Müdürlüğümün ilk haftasındayım… Odamda oturuyorum.
Müdür olduğum günden beri odamın kapısını hiç kapatmadım…
Koridorda neler oluyor, görmek istiyorum. Milli Eğitimde işi olan vatandaşların, odama rahat bir şekilde girmelerini arzuluyorum… Vatandaşı kapıda görünce içeri davet etmek istiyorum…
Makam odasının kapısının halka sonuna kadar açık olduğunu göstermek istiyorum…
Masamda gelen evrakları inceliyordum. Koridorda hizmetlimizin sesi geldi. Başımı kaldırıp baktım.
Yaşı benden büyük hizmetlimizin karşısında, aksakallı yaşlı bir adam duruyordu. Çekinken davranışlarından, sessiz duruşundan, giyinişinden köylü bir vatandaş olduğu belli oluyordu.
Bizim hizmetli ile köylüyü izlemeye başladım…
Hizmetlimiz, kendilerini izlediğimden habersizdi.
Hizmetli babası yaşındaki köylüye bağırdı:
—Olmaz, olmaz git! Oğlun kendisi gelsin!
Hemen ayağa kalktım. Koridora yürüdüm.
Hizmetliye sordum:
— Niye bağırıyorsun?
— Müdürüm, oğlu İzmit’te bir işe girecekmiş. Köyleri yakılmış. Diploması evle birlikte yanmış. Oğlu İzmit’ten gelmemiş. Baba sen git, diploma örneğini al gönder, demiş. Ben de olmaz, git oğlun gelsin, dedim. Laftan anlamıyor…
Koltuğa oturduğum gün vatandaşa saygılı olmalıyız, demiştim. Alışkanlıkların kolay bırakılmayacağı anlaşılıyor…
Hizmetliye biraz sertçe sordum:
— Milli Eğitimde bir işin yapılıp yapılmayacağına hizmetliler mi karar verir? Sen başmüdür müsün?
Hizmetli:
—Müdürüm, senden önce biz hep böyle yapardık.
—O benden önceydi. Toplantıda anlattıklarım sana masal gibi mi geldi? Ne dediğimi anlamamışsın…
Konuşmalarımızı sessizce dinleyen köylü şaşırmıştı.
Yaşlı köylünün koluna girdim. Odama götürdüm.
Yaşlı adama kendi koltuğumu gösterdim:
—Baba, bu koltuğa otur.
Yaşlı adam koltuğa oturmak istemedi. Rica ettim. Koltuğa oturttum.
Hizmetliye ilk emrimi verdim:
— Babama kolonya tut, çikolata ikram et.
— Tamam müdürüm.
Hizmetli, yaşlı adama önce kolonya tuttu, sonra çikolata ikram etti.
Yaşlı adama döndüm:
—Ne içersin baba. Kahvemiz var, çayımız var.
Yaşlı adam şaşkınlığını üzerinden daha atamamıştı:
—Çay, dedi.
Hizmetliye döndüm:
—Babama bir çay al gel. Çaycı Murat, çayları geç getiriyor…
Hizmetli çay almaya gidince, hizmetlinin hatasından dolayı yaşlı adamdan özür diledim.
Yaşlı adamdan sorununu bana anlatmasını rica ettim.
— Köyümüzü askerler yaktı. Bizim ev de yandı. Hiçbir şeyimizi kurtaramadık. Ben Diyarbakır‘a yerleştim. Oğlum iş bulamayınca, İzmit’e gitti. Orada çalışıyor. Yeni bir iş bulmuş. Diploma istemişler. Diploması yandı. Oğlum telefon etti. Diploma yerine geçecek bir belge istedi. Hizmetli git kendi gelsin, diyor. Oradan buraya geliş gidiş kaç liraya mal olur. Biz zaten fakir insanlarız. Çocuk resmini ve kimliğinin fotokopisini göndermiş. Bir yolu varsa, diploma yerine geçecek bir kâğıt ver.
— Tamam baba. Sen bana resmi ve kimlik fotokopisini ver. Köyün adını söyle.
Yaşlı adamdan oğlunun resmini ve kimlik fotokopisini aldım… Köyün ismini bir kâğıda yazdım.
Müdürlüğe başladığım ilk gün bir okuldan memur olarak daireye aldığım, dürüst, çalışkan, güvendiğim İsmail Beyi çağırdım.
Köyün adı yazılı kâğıdı, gencin resmini ve kimlik fotokopisini verdim:
— Kütük defterinden gencin adını bul. Diploma örneğini doldur, resmini yapıştır. Bana getir.
İsmail Bey çıktı. Hizmetli çayı getirdi.
Yaşlı adam çay içene kadar İsmail Bey evrakı hazırlamıştı.
İmzaladım, mühürledim. Diploma örneğini bir zarfa koydum.
Yaşlı adama zarfı uzattım:
— Baba, oğlunun istediği diploma örneği hazırdır. Oğluna selam söyle. İşi hayırlı uğurlu olsun…
Yaşlı adam elimi öpmek istedi. Elimi çektim…
Yaşlı adamın elini tuttum:
— Ben senin elini öpeceğim, dedim.
Yaşlı adamın elini öptüm. Kapımın her zaman kendisine açık olduğunu söyledim…
Yaşlı adam dualar ederek, mutlu bir şekilde Diyarbakır’a döndü.
Babam yaşındaki bir insanın elimi öpmek istemesine çok üzüldüm…
Ben sadece görevimi yapmıştım. Biz bu işleri yapmak için görevlendirilmiştik. Bu görev için halkın vergilerinden maaş alıyorduk… Halkın parası ile halka hava atmak, onları hor görmek, bence kişilik zaafında başka bir şey değildir…
Kendimizi halktan üstün görmek, küçüklük kompleksimizin dışarı vurumu değil midir?
Yalnız kalınca düşünmeye başladım:
Benim insanlarım. Zavallı insanlarım. Hizmetli Lice merkezden, yaşlı adam Lice köylüsüdür. Bunlar aynı toprağın insanlarıdır… Birbirimizi ezmekten, birbirimize güçlük çıkarmaktan neden zevk alıyoruz, bilmiyorum… Anlamıyorum…
Her gün ezilmekten, horlanmaktan anası ağlayanlar, başkasını nasıl ezerler, nasıl horlarlar? Bundan nasıl bir zevk alırlar?
Kıraç toprakların suya hasreti gibi sevgiye, şefkate, ekmeğe, huzura hasret bu insanlar, küçücük bir saygı karşısında oğlu yaşındaki insanın elini öpmeye kalkıyor…
Bu insanlara özgürlük, demokrasi, iş ve ekmek verilirse, mutluluklarını ölçecek bir alet, bu teknoloji çağında bile zor yapılır…
Yeryüzünde yaşayan insanlar, omuz omuza, kol kola, el ele verseler, savaş ağalarına, kirli savaş tacirlerine fırsat vermeseler olmaz mı?