1992 yılında Afyon’dan Lice Demirçelik İlkokuluna atandım.
22 Ekim 1993 Lice olaylarında okulumuz çok zarar gördü… Eğitim öğretim yapılamayacak duruma geldi… Okulumuzda görevli bütün öğretmenler, Cumhuriyet İlkokulunda görevlendirildi.
Cumhuriyet İlkokulunda iki aya yakın bir süre görev yaptım… Lice’den göç edenler çoktu… Öğrenci sayısı iyice azalmıştı…
Bu iki ay içinde, gittiği yerlerde zora düşen ailelerden bir kısmı geri döndü. Öğrenci sayısı artmaya başladı…
Öğretmenlerden tayin yaptırabilenler Lice’den gitti…
6 Eylül İlköğretim okuluna dönen öğrenciler çoğaldı. Çevresi Lice’nin en fakir mahalleleriydi. Bu okulda tayin yaptıranlar da çoktu.
Benim baraka evim bu okula yakındı. Onun için bu okula geçici görevle geldim. İki yıla yakın bu okulda görev yaptım.
Bu okuldan, Akşam Sanat Okulu ve Halk Eğitim Merkezi müdür yardımcılığına getirildim. Birkaç ay sonra okul müdürü, tayinini çıkarıp gitti.
Akşam Sanat Okulu ve Halk Eğitim Merkezi müdürü oldum. 22 Ekim 1993 Lice olaylarında binamız kullanılamaz hale gelmişti… Hükümet Konağında Milli Eğitim Müdürlüğünün bitişiğindeki bir odada görev yapıyorduk…
Lice olaylarından sonra, ilçede memur, öğretmen sayısı iyice azaldı… Kaymakamdan başka bütün daire amirleri vekâleten görev yürütüyorlardı… Vekâleten atanacak deneyimli memur bile zor bulunuyordu.
Lice’de kalan öğretmenlerin bir kaçı hariç, hepsi stajyerlerdi.
İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünü, 35 yıldır görev yapan Liceli bir bey yapıyordu… Bir yılda sekiz ay rapor alıyordu.
Yeni gelen Kaymakam, Liceli Beyi istifa ettirdi. Soruşturma başlattı…
Ne asil ne de vekâleten bakan müdür kaldı… Makam boşaldı.
Bir okulun müdürlüğünü vekâleten yürüten öğretmen, bu durumdan yararlandı. Kendi okulunun hizmetlisi olup geçici görevle İlçe Milli Eğitimde memur olarak çalışan bir kişi vardı… Hizmetlisine görevlendirme yazısını yazdırdı… Kendi kendini müdür olarak atadı…
Bu kişinin yaptığı hatalar ayyuka çıktı… Tepkiler arttı. Şikâyetler çoğaldı…
Kaymakam, kendi kendini atayan şahsın dosyasını istemiş.
Dosyayı bir memur bana getirdi:
— Kaymakam Bey seni çağırıyor… Bu dosyayı da götürmeni istedi.
Kaymakam beyle işim olmamıştı. Yeni sayılırdı… Tanışmamıştık…
Dosyayı alıp kaymakamlığa gittim, dosyayı verdim.
Dosyayı incelemeye başladı. İnceledikçe yüzünün rengi değişiyordu.
Kaymakam beyin ağzından şu cümleler döküldü:
—Adam, kendi atamasını kendi yazıp bana gönderiyor… Ben de imzalıyorum. Adam birkaç ay müdürlük yapıyor. Helal olsun.
Aynı gün öğleden sonra Kaymakam Bey, beni tekrar çağırdı.
Beni neden çağırdığını tahmin edemediğinden, heyecanla kaymakamın kapısını çaldım. İçeri girdim.
Kaymakam Bey, beni güler yüzle karşıladı:
— Şimdiye kadar neden hiç uğramadın. Tanışmadık. Güvendiğim insanlar, sizin çalışkanlığınızdan, dürüstlüğünüzden söz ettiler. Ben burada çalışkan, dürüst memurlara hasretim. İlçe Milli Eğitim müdürlüğünü size vermek istiyorum. Lütfen teklifimi kabul edin.
Şaşırdım. Böyle bir şey hiç beklemiyordum. Çalıştığım okullarda hırsız, kendini beğenmiş, taraf tutan, yaptığı yanlışlara göz yummayan öğretmenleri ezen amirlerden bıkmıştım. Çok ezilmiştim. Ona rağmen hemen “evet” demedim. Diyemedim… Saygılı bir tavırla:
—Efendim, yarına kadar düşünebilir miyim?
—Düşünün. Şartlarınız olursa görüşürüz.
—Tamam efendim.
—Kabul ederseniz beni sevindirirsiniz.
—Düşüneceğim.
—Birden konuya girdik. Ne içersiniz?
—Çay.
Kaymakam Bey zile bastı. Hizmetli içeri girdi. Kaymakam Bey iki çay istedi.
Çaylarımızı içerken biraz daha sohbet ettik.
Ayağa kalktım. İzin istedim. Kaymakam babacan bir tavırla ve güler yüzle:
— Yarın seni bekleyeceğim.
— Geleceğim efendim.
Dışarı çıktım. Karmaşık duygular içindeydim. Böyle bir koltuğa oturmak için siyasilerin kapısını aşındıran meslektaşlarımı düşündüm…
Lice’de, göçlerden önce yerliler için müdür olmak kolay, benim gibi yabancılar için zordu. Liceli Bey ve ekibi istediğini okul müdürü yapıyordu…
Dışardan ilçeye atanmış bir Liceli öğretmen arkadaş, kendisi gelmeden evrakları geldi. Kendisine sormadan evraklar üzerinden okul müdürü atadılar…
Müdür olarak atanan arkadaş, okullar açılınca geldi.
