Bu gün büyük vahşetin, inanılmaz vahşetin ikinci gününün şafak vaktidir…
Biz hala lisedeyiz… Büyük bir endişe içinde Lice’nin bütün mahallelerinde gökyüzüne yükselen alevleri, çaresiz izleyerek sabahladık…
Lice çarşısına giren askeri araçları, askerleri, işyerlerinin yakılışını gözlerimizle gördük…
Gözbebeklerimize vahşetin pervasızlığı geldi, oturdu…
Devletin, halkın can ve mal güvenliğini sağlamakla görevlendirdiği bazı yetkililerin, halkın canını, malını cayır cayır yaktıklarına tanık olduk…
Ülkemizin yedi bölgesinde gelen bay ve bayan öğretmenler olarak canımızın, canlarımızın, öğrencilerimizin canlarının derdine düştük…
Sabaha kadar lisenin sınıflarında, koridorlarında bayan öğretmenlerin tirtir titremelerini ve gözyaşlarını izlerken, yüreğimiz eridi…
Üzüldük…
Kahrolduk…
İnsanlığımızdan utandık…
Evde olan eşimin, kızımın ve oğlum Mehmet’in yaşayıp yaşamadıklarını bilmemenin dayanılmaz ağırlığı altında ezildim…
Yanımda bulunan iki kızımdan gözyaşlarımı, endişelerimi saklarken, acılarım katmerleşti…
Yüreğimi bir matkap gibi delen ağrılarla kıvrandım…
Şafak vakti, dün sabahtan beri dört yanında alevler yükselen mahalleme, eşim ve çocuklarımın bulunduğu evime gitmenin yollarını aradım…
Eşim ve çocuklarımın akıbetlerini öğrenmenin yollarını aradım…
Yanımda bulunan iki kızımı kurşunların hedefi yapmadan alevlerin, dumanların yükseldiği caddelerden, sokaklardan geçirerek eve varmanın yollarını aradım…
Şafak vakti geçmeden, ortalık iyice aydınlanmadan iki kızımın ellerinden tutarak liseden çıktım…
Kısa, dar sokağı yürüyerek çarşı caddesine geldim. Hemen caddeye çıkmadım… Sokağın köşesinden duvara yaslanarak, caddenin iki yönünü kontrol ettim… Kimse yoktu…
İki kızımla hızla karşı sokağa geçtim.
Burası Molla mahallesiydi… Yanan evlerden hala duman tütüyordu… Evlerin bahçelerindeki ağaçları kendimize siper yaparak ilerledik… Evimizin tam karşısına geldik…
Evimizin bulunduğu Şaar mahallesine geçmek için geniş caddeyi geçmemiz lazımdı…
Bu cadde en tehlikeli yerdi… Caddenin üst tarafında komando taburu vardı. Aşağısı Kulp yoluydu… Caddenin iki yönünü kontrol ettim… Görünürde kimse yoktu…
Yakma olayı başlayalı yirmi iki saat olmuştu. Biz yorulmuştuk… Yakanlar da yorulmuş olmalıydılar… Hızla bizim mahalleye geçtik… Karşı komşumuzun yanan evinin bahçesinden kapımıza vardık…
Bizim ev yanmamıştı. Karşımızdaki iki baraka kül olmuştu. Küllerin içinde buzdolabının sacı duruyordu… Kışlık odunların külünden hala duman tütüyordu…
Bizim evin dış kapısını açtım. Avluya girince, kara taştan kalınca ördürdüğüm bahçe duvarının dibine sinmiş eşimi ve kızımı gördüm. Eşimin kucağında oğlumuz Mehmet vardı.
22 saat aynı yerde ölümü beklemişlerdi…
Bitişik komşular, sağlam evlere ve taş ahırlara sığınmışlardı…
Kendileri sağlam yerlere sığınan komşularım, duvarın dibine sinmiş eşim, kızım ve bir bebeği görmediler mi?
Komşular gördüler de Kürtçe bilmedikleri için mi eşimi, kızımı ve oğlumu duvarın dibinde ölüme terk ettiler…
Hangi din, bizden olmayan ölsün mantığına ödül veriyor?
Kafatasçı zihniyet kime şan şeref kazandırmıştır?
