorununu daha önce ikimizin yalnız olduğu bir ortamda tartışmıştık…
Koruculuğa karşı çıkmıştım:
– Evini, iş yerini yaktığınız bu insanlardan nasıl koruculuk beklersiniz, bu doğru değil…
Şöyle demişti:
– Müdür, haklı olsan da sus… Yüzbaşı duyarsa seni ben bile kurtaramam…
Tuhafiye dükkânında merhabamızdan sonra Binbaşı:
— Yüzbaşıya söyleyeyim. Müdür Bey koruculuğun faydalarını “Anadolu’da Görünüm’de” anlatmak istiyor.
Binbaşıya baktım. Cevap verdim:
— Ben gidiyorum komutan. Beni bu pis işe sokma. Bu konudaki düşüncelerimi söylesem, ne “Anadolu’da Görünüm” yayınlar, ne de yüzbaşı beni yaşatır…
Binbaşı yüzüme baktı:
— Lice’de demokrasi var, düşüncelerinden dolayı başına hiçbir şey gelmeyecek kabul edelim… Gerçekten ne derdiniz Müdür Bey?
Biraz üşündüm.
Lice’de demokrasi olsaydı ve “Anadolu’da Görünüm” söyleyeceklerimi yayınlayacağını bilseydim şöyle derdim:
— Arkadaşlar, Lice’de on bin asker var. Ordumuzun yüz korucuya ihtiyaç duyduğuna inanıyor musunuz? Ben inanmadığım gibi hiç birinizin inanmadığını biliyorum. O zaman koruculukta neden ısrar edilmektedir. Lice’de yaşayan ve siyasetten anlayan herkes bu ısrarın altında yatan gerçeği görür. Bu gerçek, korucu olanlarla, dağdakiler ve onların Lice’deki akrabaları arasında, kan davası yaratmak, bu kandan fayda ummaktır.
— Müdür, bu söylediklerini yüzbaşının yanında söyle. Sana istediğin marka sıfır araba almayan namerttir.
— Binbaşım, ölüler araba kullanamazlar.
— Sen yüzbaşının yanında bunları söylemezsen, ben gider senin söylediklerini aktarırım.
— Ben gidiyorum. Başıma iş açacaksın.
— Korkma, korkma. Şaka yaptım. Gel bir çay içelim.
— Ben yüzbaşıyı dinleyeyim çay gelene kadar.
1996