Ben Adıyaman ili Kâhta ilçesinde doğdum, büyüdüm. Annem, babam ve dedelerim Kâhtalıdır…
Lice’de sınıf öğretmenliği yaptım…
Halk Eğitim Merkezi ve Akşam Sanat Okulu Müdür yardımcılığı ve müdürlüğü yaptım…
İlçe Milli Eğitim müdürlüğü yaptım…
24 Ağustos 1992 yılından 14 Temmuz 1997 yılına kadar Lice’de kaldım.
Görevim gereği tugay komutanı, tabur komutanları, jandarma garnizon komutanları, emniyet müdürleri, polisler, timler ve birçok subayla tanıştım…
Bu insanlar içinde kişiliği oturmuş kültürlü, değerli ve barıştan yana olanlar vardı…
Bunlar güçleri oranında haksızlıkları engellemeye çalıştılar… Bu güzel insanları halk bağrına bastı… Saygı duydu… Çoğu kez bu güzel insanlara kurtarıcı gözüyle baktılar… Vatandaşlar kendi aralarında bu devlet memurlarına, komutanlara övgüler düzdüler… Ben de onları çok sevdim… Dostum oldular…
Bu insanlar içinde kişiliği oturmamış, insanlardan nefret eden kana susamış vampirlere tanık oldum…
Bunların kan, ölüm, savaş, kin ve nefret çığlıklarını dinledim… Karşı çıkışlarımda tehditle karşılaştım… Ölüm tuzaklarından tecrübem ve dostlarımın yardımları ile kurtuldum…
Bu insanların protokol toplantılarındaki konuşmalarına, tartışmalarına tanık oldum.
Yapılan ihalelerde amirlerin, bayındırlık müdürlüğü personelinin, müteahhitlerin çete oluşturduklarına tanıklık yaptım…
Kendi dairemdeki ihalelerde, çetelere karşı direndim… Tehdit edildim… Görevden alınmam için Diyarbakır’dan yazılar geldi. Namuslu bir binbaşının elindeki keleşi ve direnci sayesinde görevde kalabildim…
Uğur Mumcu hayranı, yürekli bu komutan sayesinde kurtlar sofrasına yem olmaktan onlarca kez kurtuldum…
Tam beş yıl Lice’de kaldım… Her yıl tayin istedim…
Tayin yerine Mahsuni Şerif’in “Ankara’da dayın mı var Mahmudo kurban” türküsünü dinledim…
Neler gördüm neler…
Her günüm beş yıla bedel beş yıl Lice’de geçti…
Şu satırları yazdığım bu an hâlâ yaşadıklarıma inanamıyorum… Yaşadığıma da inanamıyorum…
Hâla kulaklarımda top sesleri var…
Çoğu aracı hâlâ panzer, tank olarak görüyorum…
Dışarıdaki seslerin çoğu, bana Lice’deki kurşun seslerini çağrıştırıyor…
Her alev bana yanan evleri, işyerlerini, ormanları ve ekili tarlaları anımsatıyor…
Eli bidonlu askerler gözlerimin önüne geliyor…
Ağlayan her kadın, her çocuk, öldürülmüş bir babayı, bir anneyi, bir genç kızı, bir delikanlıyı ve bir çocuğu anımsatıyor…
Burada mangallarda yükselen et kokuları, bana diri diri yakılan insanların yanık kokusunu anımsatıyor…
Bütün çabama ve geçen bunca zamana rağmen, barut kokusu burnumdan gitmiyor…
Burada ev eşyası yüklü her kamyon, Lice’de bir günde yüzlerce kamyona telaşla atılmış ev eşyalarını bana anımsatıyor…
Ev eşyaları üzerinde sel gibi gözyaşı dökenleri ve “ havar!” “havar!” diye yeri göğü inleten çığlıkları anımsatıyor…
Bazen yaşadıklarıma, gördüklerime doğduğuma isyan ediyorum…
Şu cümleler ağzımdan hiç düşmüyor:
— Annem. Çilekeş annem. Beni doğurmasaydın da Lice’ye gitmeseydim. O vahşeti, o zulmü görmeseydim, yaşamasaydım…
— Kulaklarım sağır, gözlerim kör olsaydı ya da beyin özürlü olsaydım, bu kadar mutsuz olmazdım.
— İnsan olduğumdan bu kadar utanmazdım.
— Bu kadar acı duymazdım.
Yüreğim, acılara alışkın bildiğim yüreğim, tarihte az görülen bu vahşet karşısında bu kadar parçalanmazdı…
İnsanlığını yitirmeyenler, yüreğinde zerre kadar insanlığı kalanlar bu zulme, bu vahşete karşı çıkmak zorundadırlar.
Bu zulme, bu vahşete karşı susmak, tavır almamak suç ortaklığıdır.
Ben insanım…
Kanadı kırık bir kuşu evime götürüp bakabiliyorsam, iyileştirip maviliklere salabiliyorsam, bu kadar insanın acısına derman olamamanın acısını susarak yüreğimde taşıyamam…
Ben gördüm… Ben yaşadım… Ben bu vahşetin tanığıyım… Anlatmazsam vicdan azabından ölürüm…
Anlatacağım…
Kelimeler böyle bir vahşeti anlatmaya yeter mi? Yetmez… Yine de anlatacağım…
Eksiğim olacak. Binlerce tanık var. Onlar da yaşadıklarını anlatsınlar. Vicdanım beni anlatmaya zorluyor…
Anlatayım, hiç bir şey karanlıkta kalmasın…
2011 yılında dilinden, dininden, renginden dolayı insanlar ölmesin. Çocuklar ölmesin. Anneler, gelinler, bacılar saçını, başını yolmasın…
Evler yakılarak, insanlar evsiz barksız bırakılmasın… Kimse doğduğu, büyüdüğü köyünden, beldesinden, ilçesinden, ilinden zorla sürülmesin…
Ormanlar tahrip edilmesin.
İnsanlar birbirini sevmesini, saymasını öğrensinler. Dünyada hoşgörü egemen olsun.
Kimsenin emeği, alın teri çalınmasın. Yeryüzünde aç insan, açıkta insan kalmasın…
Kitaplar yakılmasın. Okunsun, okunsun, okunsun…
Kin, nefret, vahşet, ihanet, zulüm, yoksulluk, aç, açık, sürgün ve ne kadar insanlıkla bağdaşmayan kelime varsa, tarihin çöp tenekesine atılsın…
Çocuklarımız, onlar olmazsa torunlarımız bu kelimeleri duymasınlar. Bizim gördüklerimizi ve yaşadıklarımızı yaşamasınlar.
Kimse insanlığından utanmasın.
Gelin, yeryüzüne sevgi, saygı ve hoşgörü ağacı dikelim…