Sayın Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, sana vurulduğun günü anlatmak istiyorum…
Sen, kalleşçe sıkılan bir kurşunla aramızdan ayrıldın…
Ben, eşim ve dört çocuğumla iki gün bir gece ecelle köşe kapmaca oynadık… Öldük öldük dirildik…
Ölümün soğuk yüzüne, hiç bu kadar yakın olmamıştık…
Sana Lice’de 22 Ekim 1993 Cuma gününün sabahını anlatayım…
Bu gün vahşet dizginlerini koparttı… Ateş oldu, gökten yağdı… Evleri, mahalleleri yaktı… Kurşun oldu, ölüm kustu…
Ailemle birlikte komando taburu ile Kulp ilçesi yolu arasında kalan Şaar Mahallesinde oturuyordum. Kiracı olarak oturduğum bu baraka evde, güneş ağaç dallarının arasından pencereye vurmadan uyandım…
Çocukluğumda, sabah güneş doğmadan babamla birlikte işyerini açardık. Tanyeri ağarmadan uyanmaya o günden beri alışkınım…
Okula gideceğim için hazırlandım. Akşam yaptığım günlük planı tekrar gözden geçirdim. Öğrencilerime yeni şeyler öğreteceğim için heyecanlıydım…
Lise ve ortaokulda okuyan kızlarım da hazırlandı. 6 yaşındaki kızım Özlem de okula gelmek istediğini söyledi. Israr etti.
Yalvarmalarına dayanamadım. “Annen seni giydirsin,” dedim. Büyük bir sevinçle annesine koştu. Annesi Özlem’i özenle hazırladı.
12 ay 16 günlük oğlum Mehmet, gece uyumadığından hala uyuyordu…
Hava güzel, gün çok sakindi… Yazdan kalma bir gündü… Geceyi de tarama, çatışma, aydınlatma olmadığı için duvar dibinde zemine yapışarak uykusuz geçirmemiştik…
Fırtına öncesi sessizliği olduğunu bilmiyordum…
Okulumuzda normal eğitim olduğundan 8.30’da derse giriyorduk.
Evimiz ile okul arasındaki yolumuz on dakikaydı. Ders zilinden 20 dakika önce okulda oluyorduk.
Kahvaltımızı yaptık. Saat sekiz sularında üç kızımla evden çıktık.
Ortaokulda okuyan kızım sokağın başında bizden ayrıldı. Evimize yakın olan okuluna gitti…
İki kızımla caddeye çıktık. Komando taburundan gelen 20’den fazla askeri araç, yanımızdan geçerek Kulp yoluna döndüler…
Her çocuk soru sorarak öğrenmeye çalışır… Küçük kızım merak etti:
— Bu kadar araç nereye gidiyor?
Ben de kızıma cevap verdim:
— Asker ağabeyler operasyona gidiyorlar…
Yolumuzun üstündeki kahvehanenin önüne geldik. Bir gün önce aldığım ve okuduğum gazeteleri Kahveci Ali’ye verdim.
Kendisi ve müşterileri okusun diye her sabah kahvehaneye gazete bırakırdım.
Özlem kızımın eli elimde lisenin önüne geldik.
Büyük kızıma iyi dersler diledik, uğurladık.
Ben ve kızım Özlem, Demirçelik İlkokulunun kapısına doğru yürüdük. Görev yaptığım Demirçelik İlkokulu, bahçe duvarı ile liseden ayrılır…
Benden önce gelen öğrencilerim, kapıda bizi karşıladı. Karşılıklı günaydın,
dedik. Bu gün işleyeceğimiz konularla ilgili sohbete başladık…
Sayın Bahtiyar Aydın, senin vurulduğun komando taburu ile Demirçelik İlkokulu yan yanadır… Aramızda bir yol vardır.
Bizler komando taburunun bahçesini net görürüz… Askerler de bizim okulun bahçesini çok net görürler…
Askerlerin eğitimleri, şakalaşmaları, operasyona gidiş gelişleri bizim her gün seyrettiğimiz manzaralardır… Askerler de öğretmenleri ve öğrencileri izlerler…
Komşuyuz… Okulda ve taburda tavuklar beslenseydi, her gün birbirine karışırdı…
Öğrencilerimle okulun bahçesinde zilin çalınmasını beklerken, komando taburuna baktım. Taburun kapısındaki nöbetçi kulübesinden çıkmış, yol tarafında güneşleniyordu.
Birkaç asker de bir tanka sırtını dayamış sohbet ediyorlardı.
Olağan dışı hiçbir şey yoktu.
Sayın Tuğgeneralim, biraz sonra Diyarbakır’dan gelip burada, karşımızdaki taburda kalleşçe vurulacağını bilemezdim… Rüyam da bile görseydim, inanmazdım…
Sayın Bahtiyar Aydın, sana olayın başlangıcını idealist bir öğretmenin dürüstlüğü ile anlatayım.
