Lice Hükümet binası, yakılan belediye binasının hemen üstündedir. Etrafı duvarla çevrilidir… Yıllar öncesinden bahçesine ağaçlar dikilmiştir… Bu yaşlı ağaçlar, her bahar mevsimi yemyeşil yaprakları ile gelen konuklarına gölge ederler…
Hükümet binasının ikinci katında, müftülüğün penceresinden bahçedeki ağaçları, gölgesindeki insanları seyrediyordum… Birkaç kişinin elinde tütün tabakası vardı… Altın sarısı tütünleri ile sigara sarıp sohbet ediyorlardı…
Kaymakamlıkta çalışan bir personel geldi… İlçe İdare Kurulu’nun bu gün saat 15’te toplanacağını söyledi… Elinde toplantıya katılacakların isim listesi vardı… İsmimin karşısındaki boşluğu imzaladım…
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğümün ikici haftasındayım… İlçe İdare Kuruluna ilk defa katılacağım… Kurulda neler görüşüleceğini bilmiyorum.
Kurulda nasıl davranmam gerektiğini düşünmeye başladım. İnsan hayatının bir sinek kadar değeri olmayan bir yerdeyim… Lice’deyim…
Gördüklerimi, doğru bildiklerimi savunmazsam yüreğime ve beynime ihanet etmiş olacağım… Bu onursuzca bir davranış olur… Bu güne kadar savunduğum ilkelere ters düşeceğim… Nabza göre şerbet veren kişiliksiz kişi olacağım…
Sivri çıkışlarla tavır koymanın sonucu bellidir: Öldürüldükten sonra çuvala konup yol kenarına atılmaya davetiye çıkarmaktır…
Kendi kendime karar aldım:
Gerçekleri sakin ve akıllıca savun…
Haktan, haklıdan yana tavır al.
Kimsenin günahına ortak olma…
Kurulda Liceli ve Kulplu üyeler çoğunluktaydılar. Bunların nasıl bir tavır alacağını bilmiyorum. Çoğunluğun kaymakamın hoşuna gidecek tavır takınacağını tahmin ediyorum…
Ben, doktor, ilçe Tarım Müdürü yabancı üyeleriz…
Toplantı saatinden beş dakika önce bütün kurul üyeleri kaymakam beyin odasına girdik. Çaylar geldi. Kolonya tutuldu.
Toplantıdan önce çağdaş bir tavır vardı.
Eski üyeler rahattı. Ben yeniydim ve heyecanlıydım…
İlk sözü kaymakam Bey aldı:
Arkadaşlar bu gün sekiz dosya var. Bu sekiz dosyayı görüşeceğiz.
Sözü Yazı İşleri Müdürüne verdi.
Yazı İşleri Müdürü Licelilerin Bey dediği, arazi sahibi zengin bir kişiydi. Tam otuz yıldır Lice’de yazı işleri müdürlüğü yapıyordu…
Yazı İşleri Müdürü önce saçlarını düzeltti… Kibar bir öksürükle boğazını temizledi… Konuşmaya başladı:
— Sizlere ilk dosyayı açıyorum: Davacı Lice’nin pıçer (Güldiken) köyünden bir kadındır. Avukatı aracılığıyla, Lice jandarma komutanı olan yüzbaşının komutasındaki askerlerle köylerini bastığını, kendilerine çok ağır hakaretler yaptıktan sonra evlerini içindeki eşyalar ile birlikte yaktığını söylüyor. Evlerini, eşyalarını yakan, kendilerine hakaret ettiğini iddia ettiği Yüzbaşı ve komutasındaki askerlerden maddi ve manevi tazminat istiyor…
Yazı İşleri Müdürü durakladı. Kurul üyelerinin gözlerine baktı. Boğazını yine temizledi. Dosyayı okumaya devam etti:
—Şimdi size Diyarbakır bölge komutanın atadığı askeri bilirkişinin bu konudaki raporunu okuyorum: Lice jandarma komutanlığına gönderilen yazıda olay tarihinde adı geçen köye operasyon yapılıp yapılmadığı soruldu. Gelen yazıda, anılan bölgeye olay tarihinde operasyon düzenlenmediğini, köyün PKK denilen teröristlerce yakılmış olabileceğini, söylüyor…
Yazı İşleri Müdürü sustu.
