VAHŞETİ GÖRDÜM LİCE’DE–5

 

Sayın Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, bu gün 25 Ekim 1993.

Pazartesi gününün sabahı…

Kalleşçe vurulduğunun dördüncü günü… Dört gün önce seni kaybettik…

Beyinlerini öldürmek, yakmak, yıkmak, vurgun vurmakla bozmuş, elleri kanlı katiller, seni bizden aldılar…

 

Bizi, senin ölümünden sonra bombaladılar… Kurşunladılar… Öldürdüler… Evlerimizi yaktılar…

Bize, eşlerimize, çocuklarımıza, öğrencilerimize ömrümüzün sonuna kadar unutamayacağımız acıları, korkuları yaşattılar…

Bizi vahşete tanık ettiler…

 

Sayın Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Pazartesi gününün sabahını sana anlatmak istiyorum…

Bizim sokakta, insan sesleri duymaya başladım… Sesler çoğalmaya başladı… Sokaktan giden gelen insanlar sesli konuşuyorlardı.

Merak edip sokağa çıktım… Vahşetin dördüncü gününde sokağa çıkma yasağının kalktığını öğrendim…  

           

            Helikopterler, tanklar, havanlar, tüfekler; top, roket, kurşun kusarken elektrik ve telefon kablolarımızı kopartmıştı…

            Cuma sabahından beri elektriklerimiz yok. Telefonlarımız çalışmıyor…

            Sokakta bir komşumuz posta haneden geldiğini söyledi… Gidip annesine, babasına telefon etmiş…

            Basından Lice olaylarını duyan uzaktaki annelerimizin, babalarımızın, kardeşlerimizin, tüm sevdiklerimizin ne durumda olduklarını tahmin edebiliyordum…

            Bizimkilere telefonda, “ölmedik yaşıyoruz, yarın neler olur bilmiyoruz” demek için evden çıktım…

 

Sokakta, caddede yanmış evlerin, işyerlerinin arasından geçerek Çarşı caddesine girdim.

Yakılmamış tek bir işyeri yoktu… Lice Çarşı caddesinin zemini betondur…

Yakılan işyerlerinde eriyen yağlar, plastik maddeler şekeri de eriterek zift gibi betonun yüzeyine akmıştı… Meyilli olan caddeyi baştan aşağıya kadar simsiyah kalın bir tabaka kaplamıştı… Yangının zifti oluşmuştu…

 

            PTT binasına gelince gözlerime inanamadım. PTT binasının önü ve içi tim kaynıyordu. Telefon etme kuyruğu uzadıkça uzamıştı…

Çaresiz kuyruğa girdim. Bana sıra ancak bir saatte geldi… Telefon ettim…

Bizimkiler ağlayarak istifa etmemi ve hemen Lice’den ayrılmamı istediler…

Karşılıklı akan gözyaşlarından, boğazımıza bir yumruk gibi oturan hıçkırıktan dolayı fazla konuşamadık. Telefonu kapattım.

İstesem de uzun konuşamazdım…

Arkamda insanlar vardı. Onlar da sevdiklerine “biz ölmedik” diyecekti…

 

PTT binasından çıktım. Moralimin nasıl olduğunu tahmin edebilirsiniz… Kapının önünde duran timlerden biri çatacak yer arıyordu.

Elindeki tüfeğinin namlusunu göbeğime doğru tutarak önüme geçti:

            —Siz vurup vurup kaçıyorsunuz. Erkekseniz gelin karşı karşıya duralım. Kim kimi bitirir, görelim.

            O psikoloji içinde patladım:

            —Ben terörist değilim.  Terörist dedikleriniz karşıdaki dağdalar… Yerlerini benden iyi biliyorsunuz… Uçağınızı, helikopterinizi, tankınızı, topunuzu alın gidin. Onların tek silahları keleştir… Senin muhatabın ben değilim. Siviller değil… Git gücünü, erkekliğini orada göster. Ben eğitimin neferiyim… Savaşçı değilim…

           

Yürüdüm. Tim arkamdan bağırdı:

—Sana da onlara da göstereceğim, görürsün.

Ben biraz uzaklaştıktan sonra tim orada bulunan Licelilere sormuş:

            — Kim bu?

            Liceliler:

            — O Liceli değil. Yabancı öğretmen, demişler.

            — Liceli olsaydı beynine sıkardım.

            Liceli olmamam beni kurtarmıştı.

 

            Karşımda bir Liceli geliyordu.

Sayın Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, güngörmüş bir Liceli ile merhabalaştık. Beynimi kurcalayan soruyu sordum:

            Bahtiyar Aydın’ı kim öldürdü:

            Güngörmüş Liceli duraksamadan sorumu cevapladı:

            — Çete öldürdü… Kendilerine ayak uydurmayan Tuğgenerali çete ortadan kaldırdı… Kirli işlerine karşı çıktığı için öldürdüler… Lice’nin yakılışına karşı çıktığı için öldürdüler… Bir taşla iki kuş vurdular… Tuğgeneralin ölümünü bahane ederek Lice’yi yaktılar…

            Ben de öyle tahmin ediyordum. Okulumuzun karşısındaki komando taburuna baskın olacak, biz görmeyeceğiz… Aramızda bir tek yol var… Onlar bizi görür… Biz de onları görürüz… Onlarca, yüzlerce kişi gelecek, silahlar patlayacak biz görmeyeceğiz…

            250 öğrenci ve biz öğretmenler kör değildik… Sağır değildik.

 

            Güngörmüş Liceliden ayrıldım. Köşede Cumhuriyet İlkokulunda görevli bir öğretmen arkadaşla karşılaştım. Merhabalaştık.

            Nasıl kurtulduklarını sordum.