Saat 9.20 sularında komando taburundan, Kulp yolunun altında bulunan Dibek (Derğust) köyüne doğru top atışı yapmaya başladılar.
Ben Lice’ye geldiğimden beri o tarafa hiç atış yapılmamıştı.
Bir çatışma varsa öğrencilerimizi eve göndermek, kendimizi de sağlama almak istedik…
Bu nedenle üç öğretmen arkadaş, topların düştüğü yeri net görebileceğimiz bahçedeki öğretmenler tuvaletinin ön tarafına çıktık. Top mermilerinin düştüğü arazi düzdü. Düşen her merminin yeri görünüyordu.
O düz arazide ne bir insan vardı ne de bir hayvan… Bu çıplak ve düz arazide hiçbir şey göremeyen Amasyalı Orhan arkadaş, “bu işte bir iş var,” dedi…
Top atışı sürerken, Kulp yolundan gelen bir panzer gördük.
Eski bir gazino olan binayı geçen panzer yolun sağında, bizim mahallenin bitişiğinde bulunan bağlara doğru seri atışa başladı.
Bağ bozumundan kalan üzümleri toplayan yoksul kadın ve çocuklar, Lice’nin içine doğru kaçışmaya başladılar… Beş kadın ve yedi çocuk saydık.
Panzer bağların bitişiğindeki evlere de seri şekilde mermi sıkmaya başladı. Kulp yolundan komando taburuna dönünce atışa devam etti…
Ağzımız açık, şaşkınlıkla seyrediyorduk.
Birçok evin önünde kurusun diye tütün yaprağı asılıydı. Her evin önünde de tandır yakmak için getirilmiş kuru dallar ve odunlar vardı.
Panzerin attığı mermiler önce kuru tütün ve dalları tutuşturdu.
Bizim evin mıntıkasından gökyüzüne doğru alevler yükselmeye başladı…
Sayın Bahtiyar Aydın, eşim ve oğlum Mehmet evdeydi.
Yüreğim ağzıma geldi. Korktum. Telaşlandım. Eve gideyim derken, yanımızdaki komando taburundan, karşımızdaki cezaevinden, kuzeybatımıza düşen emniyet binasından atış başladı.
Okula, dört bir yandan sağanak yağmur gibi kurşun yağıyordu…
Ne olduğunu anlamadan öğretmenler, öğrenciler baraka yapı olan okulumuzun içine kaçtık…
Çok geçmeden Lice’nin üstünde helikopterler uçmaya başladı. Uçaksavar mermisi ve yangın bombası atıyorlardı.
Okulumuzun etrafındaki barakalar tek tek yanmaya başladı. Geçen her dakikada tutuşan ev sayısı artıyordu. Barakalar yanarken, patlayan tüp sesinin aynısını çıkarıyorlardı…
Bütün sınıfların içi tehlikeli olmaya başladı.
Öğretmenleri ve öğrencileri koridorun penceresiz tarafına topladım. Öğrencileri sıkışık bir şekilde oturtmak zorunda kaldım.
250 öğrencimiz vardı… İki yüz elli ilkokul çocuğuna ve öğretmenlerine kurşun yağıyordu…
Okulun camları birer ikişer büyük bir gürültüyle düşmeye başladı.
Sayın Bahtiyar Aydın, korkudan altını ilk ıslatan öğrencim küçük Engin’di.
İki bayan öğretmen, korkudan lavaboya gitme ihtiyacı duydular…
Öğretmenler lavabosu okulun dışındaydı… İki bayan öğretmene, kurşun gelmeyen lise tarafına düşen bir sınıfı gösterdim.
Ders verdikleri sınıfı lavabo olarak kullandılar…
Yedi öğretmen arkadaştık. Okul müdürü Kadri hariç hepimiz değişik illerde doğmuş, öğretmen olmuş, buraya atanmıştık…
Sayın Bahtiyar Aydın, Afyonlu Hanife’nin, Manisalı Nevin’in, Çankırılı Filiz’in, Denizlili Emin’in, Amasyalı Orhan’ın ve öğrencilerin halini görseydin inanıyorum ki benden fazla üzülürdün… Ağlardın… Komutanlar ağlamaz derler ama sen ağlardın…
Öğretmen arkadaşların hepsinin kanı donmuştu… Duvara yapışmış birer heykel gibiydiler… Sararmış heykeller. Mevsim sonbahar, aylardan ekimdi…
Öğretmenler odasındaki İstiklal Marşı tablosuna dokuz kurşun saplandı… Onuncu Yıl Marşının kısmetine on üç kurşun düşmüştü…
Sayın Bahtiyar Aydın; sana kurşun sıkanlar, bize kurşun sıkanlar bence vatan hainidirler… İstiklal Marşına, Onuncu Yıl Marşına kurşun sıkanlara vatan haini denmez mi? Bunlara kahramanlar diyenlere ne diyelim? Komutan sensin, söyle Sayın Bahtiyar Aydın, ne diyelim?
