Milli Eğitim Müdürlüğümün ikinci haftasındayım…
Müdür olmadan önce Yatılı İlköğretim Bölge Okulunda (YİBO), öğrencilerin perişan edildiğine dair söylentiler duymuştum.
Bu okulun sekizinci sınıf öğrencilerinden üçü ile daha önce tanışmıştım. Aramızdaki ilişki öğretmen-öğrenci ilişkisinden çok, ağabey-kardeş sıcaklığındaydı…
YİBO’nun durumunu sekiz yıldır bu okulda okuyan bu öğrencilerden öğrenebilirdim… Bu okuldaki olumsuzlukları, hepimizden çok yaşayanlar bilebilirdi…
Üç genç öğrenciye haber gönderdim. Çay içmek ve YİBO’nun durumunu konuşmak için Milli Eğitim Müdürlüğüne davet ettim…
Bu üç öğrenci daveti aldıkları anda, Milli Eğitim Müdürlüğüne geldiler.
Bir ağabey gibi karşıladım. Çay söyledim. Sohbet ettik…
O kadar çok şey anlattılar ki inanamadım. Hepsini not etmeyi düşündüm. Milli Eğitim Müdürünün odasında heyecanlarını gözlerinden okuyordum…
Bu üç genç öğrenci, heyecandan bütün olumsuzlukları tam olarak bana aktaramayacakları fikrine vardım.
Kendilerine bir öneride bulundum:
— Okulunuza gidin. Gece yatakhanede bütün arkadaşlarınızla bir toplantı yapın. Hepiniz birlikte bütün olumsuzlukları maddeler halinde yazın. Listeyi bana getirin… Listede yer verdiğiniz her maddeyi araştırıp düzelteceğim. Olmayan bir şeyi yazarsanız, mahcup duruma düşersiniz… Sizleri ne kadar sevdiğimi bilirsiniz… Gerçekleri, yalnız gerçekleri yazın…
Üç genç öğrenci sevinçle gözlerime baktı. O gözlerde umut vardı… Saygı vardı… İnsan yerine konmanın sevinci vardı…
Gençleri uğurlarken son sözümü söyledim:
— Bütün sorunlarınızı çözeceğim. Size söz veriyorum. Arkadaşlarınıza selamlarımı, sevgilerimi iletin… Siz beni tanıyorsunuz… Yapamayacağım bir şey için söz vermeyeceğimi biliyorsunuz… Arkadaşlarınız da bana güvensin…
Bir gün sonra üç genç öğrenci odama geldi… Harita metot defterinin ortasından koparttıkları iki sayfayı, önlü-arkalı sorunlarıyla doldurmuşlardı…
Tam kırk dokuz madde vardı… Kırk dokuz olumsuzluk…
Yazılanları okuyunca gözlerimden akan yaşlara engel olamadım…
Niğdeli YİBO müdürü bir öğrenci düşmanıydı… İnsan değildi… İnsan olmayanlar öğretmen olamazdı… Yöneticilik bu tip bir kişiye nasıl verilmişti?
Üç genç öğrenciyi uğurlarken uyardım:
— Bana verdiğiniz bu listeden kimseye söz etmeyin. Kimsenin haberi olmasın… Sürprizlerim olacak… Ne yapacağımı göreceksiniz…
Öğrenciler gittikten sonra tekrar listeyi açtım. Okumaya başladım:
1- Biz iki yüz elli öğrenciyiz. Personel ve öğretmenlerle birlikte mevcut üç yüz kişiye yaklaşıyor. Yüz yirmi kaşık var. Personeller, öğretmenler ve bazı öğrenciler bu kaşıklarla yemek yerken, biz yemekhanede tek sıra halinde bekliyoruz. Onlar kalkınca kaşıkları yıkayıp sırayla yemek yiyoruz…
2- Yattığımız döşekler çok eskidir. Pamukları dökülüyor. İki senedir yeni yataklar geldiği halde değiştirilmiyor… Küçük öğrencilerin yatakları sidik kokuyor…
3- Nevresimler çok eskidir. İki senedir yeni nevresimler geldiği halde değiştirilmiyor…
4- Yastıklar çok eskidir. İki senedir yeni yastıklar geldiği halde değiştirilmiyor…
5- Biz kitap okumak istiyoruz. Çok güzel bir kütüphanemiz var. Kitaplarımız var… Kütüphane depo olarak kullanılıyor. Bize okumak için kitap verilmiyor…
6- Sabah akşam çorba içmekten bıktık.
7- Yemekler çok özensiz yapılıyor. Gelen etleri de müdür pişirtip çevresi ile yiyor…
8- Müdür Diyarbakır’a giderken, bize gelen tavuklardan kızarttırıyor. Paketleyip götürüyor… Diyarbakır’da yemek parası vermemek için bunları yapıyor…
9- Bize gelen konservelerin çoğunu müdür evine götürüyor. Çevresi ile birlikte yiyor…
10- Mutfağın temizliğini bize yaptırıyorlar…
11- Yatakhanenin temizliğini bize yaptırıyorlar…
Okumayı kestim… Yaşaran gözlerimi sildim… Kırk dokuz madde böyle sürüp gidiyordu…
İnanamıyorum… Daha iki gün önce YİBO için gönderilen büyük miktarda paranın kâğıdını imzalayıp gönderdim…
YİBO için para gönderiliyor. Para gönderildiğine dair yazışma kaymakamlığa geliyor. Kaymakam gelen yazıyı, üst yazıyla Milli Eğitim Müdürlüğüne gönderiyor. Milli Eğitim de YİBO’ya yazıyı gönderiyor…
Gelen parayı YİBO yönetimi harcıyor. Milli Eğitim Müdürlüğünün para ile ilişkisi yok…
Ne yapabilirim diye düşünmeye başladım.