Su kuyusunun içinde bir amca katilini saklayan bitişik komşumuz vardı. Aramızda çalı çit vardı… Eşimi ve çocuklarımı görmemesi imkânsızdır…
Bu nasıl bir ruh yapısıdır ki dillerinden dolayı suçsuz insanlar öldürülüyor ya da ölüme terk ediliyor…
Bu ruh yapısı hastadır, sakattır, insanlıktan nasibini almamıştır…
Katil kuyudan çıkıyor eşime sesleniyor:
—Bacım hiç korkmayın. Ben buradayım. Size hiç kimse zarar veremez…
Bizim sokakta oturan bu kişi, katil olmadan önce gece karanlığında, sokakta, bahçe duvarımızın dibinde sert eleştirilerime muhatap olmuştu… Günlerce tartışmıştık… Bu kişinin yanlışlarının üstüne giden açık sözlü tavrımdan dolayı eşim beni uyarmıştı: Başına iş alacaksın. Hepimizi taratacaksın…
Bu katil, komşumdan daha iyi bir insan değil mi?
Okuldan eve gelişim yirmi dakika olmuştu ki kapımıza sertçe üst üste vuruldu. Açtım. Rütbelerini sökmüş dört subay, hızla içeri daldı. Öğretmen olduğumu söyledim. Kimliğimi istediler. Verdim. Nüfusum Mersin’dedir.
Kimliğime dört subay da dikkatlice baktılar. Kimliğimi elinde tutan subay sordu:
— Mersinli misin?
— Evet!
Perişandık… Halimize acıdılar. Bize insanca davrandılar. Ayrılmadan önce de bir uyarıda bulundular:
— Arkamızdan bir ekip geliyor. Evleri yakıyorlar. Kapının hemen arkasında bekle. Kapıyı açar açmaz öğretmen olduğunu, Mersinli olduğunu söyle. Hemen kimliğini uzat.
Rütbelerini sökmüş dört subaya, okuldan yeni geldiğimi söyledim… Birlikte kahve içmeyi teklif ettim.
Bu subaylarla birlikte kahve içsem, arkasından gelenler evimi yakmazlar diye düşündüm…
“İşimiz çok” dediler…
Kabul etmediler…
Gittiler…
Onlar çıktıktan sonra yedi kişilik bir ekip geldi…
Bunlar da rütbelerini sökmüş subaylardı…
Öğretmen olduğumu söyleyip kimliğimi verdim. Mersinli olduğumu ekledim. Evde arama yaptılar. Potinleri ile halılara bastıkları için özür dileyip gittiler…
Ben evimin yakılmadığına sevindim. Halıların kirlenmesi sorun değildi…
Arkalarından sokağa çıktım. Sokağın başından bizim eve kadar dün yanmamış onlarca ev yakılıyordu…
Evimi arayan subayların arkasında astsubaylar ve askerler varmış…
Subaylar, yakılacak evleri tespit ediyorlarmış… Arkasından gelen astsubaylar ve askerler, yakın denilen evleri yakıyorlarmış…
Evimden çıkan subayları izledim… Evimizin alt tarafında bulunan komşuların yanmamış evlerine girip çıkmaya başladılar…
Onların çıktığı evlerden alevler yükselmeye başladı…
Sokağımızın iki tarafında yeryüzü cehennemi emir komuta zinciriyle yaşanıyordu…
Bizim sokakta yalvarmalar, isyanlar, Kürtçe beddualar birbirine karışıyordu…
Kadınlar, kızlar, çocuklar bağırıyordu:
— Bizim evi yakmayın. Kalacak başka bir yerimiz yok.
— Allah’tan korkun!
— Yakmayın!
— Sizde din iman yok mu?
— Suçumuz ne?
— Niye evimizi yakıyorsunuz?
Diğer mahallelerden de yeniden alevler yükselmeye başladı…
Dün helikopterin yukardan attığı yangın bombalarından kurtulan evler vardı…
Cuma günü havadan atılan bombalardan kurtulan evler, Cumartesi günü yerde insan eliyle yakılıyordu…
Emir çok büyük yerden gelmiş olmalıydı…
Cumartesi günü de çok ev yakıldı…