Bir roket tuvaletimizin çatısını büyük bir gürültüyle uçurdu…
Helikopterden atılan bir uçaksavar mermisi, sac çatımızı delerek öğrencilerini koridora getiren Manisalı Nevin Hanımın yarım metre ötesine düştü… Yeni evli Nevin öğretmen az kalsın ölüyordu…
Karı koca çok çalışkan, yurtsever öğretmenlerdi…
Kızım Özlem elimde tutmuş titriyordu. Elini bıraksam ağlıyordu.
250 çocukla ilgilenmek zorundaydım. Onlar da bizim çocuğumuzdu… Çocuklar yerlerinde duramıyor, dışarıda neler olduğunu merak ediyorlardı…
Evlerinin yandığını gören öğrencilerimiz vardı…
Sayın Bahtiyar Aydın, gözlerinin önünde helikopterin attığı yangın bombası ile evi cayır cayır yanan bir çocuğu susturmak çok zordu… Öğrencisinin evi yanan duyarlı öğretmenin yüreğindeki ateşi söndürmeye Fırat Nehrinin suyu da yetmezdi…
Annem, babam, ablalarım, ağabeylerim yandı diyen çocuklar hüngür hüngür ağlıyorlardı…
Öğretmen arkadaşlardaki buzlar, bir türlü çözülmüyordu…
Tek başıma 250 öğrenci ile uğraşmam gerekiyordu…
Benim ölümle dansım, gençliğimde kalan bir alışkanlığın eseriydi.
Nice fırtınalı darbelerde kulaç atıp gelmiştim… Alnımın akıyla kurtulmuştum…
Yalnız canının derdine düşenlerin işi değil, biliyorum…
Dış kapıya doğru kaçan çocukları geri döndürürken, az kalsın vuruluyordum.
Birinci mermi sıyırdı. İkinci mermide kendimi yere attım.
Alçak sürünmeyle yerime, koridora döndüm…
Öğrencilerimizin annelerinden evleri yakın olanlardan on tanesi, kurşunların altında yalınayak koşarak okula girdiler… Ağlıyorlardı. Üstleri başları perişandı…
İçlerinden biri bayıldı… Öğretmenler odasına sürünerek kolonyayı getirdim… Komşu kadınlar hem ağlıyor hem de bayılanı ayıltmaya çalışıyorlardı…
Sayın Bahtiyar Aydın, öğleden sonra öğrencilerimiz “acıktık öğretmenim” demeye başladılar… Kendi çayımız için aldığımız kesme şeker vardı… İstiklal Marşı ve Onuncu Yıl Marşının bulunduğu öğretmenler odasındaydı… Alçak sürünmeyle odaya girdim… Şekerin hepsini aldım, dağıttım. Açlıklarını bastırsınlar istedim…
Saat on altı sularında ateş kesildi.
Hepimiz birlikte, çingene kalburuna dönen barakamızı terk etmeye karar verdik. Bahçe duvarının boyuna göre eğilerek, üç katlı beton bina olan liseye geçtik.
Liseye girdikten hemen sonra atış yine başladı…
Sabah liseye bıraktığım kızımı ararken, o beni buldu. Sarıldık. Evdeki annesinin, kardeşinin, ortaokuldaki bacısının öldüklerine inanıyordu.
Okulun üçüncü katına çıkmış, bizim eve doğru bakmıştı. Gökyüzüne yükselen alevlerden bizim evin de yandığına inanmıştı.
Ben de inanmıştım. Yine de onu teselli etmek bana düşüyordu… Zor saatlerdi…
Birlikte üçüncü kata çıktık. Lice’nin her mahallesinde alevler yükseliyordu…
Bizim evin ve ortaokulda okuyan kızımın okulunun çevresinde alev ve duman gökyüzüne doğru yükseliyordu…
Sayın Bahtiyar Aydın, kızımın, eşimin ve oğlumun hayatlarından umudumu kestim. Yıkıldım. Acıların katmerlisini çekmiş yüreğim yeniden tutuşmuştu…
Yanımdaki iki kızıma yıkılışımı sezdirmemek için neler çektiğimi anlatamam… En usta tiyatro oyuncusu rolümü oynayamazdı…
Yatsıya doğru Lice çarşısı yakılmaya başlandı…
Canlı film izleyen seyircilerdik… Elimizden bir şey gelmiyordu… Çaresizdik…
Kepenkler tek tek kalın çubuk demirlerle kırılıyor, işyerlerine giriliyordu.
İçerde yükte hafif, pahada ağır şeyler alınıyor ve işyerleri yakılıyordu… Askeri araçlar komando taburuna gidip, yükünü boşaltıp dönüyordu…
Saatlerce bu filmi ağlayarak izledim…