Bir tatil günüydü. Sabah kahvaltısını ailemle birlikte yaptıktan sonra çarşıya çıktım. Cebimde yine evimizin ihtiyaçları yazılı liste vardı…
Alışveriş yaptığım bakkal Muhtar Sait’in dükkânı yakılmıştı… Önce ki yazımda anlatmıştım…
Bir öğretmen arkadaşım Marşil isimli marketi tavsiye etti… Kendisi orada alışveriş yapıyordu… Benim yeni alışveriş yerim de Marşil market oldu…
Lice’nin en büyük marketiydi. Memurların yüzde altmışı orada alışveriş yapardı. Market sahibi alınanları veresiye defterine yazar, memurlar da maaşlarını aldıkları gün borçlarını öderlerdi…
Ben yeni müşterisiydim… Marşil marketin sahibi bana da veresiye defterinde bir sayfa açmıştı.
Aldıklarımı hesaplar, toplamını defterine yazardı. Ben marketten çıkınca, veresiye sayfama yazılan miktarı, cebimdeki not kâğıdına yazardım.
Not almamın iki nedeni vardı: Borcumun miktarını bilmek ve alışveriş yaptığım yerlerde hesabıma kafadan ekleme yapılıp yapılmadığını kontrol etmek…
Çarşıya giderken, Lice lisesine çıkan yolun girişinde, Mehmet isimli bir memur arkadaşla karşılaştım.
Merhabalaştık.
Nereye gittiğimi sordu:
— Evden ihtiyaç listesi verdiler. Marşil markete gideceğim.
Marşil market deyince, Mehmet arkadaşın yüzünün rengi değişti:
— Askerler bu gece Marşil marketi yakmışlar.
İnanamadım:
— Marşil marketi yakmışlar mı?
— Evet. Marşil market, Mesut market, bir de orloncuyu bu gece yakmışlar.
Arkadaşın yanından ayrılarak çarşıya doğru yürüdüm… Mesut market’in önünde kendimi buldum…
Mesut markette masa ters çevrilmişti… Masanın ayakları havadaydı. Buzdolabı devrilmişti. Raflardaki eşyalar yakılmıştı. Duvarlar simsiyah olmuştu. Yanan eşyaların külleri yerlerinde duruyordu.
İki dükkân ötesindeki Marşil markette aynı durumdaydı.
Tuhafiye dükkânın önüne gittim.
Tuhafiye dükkânı, Jandarma Garnizon komutanlığının hemen önündedir… Nöbetçi kulübesiyle tuhafiye dükkânı arasında bir tek yol vardır… Nöbetçi asker, önündeki tuhafiye dükkânına giren çıkan herkesi görür… Dükkâna kedi bile yanaşsa, nöbetçi görür.
Dükkân sahibi karşı kaldırıma kürsü atmış, yakılmış tuhafiye dükkânını seyrediyordu… Yakılmış dükkânına bakıyor, nöbetçi askerin duyacağı bir sesle kendi kendine konuşuyordu:
— Kolonyaları almışlar. O kadar kolonya ile banyo yaparlar. Banyo yapmaya kıyamazlar… Götürüp satarlar. Parfümleri almışlar. Kadın, erkek iç çamaşırlarını almışlar. Anlaşıldı. Kayseri’de tuhafiye dükkânı açacak. Orlon satmayacak. Orlon kabadır. Çok yer tutar. Taşınması zordur… Çak kibriti yak orlonu. Burada devlet sensin… Beni de yaksan, istediğin parayı vermeyeceğim. Vermeyeceğim. Evimi de yaksan bir kuruş vermeyeceğim. İstediğin parayı vermeyeceğim. Vermeyeceğim ulan vermeyeceğim.
Dükkân sahibi sinirinden ağlamaya başladı.
Duyduklarıma inanamıyordum… Haraç vermeyenin işyerini yak… Resmi mafya mıdır Lice’deki bu komutan…
Şair yüreğim sızlamaya başladı… Gözyaşlarım yanaklarıma düşmeye başlayınca, sırtımı döndüm… Sessizce oradan ayrıldım…
Mendilimi çıkardım. Gözyaşlarımı sildim. Ayaklarım beni yine Mesut markete geri götürdü.
Muhtar olan Mesut marketin sahibi, savcıyı getirmiş, hasar tespiti yaptırıyordu.
Muhtar savcıya bilgi verirken kulak misafiri oldum:
— Savcı bey, burada tekel maddeleri vardı. Dün tekelden yüklü miktarda sigara almıştım. Tekelin satış defterinde hepsi yazılıdır. Sigaraların hepsini almışlar. Borç defterini almışlar. Yüzbaşının ve karakoldaki astsubayların bana yüklü miktarda borçları vardı. Kolonyaları almışlar. Çikolataları almışlar. Antep fıstığı ve diğer çerezleri almışlar. Almışlar… Almışlar… Almışlar… Sonra da yakmışlar. Şunları kırmışlar. Buzdolabındaki kasatura izleri gördünüz. Tam altmış beş defa buzdolabına kasatura saplamışlar.
Bir vahşetin daha canlı tanığı oluyordum… Manzara içler acısıydı. Yüreğim bu zulmün pervasızlığına isyan ediyordu…
Bir öğretmen olarak, bir aydın olarak şunu iyi biliyorum:
Buraya atanıp kendi çıkarlarını düşünen yöneticiler, halktan çok bu ülkeye zarar veriyorlar…
Halk ve devlet arasında, kin ve nefret duvarlarını örüyorlar…
Haraç alarak, vermeyenlerin işyerini yakarak gençleri dağa gitmeye mi zorluyorlar…
Bu vahşet, gençler dağa gitsin diye bilinçli uygulanan bir politika mıdır?
Burada kim kime hizmet ediyor?
Bu vahşet devam ederlerse, halkın kin ve nefreti devlete yönelecektir…
Bu zulmü uygulayan komutanlar, böyle olacağını bir öğretmenden daha iyi bilirler…
Başım önümde, yüreğim buruk, uygulanan politikanın ülkeme vereceği zararı düşünerek oradan ayrıldım…
Eve giderken işyerleri yakılan tuhafiyeci gibi kendi kendime konuştuğumun farkına vardım:
— Bu vahşettir… Bu politikayı uygulayanlar bilerek, bilmeyerek bu güzelim ülkeye en büyük kötülüğü yapmaktadırlar… Bunlar vatansever olamazlar…
Çarşıda, evimizin ihtiyaçları yazılı listeyi cebimden bile çıkarmadım. Elim boş eve girdim. Eşim kapıda beni karşıladı. Yüzüme baktı. Ellerime baktı:
— Yüzün sapsarı olmuş… Evin ihtiyaçlarını da almamışsın? Bir şey mi oldu? Ne oldu?
Derin bir nefes aldım. Eşimin yüzüne bakarak:
— İki market, bir orloncuyu yakmışlar… Yakılan marketlerden biri alışveriş yaptığım markettir. İki yerden alışveriş yaptık. İkisini de yaktılar… Markete borcumuz vardı. Adamın borç defterini de özellikle yakmışlar… Not kâğıdına borcumuzu yazmıştım. Toplamını çıkaralım. Yarın götürüp verelim… İhtiyacı olur… Listede yazılanları yarın okuldan gelirken alırım…
Eşim yüzüme baktı:
— Bu nasıl vahşettir. Biz nerede görev yapıyoruz… Ölmeden buradan gidersek, ilk işimiz her birimiz adına bir kurban kes. Fakir fukaraya dağıt…
Yıl: 1992