Kaymakam söz aldı:
— Memur olan yüzbaşının yargılanmasına gerek olup olmadığına bizler karar vereceğiz… Bu dosya hakkında düşüncelerinizi bekliyorum…
Liceli ve Kulplu üyeler yabancı üyelerden önce birlikte cevap verdiler:
— Siz bilirsiniz kaymakam bey, dediler
Ben, hem şaşırdım hem de üzüldüm.
Güldiken köyünü kimin yaktığını bütün Liceliler ve bütün üyeler biliyordu.
Kaymakam Bey, olay tarihinde Lice’de görevli değildi.
Yüzbaşının da tayini çıkmış, Lice’den ayrılmıştı.
Ben dayanamadım. Elimi hafifçe kaldırdım. Kaymakam Beyden söz istedim.
Kaymakam Bey:
—Buyurun müdür bey, dedi.
O günü yeniden yaşıyormuş gibi heyecanlıydım:
—Kaymakam Bey, olay günü Şaar mahallesinde yol üstünde bulunan kahvehanelerin birinde oturuyordum. Mehmet Dayı denen şoför, eski dolmuşunun içine, üstüne kadın, kız, çocuk tıka basa bindirmişti. Dolmuş bizim oturduğumuz kahvehanenin önünde durdu. İnsanlar dolmuştan indiler. Hepsinin korkudan rengi atmıştı. Çoğu kadın ve kızın başörtüleri yoktu. Kaçarken düşürmüşlerdi. Ayakkabılarını almaya fırsat bulamamışlar, çoğunluğu yalınayaktı. İçler acısı bir manzaraydı. Liceliler gelen insanların etrafını çevirdiler. Ben de kalkıp gittim. Trafik kazası sanmıştım. Bir kadın sesi titreyerek olayı şöyle anlattı: Yüzbaşı askerlerle köye geldi. Hepimizi köyün meydanına topladı. Hepimize hakaretler yağdırmaya başladı. Erkeklerimizi, gençlerimizi hem kendisi dövdü hem de askerlere dövdürdü. Hızını alamadı. Evlerimizi eşyalarımızla birlikte yakılması emrini verdi. Askerler evlerimizi yakmaya başladılar. Evlerimizi yakmayın diyen kadın, kız ve çocuk herkesi dövdüler. Hepinizi öldüreceğiz, dediler… Biz köyden yaya kaçtık. Dolmuş geldi, bindik. Yollar insan dolu. Mehmet Dayıdan başka dolmuşçu gelmedi. Allah rızası için onların yardımına gidin, dedi… Kadın heyecandan bayıldı.
Dolmuş, Mehmet Dayının o eski dolmuşu, dört kez yolda gelen köylüleri toplayıp Lice’ye getirdi. Yalınayak, başı açık kadınların yaya Lice’ye kavuştuklarını gözlerimle gördüm. Gelen insanlardan akrabası olanlar akrabalarının yanına sığındılar… Diğerleri de boş barakalara yerleştirildiler. Bazı hayırsever gençler, evlerden topladıkları yiyecek ve giyecekleri bu insanlara verdiler. Hayatımda böyle bir trajedinin tanığı olduğum için insanlığımdan utandım. Olayın böyle olduğunu bütün sayın üyeler ve Liceliler bilir…
Gördüklerimi anlatırken sakin olmak için kendimi çok zorladım…
Liceli Yazı İşleri Müdürü konuşmaya girmek için sabırsızlıktan titriyordu.
Kaymakam Beyden söz almadan konuşmaya başladı:
— Efendim, müdür bey yabancıdır. O Bilmiyor. Güldiken köyünü PKK teröristleri yaktı. Ben çok iyi biliyorum.
Sinirimden titriyordum. Yazı İşleri Müdürü yağın ve yalanın ölçüsünü öyle çok kaçırdı ki kaymakam bey sözünü kesmek zorunda kaldı:
— Anlaşıldı, dedi. Başka söz almak isteyen var mı?
Söz alan olmadı. Oylamaya geçildi. Yüzbaşı Güldiken köyünü yakmamış oldu.
Yargılanmasına gerek olmadığı tespit edildi. Hakkında dava açılamayacak…
İlk toplantıda Lice gerçeğini bir daha yaşadım…
İkinci dosya açıldı.
