Güneş, korku ve kuşku dolu karanlık bir geceyi daha geride bırakarak, Lice’yi aydınlatmaya başladı.
Çocuklar uyku mahmurluğu içinde önlerine kattıkları hayvanları otlamaya götürmeye başladılar…
Lice çarşısında kepenkler kaldırılıyor, dükkân önleri süpürülüyor…
Ramazan’ın kahvehanesinde sabah çayları demlenmiş… Belediyede çalışan memurlar, işçiler, hükümet konağında çalışan memurlar sabah çaylarını içiyorlar…
Ramazan, Lice’nin Sisi köyündendir… Köyleri yakıldığı için Lice merkeze yerleşmiş… İnce, uzun boylu, esmer, tatlı dilli, efendi ve cömerttir.
Üç beş çaya bakmayan, kimsenin kalbini kırmayan bir esnaftır…
Parası biten müşterilerinin canlı bankasıdır… Bölüşmeyi, paylaşmayı seven, pratikte bunu uygulayan bir arkadaştır… Yerli ve yabancı memur ayırımı yapmaz… Yabancı memurlara elinden geldiğince yardımcı olur…
Ramazan’ın kahvehanesi belediye ve hükümet konağına çok yakındır… Yerli, yabancı bütün memurlar, işçiler, Lice’nin önde gelenleri Ramazan’ın kahvehanesinin müşterileridir… Her gelen müşteriyi, Ramazan güler yüzle karşılar, hatırını sorar…
Ramazan’ın kahvehanesinin, müşterilerinden kaynaklanan bir önemli özelliği var: Haber merkezi gibidir… Lice ve çevresinde olan olaylar, ilk orada duyulur ve yayılır… Diyarbakır’a, Türkiye’ ye ve yurt dışına ulaşır…
Sabah çayımı içmek için kahvehaneye uğradım. Tanıdık memurlar, işçiler, kürsülere oturmuş, çaylarını içiyorlar. Kürsüyü çekip oturdum. Günaydın, merhaba derken, günün ilk haberi ile karşılaştım:
— Bir korucu öldürülmüş.
Gönüllü koruculuk dayatmasından sonra, ilk korucunun ölüm haberi Ramazan’ın kahvehanesinde duyuldu…
Korucuyu tanıyan Liceliler anlatıyor:
— Bu korucu, PKK olayları başlamadan önce de ihbarcılık yapıyordu.
— Bu korucu üç komşusunu esrar satıyorlar diye ihbar etti. Jandarmalar üçünü de öldürdüler.
Merak ettim. Ne zaman, nerede öldürülmüş diye sordum:
— Dün akşam. Sabah cenazeyi bulmuşlar.
—Tepe köy’e gitmiş. Karakol olan köyde, köylüleri korucu olmaları için zorlamış. O sırada köyün yakınında bulunan dağdakiler, bunun çalışmasını haber almışlar. Kaldığı evi basıp Sarım çayına doğru götürmüşler. Boynuna, işledikleri suçlarını yazıp asmışlar… Para için ihbarcılık yaptığından ağzına para koymuşlar. İpi boynuna geçirip elektrik direğine asmışlar. Askerler de bu sabah direkten indirip getirmişler.
Şaşırdım. İş mesaisi başlamadan haber mesaisi başlamıştı. Haberi anında duymuşlardı. Bütün detayını öğrenmişlerdi.
— Tepe köy’ün tüm erkekleri karakolda, nezaretteler.
— Feci şekilde dövüldüklerini öğrendim, dedi birisi.
Kalktım. Çoğu memur, işçi kalktı. Mesai başlamak üzeydi.
Hükümet konağında aynı konu konuşuluyordu.
Bir saat geçmeden Kaymakam Bey’den haber geldi.
— Bütün memurlar eksiksiz cenazeye katılacak.
Aradan beş dakika geçmeden hükümet konağı merdivenlerinde, jandarma bölük komutanı Yüzbaşı, emniyet amiri vekili Pisbıyık Süleyman’a emir yağdırıyordu:
— Polisleri gönder. Bütün işyerleri kapatılsın. Kahvehanelerde kimse kalmasın. Cenazeye herkes katılsın. Katılmak istemeyenleri zorla getirsinler. Tabutun üstüne Büyük bir Türk bayrağı koyun. Bu ilk şehidimizdir. Tören çok kalabalık olmalıdır… Atatürk büstünün önüne bir masa koyun. Tabut masanın önüne konacak. Bir masa da caminin önüne koyun. Cenazeyi törenden sonra caminin önüne getireceğiz.
Elleri pantolonuna yapışık, hazır ol vaziyette bekleyen Pisbıyık Süleyman:
— Emredersin komutanım!
Yüzbaşı Kaymakamın odasına girdi.
Pisbıyık Süleyman, elindeki telsizle aldığı emirleri daha sert bir ses tonuyla polislere aktardı. Kısa bir sürede hükümet konağı önündeki Atatürk büstünün önüne masa kondu. Masanın önüne Türk Bayrağı asıldı.
Jandarma Bölük komutanlığında askerlerin omuzlarında bir tabut getirildi. Masaya kondu.