            Verdiği cevap kanımı dondurdu:

— Bilirsin Cumhuriyet İlkokulu, Emniyet müdürlüğüne yakındır. Polisler, emniyet müdürlüğünün üstündeki lojmanlarda oturuyorlar. Polislerin, subayların çocuklarının hepsi bizim öğrencilerimiz. Olay başlamadan subay ve polis velilerimiz okula geldi. Çocuklarını alırlarken bizi uyardılar: “Biraz sonra Lice yakılacak. Öğrencilerinizi eve gönderin. Siz de evi sağlam olan arkadaşlarınızın evine gidin. Olay çok büyük olacak.” Biz öğretmenler acil toplandık… Çocukları evlerine gönderip, okulu terk etme kararı aldık. Diğer okulları uyarmak istedik. Telefonlar kesmişlerdi…

Olay başlamadan biz ve öğrenciler okulu terk ettik… Bekâr öğretmen arkadaşlar, evi beton olanların evlerine gittiler. Evliler de çoluk çocuklarının yanına koştular…

 

            Arkadaşımdan bunları dinleyince, Cuma günü sabahı aklıma geldi:

Üç öğretmen arkadaş, topların düştüğü yeri net görebileceğimiz bahçedeki öğretmenler tuvaletinin ön tarafına çıkmıştık. Top mermilerinin düştüğü arazi düzdü. Düşen her merminin yeri görünüyordu.Yine de net görebilmemiz için öğrencim Salim’i eve dürbün getirmesi için göndermiştim… Komando taburundan Kulp yoluna inen cadde üzerindeki bir asker Salim’i durdurmuştu. Nereye gittiğini sormuştu. Salim eve gittiğini söyleyince, helal süt emmiş asker Salim’i uyarmıştı:

     Okuluna geri dön. Sakın okuldan çıkmayınız. Bugün Lice’yi yakacaklar…

Salim koşa koşa geldi. Askerin söylediklerini aktardı. Biz askerin şaka yaptığını sandık. İnanmadık… Biz okulda ders yaparken belli noktalara asker yerleştirdiklerini bilmiyorduk…

Asker kardeşimiz doğru söylemiş…

 

            Arkadaşın yüzüne baktım. Kaderime sitem ettim:

            — Keşke ben de Cumhuriyet İlkokulunda görev yapsaydım… 22 Ekim Cuma günü biz Demirçelik İlkokulunda ölümle pençeleştik… Saat on altı sularında liseye geçtik. Lisede sabahladık… Ölümden döndük…

            Öğretmen arkadaşa diğer öğretmenleri sordum.

Bu cevabı da ilginçti:

— Subaylar, timler hemşerisi, arkadaşı olan öğretmenleri panzerlerle evlerinden almışlar… Helikopterle Diyarbakır’a göndermişler… Nurettin Soyer’in vurulduğunu duymuşsun… Lice’de kaç öğretmen var, bilmiyorum. Bir seni gördüm… Sen kimseyi gördün mü?

— Denizlili Emin öğretmeni Cumartesi günü gördüm… Çok korkmuştu. Evde divanın altına girmiş saklanmış… Orada uyuyakalmış… Timler evdekileri panzerle götürürken, arkadaşları onu heyecandan unutmuşlar… Uyanınca kendisinden başka evde kimse yokmuş. Ev sahibinden arkadaşlarını timlerin götürdüğünü öğrenmiş. Bana yardımcı olmamı rica etti. Ara sokaklardan emniyete yakın bir yere kadar birlikte gittik. Evden aldığımız büyük bezi beyaz bayrak olarak açtı… Emniyete doğru gitti. Bekledim. Silah sesi gelmeyince rahatladım. Ateş etselerdi duyardım… Onu da Diyarbakır’a göndermişlerdir…

           

Sayın Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, kendi kendime iki soru sorup cevabını arıyorum…

            Kuşkularım var:

            Olay başlamadan subay ve polisler çocuklarını okuldan alıyorlar…

            Cuma sabahı saat 9.20’de öğrencim Salim’e bir asker, Lice’nin yakılacağını söylüyor…   

Sayın Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, sen o zaman vurulmuş muydun? Ölüm saatine kaç yazdılar…

            Subay ve polisler çocuklarını okuldan alırlarken, sen sana kurulmuş kahpe tuzaktan habersiz, Diyarbakır’dan bindiğin helikopterle hala Lice yolunda mıydın?

            Çocukların okuldan alınışı ile vuruluş saatin karşılaştırılırsa bu sorularımın cevabı belli olur…

            Sayın komutanım, ölümünde kirli oyunlar var… Çözemiyorum…

Mahmut CANTEKİN

01.01.1952 yılında Adıyaman ili Kâhta ilçesi Cami Mahallesinde Dünya’ya geldi. İlk ve Orta Okulu Kâhta’da okudu. Besni Öğretmen Okulunda öğrenimine devam etti. Osmaniye Düziçi’nden mezun olarak öğretmenlik diplomasını aldı. Afyon ili Sinanpaşa ilçesine bağlı Çatkuyu ve Yıldırım Kemal köyleri ile Tınaztepe kasabasında öğretmenlik yaptı. Rotasyona tabii olduğundan Diyarbakır ili Lice ilçesine atandı. Burada Öğretmenlik, Halk Eğitim Müdürlüğü, Milli Eğitim Müdürlüğü yaptı. Lice’de beş yıl görev yaptıktan sonra Mersin merkeze atandı. 26 yıl görevden sonra Mersin’de emekli oldu. Kâhta’da yaşamaktadır. Bütün gününü şiir ve yazı çalışmaları ile geçirmektedir. Çeşitli şiir sitelerinde şiirleri yayınlanmaktadır.

Bunları da sevebilirsiniz

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir