Kaymakam yine izine gitmişti…
Her zaman olduğu gibi yerine Yüzbaşı vekâleten bakıyordu.
Saat on sıralarında imzalatılacak evrakları alarak, kaymakamlığa gelmeyen Yüzbaşının jandarmadaki makamına gittim.
Kapıdaki jandarma içeri girip selam verdi:
— Milli Eğitim Müdürü Mahmut Bey geldi.
Her zaman yaptığı gibi biraz beklesin dediğini duydum…
Yüzbaşı daire amirlerini kapısında bekletmekten zevk alırdı…
“Kral benim” havası çoğu askerde vardı… Her kral astının kralı, üstünün askeriydi…
Biz müdürleri bekletmeye alıştırmışlardı…
İmza için bekletilmek zoruma giderdi…
Bu kapıda geçen süreyi en iyi şekilde değerlendirmeye çalışırdım…
Lice ve köylerinin kalp, nabız atışlarını bu kapı ve bu koridorlar belirlerdi…
Yüzbaşı izin verseydi, günde beş-altı saat gönüllü olarak beklerdim. O acı, o iğrenç manzaraları tarihe mal etmek için katlanırdım…
Uzun bir süre geçtikten sonra Yüzbaşı zile bastı… Jandarma açtı kapıyı. Bana döndü:
— Girin Müdür Bey.
İçeri girdim.
Yüzbaşı:
—Hoş geldin Müdür Bey.
—Hoş bulduk.
—Buyurun şöyle oturun.
Ben oturmadan elimdeki evrakları Yüzbaşının masasına bıraktım. Yüzbaşı evraklara göz atıp imzalamaya başladı.
Evrakları imzalarken telefon çalmaya başladı.
Yüzbaşı yavaş hareketlerle telefonu kaldırdı:
—Alo, ben jandarma Yüzbaşı.
– –
—Buyurun milletvekilim.
– –
—Sayın milletvekilim. O bizim askerlere kurşun sıktı. Askerler de karşılık verdi. Çatışmada öldü.
– –
— Sayın milletvekilim. Sizin bunları değil, bizi desteklemeniz lazım.
– –
—Biz çatışmada ölenleri, vuruldukları yerde bırakıyoruz. Hayvanlara yem yapıyoruz…
– –
—Ailesi bana geldi. Cenazeyi alamayacaklarını söyledim. Cenaze olay yerindedir…
– –
— Ben de Müslüman’ım. Sizin hatırınıza İzin veriyorum. Ailesi bana uğrasın. Bizimkilerle birlikte gidip cenazeyi alsınlar.
– –
—Ben de teşekkür ederim.
Sinirle telefonu kapattı.
Biraz önce sayın milletvekilim dediği telefondaki kişiye küfürler savurdu.
Bana ve odasında oturan üç subay arkadaşına döndü.
Büyük bir öfkeyle:
— Bir de milletvekili olacak. Gencin annesi, babası kendisine yalvarmış. Cenazeyi dini törenle gömmek istiyorlarmış… Genç terörist değilmiş… Silahlı değilmiş… Sanki ben silahlı olmadığını bilmiyorum. Dur dedik, kaçtı. Biz de vurduk… Kaçmasaydı… Ne yapalım. Tarlada çift sürüyorsun… Askeri görünce kaçıyorsun. Askerden kaçılır mı? Genci, yaşlısı, çocuğu bütün Liceliler, askerden kaçıyor… Kaçma, kaçarsan kurşunu yersin…
Bu son cümleyi benim gözlerime bakarak söylemişti. Hızla evrakları imzaladı. Bana uzattı.
Licelilerin neden askerlerden kaçtığını Yüzbaşı ile tartışamadım. Böyle bir tartışma benim için tarlada çalışan gencin sonucu olurdu…
Ben şuna inanıyordum: İnsanlara sevgiyle yaklaşacaksın. Çocuğuna bile sevgiyle yaklaşmazsan, senden kaçar…
Ne demişler:
Seversen beni, severim seni candan.
Döversen beni, arkama bakmadan kaçarım senden.
Evrakları alıp çıktım…
Yürürken tarlada öldürülen genci, cenazesi verilmeyen anne ve babayı düşünüyordum.
Bu olay beni çok etkiledi… Bütün haksızlıklar bu yufka şair yüreğimi derinden etkiler…
Haksızlığa uğrayanın ırkına, diline, dinine, cinsiyetine, toplumsal durumuna bakmam… İnsandır… Kırılan dal da beni yaralar… Vurulan kuş da beni üzer…
Mesai bitimine kadar dairede dalgın dalgın çalıştım.
Eve gitmeden jandarma bölük komutanlığının batısında bulunan fırına gittim.
Fırının önünde iki taksi duruyordu.
Bir taksinin bagajında tabut vardı.
Fırıncıya cenazenin kime ait olduğunu sordum:
— Tarlada bir genç öldürülmüş. Jandarmalarla birlikte gidip cenazeyi getirdiler. Beş saattir Yüzbaşı bekletiyor. İzin vermediği için cenazelerini götüremiyorlar.
Telefon konuşmasını, tanımadığım genç için üzüntümü fırıncıya söylemedim.
Eve gitmekten vazgeçtim. Fırıncıya ekmeklerin parasını verdim. Ayırmasını söyledim.
Sakalları uzamış beş kişi, hiç konuşmadan sigara içiyorlardı…
Hepsinin gözleri jandarma karakolundaydı… Karakolda olan adamlarını bekliyorlardı.
Tanımadığım, telefon konuşmasını dinlediğimden bu yana, acısını yüreğimde taşıdığım gencin ailesine başsağlığı dilemek istedim…
Yüzbaşının penceresine baktım. Kimseyi göremedim. Yüzbaşı cenaze sahipleri ile konuştuğumu görse, benim için hiç iyi olmazdı…
Cenaze sahiplerini, bir damlacık kadar teselli edebilir miyim düşüncesiyle yanlarına gittim:
— Başınız sağ olsun. Yardım edeceğim bir şey varsa yardımcı olmak isterim…
Yüzüme baktılar:
— Tek bir şeye ihtiyacımız var. İzin versinler yeter. Güneş batmak üzeredir. Bu saatten sonra çıkış yok deseler, bu cenaze ile burada sabaha kadar ne yaparız?
Üzüntüyle oradan ayrıldım.
Birkaç paket sigara alıp geldim. Adamlara verecekken, Yüzbaşının pencereden baktığını gördüm.
Adamların yanından geçerek fırına girdim. Ayırdığım ekmeği aldım.
Yüzbaşı hala pencerede cenaze sahiplerine bakıyordu.
Aldığım sigaraları veremeden eve doğru yavaş yavaş yürüdüm. Yüzbaşının göremeyeceği bir yerde durdum. Bir sigara yaktım. Kendimi cenaze sahiplerinin yerine koydum… Acım daha da arttı…
Kardeşim tarlamızda çift sürerken böyle bir şey başına gelse annem, babam ne hallere düşerdi?
Su testisi suyolunda kırılınca normal karşılarız…
Dışarıdaki iki kişinin kavgasında atılan taşlar, evimizdeki testiyi kırarsa normal karşılamayız…
Güneş battı. Karakoldan gelen iki köylü arabalara doğru yürüdü. Cenaze sahipleri oldukları belliydi. Bekleyen arkadaşları onlara doğru gittiler. Çok kısa bir konuşmadan sonra hepsi arabalara bindiler.
İki otomobilden tabutu taşıyan önde, diğeri arkasından Lice’yi terk ettiler.
Yollar bu saatte yalnız askerlere açıktır. Özel izin olursa, siviller geçebilir.
Boynum bükük, endişeyle arkalarından baktım.
Yolda başlarına daha uğursuz şeyler gelmesinden korkuyordum…
Yavaş yavaş eve doğru yürüdüm.
Sabaha kadar gözlerime uyku girmedi.
Bu kirli savaş, kaç tane suçsuz, günahsız insanın yuvasını yıktı…
Bu kirli savaş, kaç kişiyi zengin etti?
Bu kirli savaş, daha ne kadar devam edecek?