Tabutun üstü hiç kullanılmamış büyük bir Türk bayrağı ile örtüldü.
Hükümet konağının önünde polisler, askerler çoğalmaya başladı.
Polislerin önüne kattıkları Liceliler, hükümet konağı bahçesine gelmeye başladılar. Memurlar bahçeye indiler.
Belediye başkanı, hâkim, savcı, yüksek rütbeli subaylar kaymakamlığa çıktılar.
Polisler, getirilen vatandaşları ve memurları ayrı yerlerde sıraya koydular. Atatürk büstünün tam karşısı protokol için boş bırakıldı.
Atatürk büstünün hükümet konağı tarafına, askerlerin tören mangası yerleştirildi.
Kaymakam yanındakilerle birlikte hükümet konağından çıktı. Kendilerine ayrılan yere geldiler.
Yüzbaşı başı önünde tabuta doğru yavaş yavaş yürüdü. Atatürk büstüne selam verdikten sonra masaya döndü. Tabuta bakarken yüzüne filmlerde ağlamaya çalışan, ağlamayı beceremeyen acemi oyuncuların yüz ifadesi vardı.
Yüzbaşı konuşmaya başladı:
— Bu tabutun içinde yatan korucu, Lice’de şehit düşen ilk korucumuzdur. Vatanın bölünmez bütünlüğü için şehit düşmüştür. O bir kahramandır.
Durduğum sıranın hemen arkasında bir kişi alçak sesle:
— Atma Recep, din kardeşiyiz.
Söyleyen de güldü, duyanlar da güldü.
Gülenler, güldükleri belli olmasın diye elleriyle ağızlarını kapattılar.
Yüzbaşı uzun bir konuşma yaptı…
Konuşma bittikten sonra korucunun konduğu tabut, askerlerin ve polislerin omuzlarında camiye götürüldü. Toplananlar cenazenin arkasında gitti. Sivil vatandaşların etrafı polis ve askerlerle çevrili olduğu için kimse topluluktan ayrılamadı.
Cenaze caminin önünde önceden hazırlanmış, başında asker bekleyen masaya kondu.
Cemaat, abdest almak için belediye tuvaletine doğru yürüdü. Bir kısmı tuvalete girerken, çoğunluk belediye bahçesine girdi.
Lokantacı ve kahveci kilitli kapıları açtılar. Çay ve yemek molası verilmiş gibi her taraf doldu.
Uzun bir aradan sonra öğle namazı kılındı. Camiden çıkanlar ve dışarıda bekleyenler cenaze namazına durdular.
Cenaze Kumluca yolu üzerinde, komando taburu arkasındaki mezarlığa götürüldü… Askerler, timler, polisler sıkı güvenlik önlemleri almıştı.
Komando taburuna doğru yaklaşmışken resmi elbise ile hiç gezmeyen, gece gündüz sivil elbise ile dolaşan bir astsubayın sesi duyuldu:
— Kahrolsun PKK…
Kimseden ses çıkmadı.
Astsubay daha gür bir sesle bağırdı:
— Kahrolsun PKK…
Mersin’den Lice’ye birkaç aydır gelen Karslı sivil polis memuru Ebubekir karşılık verdi:
— Kahrolsun PKK…
Kimseden yine ses çıkmadı.
Ebubekir polis ve astsubay, birkaç sefer daha bağırdılar. Kimseden ses çıkmayınca onlar da sustular.
Mezarlığa vardık. Belediye kepçesi mezarı kazmıştı. Belediye işçileri mezarlığın içini kürekle düzeltiyorlardı. Sarı, taşlı bir topraktı. Toprak ıslaktı. Küreğe yapışıyordu. İşçiler ter içinde kalmışlardı.
Bir gözü kör, orta boylu, esmer birisi ağlayarak tehditler savuruyordu.
Bir iki kişinin dışında kendisi ile ilgilenen olmadı.
Muş’ta yakalandığı söylenen, jandarmada yatıp kalkan bir itirafçı, hükümet konağından beri dikkatimi çekmişti. Elinde keleş vardı. O ağlayan adama baktı. Sırıttı. Kendi kendine mırıldandı.
Mezar hazırlandı.”İlk korucu şehit” mezara indirildi… Üstünü o sarı toprakla örttüler.
İmam cılız bir sesle dua okudu. Tören bitti.
Geriye dönerken vatandaşlar guruplar halinde dağılıyorlardı.
Dağdakiler sevilen bir Liceliyi değil, sevilmeyen bir Liceliyi öldürmüşlerdi. Üzülen bir Liceliye rastlamadım.
Bir Licelinin ağzından sebebini öğrenmek istedim:
— Cenazeye katılanların hiçbiri yazık oldu, demedi. Çok merak ettim. Bana gerçeği söyler misin?
— Müdür Bey bu adam PKK olaylara başlamadan önce komşularını, hemşerilerini ihbar etmekle meşhurdu… Suçlu, suçsuz herkesi ihbar ederdi. İhbarcılığı meslek edinmişti. Bu işten zevk alıyordu… Bunun bir ihbarı ile üç kişi öldürüldü… Devlette öldürseydi Liceliler yine üzülmezlerdi… Bir ihbarcıdan kurtuldular…