Bir vatandaş, hükümet konağının önünden geçerken polislerce öldürülmüştü. Ağabeyi polislerden şikâyetçi olmuştu. Emniyetten gelen rapor okundu. Emniyet raporunda, Licelilerin hükümet konağını bastığını, çatışma sırasında ölen şahsın arkadaşları tarafından vurulduğu iddia ediyordu. Polisler suçsuzdu.
Kaymakam Bey bir espri yaptı:
— Genç öl, cesedin yakışıklı olsun.
Yazı İşleri Müdürü, Liceli ve Kulplu üyeler güldüler…
Şaşırdım, yıkıldım. Tanımadığım bir genç ölmüş, öldürülmüş…
Bu gencin ölümüne gülenler, onun katillerinin yargılanmasına veya yargılanmamasına karar verecektiler.
Yazı İşleri Müdürü söz aldı:
— Olay günü hükümet konağına saldırı oldu. Ben pencereden izliyordum. Genci arkadaşları vurdu.
Oylama yapıldı. Karar: Polislerin yargılanmasına gerek yoktu.
Ben sessiz kaldım. Olayı bilmiyordum…
Lice’de yaptığım araştırmada, olaylarla ilişkisi olmayan bir genç olduğunu öğrendim… Hükümet konağına da saldırı yokmuş… Yürüyüş yapılıyormuş… Bu genç evine giderken vurulmuş… Siyasetle uzaktan yakından bir ilişkisi yokmuş…
Kalan altı dosya tek tek okundu.
Köylerde çocukları öldürülen, evleri yakılan, eşyaları tahrip edilen köylülerin jandarma yüzbaşısı aleyhinde açtıkları davalardı.
Altı dosya tek tek oylandı:
— Yargılanmasına gerek yok…
Hakkında dava açılamayacak…
Bu ilk toplantıda üyelerin tavırlarından rahatsız oldum.
Düzenlenen bilirkişi raporlarının hepsinde aynen tekrarlanan bir cümle vardı: Olay tarihinde adı geçen bölgeye askeri operasyon yapılmamıştır.
Bir köylü şöyle yazmıştı: Yüzbaşı köye geldi… Gözlerimin önünde iki oğlumu öldürdü… İki oğlum da çiftçilik yapan köylülerdi… Siyasetle ilişkileri hiç olmadı…
Bu bile dava açılması için yetmedi.
Sekiz dosyanın görüşülmesi tamamlandı. Kimsenin yargılanmasına gerek görülmedi.
Bu resmi toplantıda, “bölgede yaşayanlar insan haklarından yararlanamaz” diye yazılı olmayan bir kural olduğunu öğrenmiş oldum…
Kaymakam, Yazı İşleri Müdürüne emir verdi:
— Kararları temize çek. Arkadaşlar sonra imzalarlar…
Toplantı bitti.
Bir gün sonra gelen karar defteri bütün üyelerce imzalanmıştı.
Ben ne yapacağını bilemedim… İmza atmamam hiçbir şey değiştirmiyordu…
Normal bir ortamda tek başıma olsam da böyle bir karara imza atmazdım.
Bu ortamda en doğru karar ne olabilirdi?
Kendimce bir çözüm buldum: İmza yerine el yazısıyla “ZORAKİ” yazdım…
Şartlar elverdiği gün, açılacak bir davada, zoraki olarak imza attığımı, karar defterini örnek göstererek, bildiklerimi tüm çıplaklığıyla anlatacağıma kendi kendime karar verdim.
Belki vicdan azabından kurtulacağımı düşünüyordum.
Yıllar geçse de içim hiç rahat etmedi. Kendimi ortama boyun eğen bir suçlu gördüm…
İlçe idare kurulu kararlarının, yasalarda bulanan bir formalitenin yerine getirilmesinden başka bir şey olmadığını öğrendim…
Kaymakamın gözüne girmek için her dediğini onaylayan zavallılar kurulu olduğunu yaşayarak öğrendim…
Görevde kaldığım sürece “ZORAKİ” yazmayı sürdürdüm.
Oradan ayrıldıktan sonra, “zoraki” yazmış olsam da kendimi hiç affetmedim.
Vicdanım iki yakamdan tutmuş, hesap soruyor…