Sohbet ederken açıkça söyledi:
— Benden habersiz, beni müdür yapmışlar… Müdürlük işime gelmez… Ek iş yapacağım. Müdür, okulda kalmak zorundadır… Ben akşama kadar okulda kalamam.
Lice’de çark böyle işliyordu… Liceli Beyin kafasına uygun biriysen, müdür olmak kolaydı… Liceli olsan dahi düşüncen Beye uymuyorsa müdür yapmazdı…
Akşam Sanat Okulu ve Halk Eğitim Merkezi müdürü olarak kullandığım odama çekildim… Kapıyı kapattım… Düşünmeye başladım…
Lice’ye geldiğim günden beri yaşadıklarım bir film şeridi gibi gözlerimin önüne geldi. Çok etkilendiğim bazı olayları tekrar yaşadım…
6 Eylül İlköğretim okulunda ilk günlerimdi. Okula gittim. Üç stajyer öğretmen arkadaş müdürün odasındaydı. Ben de odaya girdim.
Müdür, beni masasına davet etti. Gittim, oturdum…
Stajyer öğretmen arkadaşlar, müdürün karşısındaki masadaydı… O öğretmenler masasıydı…
Çay yeni demlenmişti.
Hizmetli, üç bardak çay doldurdu. Müdürün masasına getirdi. Birini müdüre, birini bana, birini kendine aldı. Yanımıza oturdu.
Hizmetli, stajyer öğretmenlere çay vermedi. Arkadaşlar, kendi çaylarını doldurmaya başladı…
Hizmetlinin bu davranışı zoruma gitti. Hizmetliye sordum:
— Stajyer öğretmenlere neden çay doldurmadın?
Hizmetli konuşmadan müdür soruma cevap verdi:
— Onlar batılıdır. Alışmasınlar.
— Öğretmenler arasında nasıl ayırım yaparsın. Sen ırkçı mısın?
Tartıştık. Tartışma sertleşti… Bana doldurulan çayı içmedim. Odadan çıktım…
Bu ilk ters düşüşüm oldu…
Sevk alıp hastaneye giden, rapor alan öğretmenlerin sevk ve raporlarını işleme koymuyordu. Ders ücretini tam alıyordu. Öğretmenlere ödeme yaparken, sevkli ve raporlu oldukları günlerin parasını kesiyordu. Kendi cebine atıyordu…
Bu konu ikinci ters düşüşüm oldu…
Lice yakılalı birkaç ay olmuştu. Okul müdürünün odasında oturuyordum.
İçeriye bir kadın girdi. Evi yakılmış kadının üstü başı perişandı.
Ayakkabıları lastikti. Yırtık ve her teki ayrı renklerdeydi… Paramparça bir haldeydi.
Zavallı kadın, okulu bitiren kızının diplomasını almaya gelmişti. Okul müdürü kadının üstüne başına bakmadan, yüklü miktarda para istedi.
Okul müdürüne sert tepki gösterdim:
— Kadını tanıyorsun. Evinin yakıldığını biliyorsun. Giyecek elbisesi kalmamış. Lastik ayakkabıları yırtık ve her teki ayrı renkteler. Görmüyor musun? Ben Kürdüm, halkımızı eziyorlar, diyorsun. Zihniyet olarak senin Lice’yi yakanlarla ne farkın var? Hatta senin yaptığın daha kötüdür… Halkım dediğin insanlara hakaret ediyorsun… Onlara hiç acımıyorsun… Cenazeden kefen çalmaya çalışıyorsun…
Bu utanmaz, pişkin müdür beni tehdit etti:
—Çok konuşma. Seni dağdakilere teslim ederim.
—Teslim etmezsen dünyanın en adi insanısın.
Aramızda merhaba bile kalmadı…
Gece boyunca yaşadığım bu ve benzeri olayları düşündüm.
Çıkar çatışmalarının, dedikoduların yoğun olduğu Lice gibi küçük ilçelerde namusluca yöneticilik yapmak zordur. Yabancı bir memurdum. Ortam çok bozuktu. Siyasilerin birçok talepleri olacaktı. Her tarafta olduğu gibi Lice’de de ihalelerde çıkar çatışması oluyordu…
İnsanları çok seviyordum. Böyle bir ortamda, burada yaşayan insanların aleyhinde davranışlar benden istenebilir miydi? Koltuğun esiri olup onurumdan taviz verebilir miydim? Yazılarımda ve şiirlerimde savunduklarıma, bir makam uğruna ters düşebilir miydim? Baskılara direnebilir miydim?
Kabul edip etmemeye karar veremiyordum…
Sabah kahvaltısında eşime ve çocuklarıma konuyu açtım:
— Konu seni ilgilendiriyor, iyi düşün, kararını ver,” dediler…
Kemal Sunal’ın “Deli Kaymakam” rolü aklıma geldi. “Deli Müdür” olacaktım… Bütün gücümü, koltuğun gücünü halkın hizmetine verecektim. Liceliler, halka hizmetin ne olduğunu gözleriyle görmeliydi. Halkın aleyhine olacak davranışlara zorlanırsam, o gün koltuğu bırakacaktım. İlkelerimden taviz vermeden, gidebileceğim yere kadar gidecektim…
Teklifi bu mantıkla kabul etmeye karar verdim…