Kaşık azlığı yüzünden küçük çocukların ayakta beklemesi beni çok üzdü…
Saate baktım. Yemek saatine yarım saat vardı. Makam şoförümü çağırdım. Arabayı hazırlamasını söyledim.
Yemek dağıtıldıktan beş dakika sonra yemekhaneye girecektim. Kaşık sorununu gözümle görecektim…
Masamı topladım. Aşağı indim… Makam arabasına bindim.
YİBO’ya giderken kendime emir verdim: Kemal Sunal’ın “Deli Kaymakamı” olmalısın. Haksızlardan hesap sormalısın. Öğrencilerin annesi ve babası sensin…
YİBO’ya girdim. Direk yemekhaneye geçtim. Yöneticiler, öğretmenler, hizmetliler ve bazı öğrenciler masada oturmuş, önlerindeki yemeğe yumulmuşlardı.
İçeriye girdiğimi çoğu görmedi. Genellikle küçükler olmak üzere iki yüze yakın öğrenci tek sıra halinde ayakta bekliyordu.
Masa var, sandalye var, tabak var, kaşık yok…
Elim ayağım sinirden titremeye başladı:
Kalabalık masalarda okulun müdürünü aradım, görmedim…
Bağırdım:
— Bu okulun müdürü nerede, çabuk buraya gelsin.
İkinci sefer bağırdım:
— Öğretmenler ve personel yemek masasını terk etsin. Bu çocuklar sizi izlerken, yemek nasıl boğazınızdan geçiyor? Günah değil mi beyler?
Öğretmenler ve personel yemek masasından kalktı. Öğrenciler onların yerine oturdu.
Okul müdürüne haber vermişler. Koşarak geldi:
— Beni çağırmışsın müdürüm.
— Bu kadar öğrenci neden ayakta bekliyor?
— Kaşığımız eksik.
— Neden kaşık almıyorsun? Okulun parası mı yok?
— Efendim.
— Öğrenci düşmanı mısın? Ayıp değil mi? Bu çocuklar ayakta bekletilir mi?
Şoförüme seslendim:
— Al bunu markete götür… Üç yüz kaşık alsın, getir…
Öğrenciler, öğretmenler ve personel bir film izler gibi bu yüksek sesli konuşmamı izledi… Kırk dokuz maddelik listeyi hazırlayan öğrencilerin gözlerinin içi gülüyordu…
Kısa bir süre sonra YİBO müdürü kaşıklarla geldi.
— Kütüphaneyi görmek istiyorum, dedim.
Kütüphaneyi açtı. Yeni yataklardan, nevresimlerden, yastıklardan kitaplar gözükmüyordu:
— Burada bekliyorum. Hizmetlilerin hepsini bana çağır.
Hizmetliler geldi. Çoğunu tanıyordum. İyi arkadaşlardı. Bazıları ile kahvede sürekli otururduk… Bir kısmını görevlendirdim:
— Kütüphanede kitaptan başka hiçbir şey kalmayacak… Kütüphane, öğrenciler için hazır hale getirilecek… Kütüphane hep açık kalacak.
Yatakhaneye gittik. İçler acısı bir durum vardı:
— Yeni yatak, nevresim, yastık varken bu perişanlık nedir?
— Müdürüm değiştirecektik.
— Bu paçavraların hepsini aşağı atın… Yatakhaneyi temiz yıkayın. Yenilerini getirin, koyun… Hepsi değişecek… Esirlere bile bu muamele yapılmaz…
Akşam gelip kontrol edeceğim.
Yemekhaneye gittik. Tanıdığım, sevdiğim uzun boylu hizmetli arkadaş vardı.
Müdür duysun diye emir verdim:
— Yemek listesine uygun yemek çıkacak. Öğrenciler için gelen kırmızı et, beyaz et, tatlılar yöneticiler dâhil kimseye verilmeyecek. Bundan sonra kontrolleri sıklaştıracağım. Yönetmenliklere aykırı tek bir davranış görürsem, soruşturma açarım. Kimseye acımam… YİBO öğrencisini kimseye ezdirmem… Bilinsin…
Yemekhaneye, yatakhaneye, kütüphaneye tekrar uğradım. Çalışmaları kontrol ettim…
YİBO’dan ayrılırken öğrenciler beni birbirlerine gösteriyorlardı:
— Baba gidiyor baba. Yaşadık artık…
Daireye geldim. Her şeyi olduğu gibi Kaymakam Beye anlattım. Çocukların verdiği kırk dokuz maddelik listenin fotokopisini verdim.
YİBO müdürünün evindeki konserveler için arama emri vermesini rica ettim.
Emniyete telefon edip evini arattı… Bol miktarda konserve, kırmızı ve beyaz ete el kondu. Tutanak tutuldu…